Günümüzde Bizans İmparatorluğu’ nun sanatı ve mimarisinin geldiği noktanın en kusursuz örneklerinden biri olan Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in fethin ardından yapıya duyduğu derin merakla kutsiyetini bozmadan bir cami olarak ayakta kalmaya devam etti. Ayaklanmalara, saldırılara, bombalamalara, yangınlara ve baskınlara rağmen var oluş heyecanından zerre bir şey kaybetmeden bugünlere geldi. Araştırmacıların yüzyıllardan beri gizemini çözmeyi umdukları Ayasofya’nın isminin anlamından, yer aldığı tepeye kadar tüm unsurlar Ayasofya kutsiyetinin taşıyıcısı konumundadır.

Ayasofya ilk inşa edildiği 360 yılında “Büyük Kilise” anlamına gelen “Megale Ekklesia” adını almış olsa da yine aynı dönemde “Ayasofya” ismi de kullanılmaya başlanmıştır. “Hagia” kelimesi “kutsal”, “Sophia” kelimesi ise “bilgelik” anlamına gelmektedir. Yapının isimlendirmesi için aynı dönemlerde iki farklı düşüncenin ortaya çıkmasının nedeni 4. yüzyılda Sophia isminin İsa’ya atfedilmiş olmasından ileri gelmektedir.

Ayasofya’nın bulunduğu İstanbul’un en gösterişli tepelerinden biri olan Sarayburnu tepesinin kutsiyeti de çok eskilere dayanmaktadır. 360 yılında Ayasofya inşa edilmeden önce burada önemli bir pagan tapınağı olan Ana Tanrıça Tapınağı bulunuyordu ve Artemis Tapınağı da yine bu bölgede inşa edilmişti. Aynı zamanda Roma İmparatorluğu döneminin gizli dinlerinden biri olan Mytra dininin izlerine de Sarayburnu’nda rastlanmıştır.

Ayasofya’nın ilk binası 4. yüzyılda ahşap çatılı bir bazilika biçiminde yapılmıştı. Genellikle bu ilk yapının I. Konstantin’in eseri olduğuna inanılsa da yapı ancak oğlu Konstantinus zamanında bitirilmiş ve 360 yılında açılmıştır. Fakat 404’te patrik Ioannes Khyrosostomos’un sürgün edilmesi üzerine meydana gelen bir ayaklanmada çıkan yangında kilise harap olmuş, II. Thedosius binayı beş nefli olarak yeniden yaptırıp 415’te tekrar açmıştır. Bu ikinci kilise de Justinianos ve karısı aleyhine 532 yılında çıkan Nika ayaklanmasında sarayın bir kısmı ve başka umumi binalarla birlikte yandıktan sonra, imparator onu önceki binalardan daha büyük, değişik ve muhteşem bir şekilde yaptırmayı tercih etmiştir. Batı Anadolu’lu iki mimar Trallesli Anthemios ile Miletoslu Isidoros’a havale edilen inşaat 537 yılına kadar sürmüştür.

Iustinianos geniş imparatorluğunun her tarafından malzeme istetmiş, bunun için daha eski yapıların işlenmiş malzemesi de toplanmıştır. Böylece Mısır’dan sekiz büyük kırmızı porfir sütun, Efes’teki Artemis Mabedi’nden, Kyzikos ve Suriye’den sütunlar getirildiği gibi başka yerlerden de değişik cins ve renklerdeki mermerler alınmıştır. Justinianos inşaatla bizzat ilgilenerek yapıda çalışan 10.000 işçiyi gayretlendirmiş, Ayasofya altı yıl içinde tamamlanarak 27 Aralık 537 günü büyük bir törenle açılmıştır. Justinianos’un yapılarını anlatan Prokopios, 554 yılında yazdığı “Yapılar” adlı eserinde bu kiliseye geniş yer vermektedir.

“Sonuçta kilise görkemli bir görünüşle ortaya çıkar. Görenler için dayanılmaz bir güzelliktedir. Nitekim yapı, yükseklerde, gökte asılıymış gibi diğer yapıların üstünde durur ve kentin geri kalan bölümüne yukarıdan bakar. Kenti süsler; kentin bir parçasıdır. Ancak kendi güzelliğini de yüceltir, çünkü aynı zamanda kente egemen bir konumdadır. Kenti yüksek bir yerden gözetliyor gibidir. Öyle uzunluk ve genişliğe sahiptir ki, ne fazla uzun ne de alışılmamış biçimde geniştir. Güzelliği ile övünür ve bu güzellik sözle anlatılamaz; ne eksiği ne de fazlası vardır. Bu yüzden uyumu ve oranıyla göze çarpar.”

Ayasofya mimarisinin esası, Hristiyan dini yapılarının o dönemdeki hakim planı olan bazilika biçimine göre yapılmış olmasına dayanmakla beraber, bu esasın izinde iki mimar bu yapının orta mekanının üstünü pandantiflerle, esas kabuğu şişmiş bir yelken gibi bütün teşkil eden, çapı yaklaşık 31-33 metreyi bulan basık büyük bir kubbe ile örtme yoluna gitmişlerdir. Bu büyük kütle baskısını karşılamak üzere batı-doğu ekseni üzerinde kademeler halinde inen ve ufalan yarım kubbeler yapılmış. Yanlarda ise baskı, galerilerde yan duvarlardaki payeler ve kemerlerle tonozlar yardımıyla karşılanmıştır. Bu çapta ve tertipte bir yapıyı bu derecede büyük bir kubbe ile örtmek aslında büyük bir cesaretti. Ancak yapının, statik bakımından bu ağırlığı çok güç karşıladığı da bir gerçektir. Gerek Bizans, gerekse Türk devrinde duvarlara dışarıdan eklenen büyük destek payandaları yardımıyla Ayasofya bugüne kadar ayakta tutulabilmiştir.

557 yılındaki depremin de tesiriyle kubbenin doğu tarafının çökmesinin ardından genç Isidoros tarafından kubbe öncekinden yirmi kadem kadar yükseltilip geçişi pandantiflerle temin edilerek yeniden yapılan kilise, olaydan 5 sene sonra ibadete açılmıştır. 1204’te IV. Haçlı Seferi ile İstanbul’u işgal eden Latinler burada büyük tahribata sebep olmuşlardır. İstanbul tekrar Bizans idaresine geçtikten sonra ufak bir tamir gören Ayasofya’da II. Andanikos 1317’de büyük ölçüde tamirat yaptırmış, duvarlar dışardan takviye payandalarıyla desteklenmiştir. Ancak büyük ve yaşlı binada bu tamirler yetersiz kalmış ve 1346’da sebepsiz olarak doğudaki başkemerle kubbenin bir parçası çökmüştür. Bu sırada iyice fakirleşmiş olan Bizans, büyük zorluklarla ve halktan yardım toplayarak ancak 1354’te var olan tüm zararları giderebilmiştir.

I.Haçlı Seferleri sırasında 1203’teki ilk Konstantinopolis kuşatması Orta Çağ Minyatürü

Ayasofya, İstanbul’un fethinin ardından şehrin büyük kilisesi olarak camiye çevrilmiştir. Tursun Bey’in yazdığına göre kubbeye kadar çıkan Fatih Sultan Mehmed, yapının ve çevresinin harap görüntüsü karşısında meşhur Farsça beyti söylemiştir. Fatih Ayasofya’nın tahribini önlemiş, burada ilk namazı kıldıktan sonra camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiş, yanına sonraları çok değişikliğe uğrayan bir de medrese yaptırmıştır. Kanuni Süleyman devrinde Budin’in fethi üzerine oradaki baş kiliseden alınan tunç şamdanlar, üzerine manzum birer kitabe yazılarak 1526’da Ayasofya’daki mihrabın iki yanına yerleştirilmiştir. II. Selim de Ayasofya’ya büyük ilgi göstermiş, Bizans devrinden beri narteks kısmında duvara yapıştırılmış olarak duran taşa işlenmiş levhalar halindeki uzun bir karar metnini de tercüme ettirmiştir. III. Murad zamanında da kuzeydeki iki minare ile minber, kürsü ve mahfil ilave edilmiş, Bergama’da bulunan ilkçağdan kalma yekpare mermerden oyulmuş iki büyük küp getirtilerek caminin içine şadırvan yapılmıştır. Ayrıca III. Murad’ın Ayasofya’ya en büyük katkılarından bir diğeri de kubbe üzerindeki haçın yerine koyduğu dev alemdir. Altın yaldızlı alem Ayasofyanın görkemini taçlandırmıştır.

16. yüzyılda Ayasofya Camii Nakkaş Osman, Şehname-i Selim Han, 16. yy.


1651’de Teknecizade İbrahim Efendi’nin hattı ile yazılmış caminin içini süsleyen büyük levhalar konulmuş ise de, bunlar 1847-1849 tamirinde kaldırılarak yerlerine bugün görülen Mustafa İzzet Efendi’nin 7,5 metre çapındaki yuvarlak levhaları asılmıştır. Bunun yanında Nur Suresi’nin 35. ayetini de kubbeye işleyerek mabedin ihtişamını artırmıştır. Sultan Abdülmecid sayesinde yapılan bu eserler mabedin İslami ruhuna büyük katkıda bulunmuştur. Türk devri içinde önceleri Ayasofya’nın mozaiklerinin bir kısmı görülmekteyken daha sonra bunların üzeri örtülmüş ve 18. yüzyıla kadar gizli kalmıştır.

1847 yılında İsviçreli mimar G. Fossati tarafından Sultan Abdülmecid’in emriyle geniş ölçüde bir tamir başlamıştır. Bu arada padişahın camiye gelişinde istirahat etmesi ve bazı kabuller yapması için yeni bir kasr-ı hümayun ile tamamen Bizans üslübu taklidi bir hünkar mahfili ve avlu kapısı yanına muvakkithane yapılmış, avluyu çeviren duvar da yenilenmiştir. Aynı tamir sırasında duvar ve tonozlarda mevcut olan mozaiklerin hepsinin üzerleri açılarak bunların Fossati ile o sırada İstanbul’da bulunan Alman W. Salzenberg tarafından resimleri çizilmiştir. Ayasofya 24 Ekim 1934’te camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır.

Ayasofya’daki çalışmaları sırasında Amerikan Bizans Enstitüsü

Günümüzde müze olarak ziyaret edilen Ayasofya’nın gerek iç mekanında gerekse dış çevresinde yüzyıllar boyu hem kilise hem de cami olarak kullanılmış olmasının izlerini görmek mümkündür. Örneğin yapının iç mekanında güney kısımda mihrap ve yanında minber göze çarparken galeri katında da Deisis mozaiği vardır. Kuşkusuz yapının bugün de büyük ölçüde sağlam bir şekilde görebileceğimiz mozaikleri, Bizans sanatının kademe kademe arşa yükselişini, üslupsal manada değişimlerini ve mükemmelliğini gözleri önüne serer. Bu mozaiklerin en dikkat çekicilerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.

⦁ Meryem ve Çocuk İsa / Apsis / 9. yüzyıl: Meryem ve çocuk İsa’nın yer aldığı bu mozaik, bema kemerlerindeki baş meleklerle birlikte, İkonoklazma(İkona kırıcılık, tasvir yasağı) sonunda ortaya çıkan ilk eser olması açısından çok önemlidir. Özellikle Meryem ve İsa figürlerinde yeni sanatın temel prensipleri görülür. Meryem tahtta oturmuştur ve kucağında çocuk İsa vardır. İki figüründe başında kutsiyetlerini belirtmek amacıyla dairesel bir hale simgesi bulunmaktadır. Bu simge figürlerin başlarının tam arkasında yer alarak onların sahip olduğu kutsallığı, kudreti ve yüceliği temsil eder. Çeşitli kaynaklarda “nimbus” olarak da anılan bu simge Meryem veya Azizler için de kullanılabilirken İsa için kullanılan halelerde haç simgesinin yer aldığına da rastlarız ve haç içeren bu simge yalnızca İsa’ya adanmış bir haledir. Meryem burada hacimli duruşu, üç boyutlu görünümü ve gerçekçi bir vücuda sahip olmasıyla adeta başyapıt seviyesinde bir figürdür. Arka fon altın rengi olmasına rağmen yine de bir mekan algısı vardır. Altın fonda hem 6. hem de 9. yüzyıla ait tesseraları yani mozaik taşları vardır. Yani altın fonun devamı da bir geleneği devam ettirmiştir. İsa’nın sağ bacağının hareketi ve Meryem’in öne uzatmış olduğu ayağın taht kaidesinin zıttında yer alması da mozaikteki derinlik algısı yaratma hissini ve gerçekçiliğini ispatlamaktadır. Meryem’in yüzündeki küçük tesseralarla oluşturulmuş yüz hattı ve cildin renk geçişinin nazik bir biçimde olması sanatçıların büyük bilgisine işarettir. Ayrıca gözler önceki dönemlerdeki gibi donuk bir şekilde karşıya bakmamaktadır. Çünkü bu mozaiğin yapılma aşamasındaki mantık tamamen, Meryem ve çocuk İsa’nın ruhani yanının değil dünya üzerindeki canlı kanlı insan yanlarının vurgulanmasıdır. Mozaiği çizgiler değil renkler ortaya çıkarmıştır. Konturun olmaması ve resimselliğin olması empresyonist yani izlenimci üslubun varlığını kanıtlamaktadır.

⦁ Gabriel ve Mikhael / Bema Kemeri / 9. yüzyıl: Günümüze iki baş melekten yalnızca Gabriel gelebilmiştir. Gabriel 5 metre yüksekliğinde, 3,5 metre genişliğinde halesiyle birlikte devasa bir figür olarak tasvir edilmiştir. Güzelliği semavi bir varlığa gönderme yapan tinsel bir güzelliktir. Saray kıyafetleri giymiştir ve kanatlarındaki renk geçişleri çok dikkat çekicidir. Sol elinde küre tutmaktadır ve küre “Globus Mundi” adında dünyaya hükmetme erkinin sembolüdür. Küre Gabriel tarafından imparatora verilecektir. Apsisteki Meryem ve Çocuk İsa kompozisyonuyla aynı yılda yapıldığı için aynı üslupsal özellikleri taşır. Son derece resimsel bir üslupta çizgi kullanılmadan yapılmıştır. Gabriel ve Mikhael mozaikleri yapıldıkları dönemde apsisteki Meryem ve Çocuk İsa’ya eşlik eden çok iyi bir kompozisyondur. Bu iki farklı kompozisyonun yan yana gelmesinde, Meryem’in gerçekten Tanrı’yı doğurmuş olduğu ve bu iki baş meleğin bu olaya şahitlik etmesi anlamı vardır.

⦁ 6. Leon / İmparatorluk Kapısı Üstündeki Lunet / 10. yüzyıl: Kompozisyonda İsa lir biçimli bir tahtta oturmuştur ve bir eliyle takdis işaretini yaparken bir eliyle de İncil sayfası tutmaktadır. İncil sayfasında ise “Ben dünyanın nuruyum. Barış sizinle olsun.” ibaresi yazmaktadır. İsa’nın sağ tarafında ayakları ucunda ona secde eden imparator yer almaktadır. İsa’nın iki yanında madalyon içerisinde Meryem ve baş melek İsa’yı işaret etmektedir. Mozaikte her ne kadar mekan algısı yaratılmamış olsa da hacimli duruşlarıyla yer alan figürler gerçekçilik sağlamaktadır.

Zamanla araştırmacılar İsa’ya secde eden imparatorun kim olduğu hakkında bazı görüşleri ortaya koymuşlardır. Wildsman bu figürün Basileos’un oğlu 6. Leon olduğunu ve imparatorun yanına gitmeden önce üç kere secde ettiği sahne olduğunu söylemiştir. Başka araştırmacılara göre ise bu figürün 6. Leon olmasının nedeni, kilise kuralları dışında yaptığı fazla evliliklerden ötürü kendini affettirmek için böyle bir mozaik yaptırmış olabileceğidir. Bu yorum sonrasında başka tartışmalar da doğmuştur. Çünkü imparatorun özel hayatı böylesine kutsal bir mekana yansıtılamazdı. Fakat Maffei’ye göre ise bu imparator Basileos’tur. Çünkü burada imparator figürü beyaz bir scaramanion giymiştir. Bu kıyafet ancak paskalya pazarlarında giyilirdi. Paskalya pazarı İkonoklazma sonrasında ikona kültürünün geri dönüş kutlamasıdır ve bu sahnede bu kutlamanın altı çizilmiştir. Hatta bunun anlaşılması için de İsa’nın sağı ve soluna madalyon içerisinde Meryem ve baş melek ikonaları yerleştirilmiştir.

⦁ Sunu / Güney Vestibuldeki Lunet / 10. yüzyıl sonu: Meryem ve Çocuk İsa tıpkı apsisteki komposizyonda tahtta oturmaktadırlar. Tahtın sağında İmparator I. Konstantin elinde Konstantinopolis’in maketini tutar. Sol tarafta ise Justinianos Ayasofya’nın maketini tutmaktadır. Tüm figürlerin başında hale yer almaktadır. İki imparator da bunları Meryem’e adamışlardır çünkü Konstantinopolis’in ve Ayasofya’nın koruyucusu Meryem’dir. Meryem cepheden görünmektedir ve imparatorlar biraz yan dönmüştür. Maketler her ne kadar hacimli olsa da Meryem’in ayağını taht kaidesinin paraleline uzatmış olması mozaikteki derinliği ortadan kaldırmıştır. Meryem’in duruşunda apsiste olduğu gibi bir hacim yoktur. İsa ise sağ bacağını karnına doğru çekmiştir ve hacmini yitirmiştir. Artık karşımıza iki boyutlu figürler çıkmaktadır. Meryem’in yanaklarındaki pembeliği çizgiler ortaya çıkarmıştır, apsisteki gibi yoğun renk geçişleri yoktur. Yani 10. yüzyıl sonunda üslupta bir değişim ortaya çıkmıştır. Renk yerine çizgi önplana geçmiştir. Hassas renk geçişlerinden kompakt ve bütüncül tonlara gidilmiş ve renk paletinde değişimler ortaya çıkmıştır.

9. yüzyıla ait apsis mozaiği ile 10. yüzyılın sonuna ait güney vestibul mozaiğinin aynı kompozisyonlarda olmalarına karşın farklı üsluplar sergilediğini görüyoruz. Soldaki erken dönem mozaiğinde Meryem’in ayağının taht kaidesinin ters yönümde yer alması derinlik algısı yaratmıştır. Aynı şekilde İsa bir bacağını kendisine doğru çekerken diğer bacağını ileriye uzatarak usluptaki derinliği vurgulamıştır. Sağ tarafta görülen mozaikte ise Meryem bacağını taht kaidesiyle paralel doğrultuda uzatmıştır. İsa ise bacağını kendisine doğru çekmiştir. Bu iki görünümle birlikte derinlik etkisi kaybolmuştur. Figürler yassılaşmış, çizgiselleşmiştir.

⦁ Deisis / Güney Galerinin Batı Duvarı / 13. yüzyıl: Deisis, yakarma anlamına gelen ve ortada İsa’nın iki yanında ise Meryem ve Vaftizci Yahya’nın yer aldığı bir kompozisyondur. Burada İsa’nın sağında bulunan Vaftizci Yahya, sakallı ve üstü başı yırtık bir biçimde betimlenmiştir. Bunun nedeni kendini çobanlığa adamış olmasıdır ve buna bağlı olarak kıyafetinin rengi de doğayla iç içe bir yaşam seçmesi nedeniyle yeşil olarak gösterilmiştir. Hüzünlü bir görünümde başını öne eğmiştir. Sol kısımda ise Meryem, İsa’nın çarmıhtan indirilme sahnesindeki ruh haline bürünmüş gibidir. Fakat Meryem ve Vaftizci Yahya’nın görünümlerinin aksine İsa kendinden emin, heybetli bir biçimde seyirciye doğru bakmaktadır. Bir eliyle takdis işareti yaparken diğer elinde İncil tutmaktadır. Meryem ve Vaftizci Yahya’nın görünümlerinin nedeni kompozisyonun adı olan “Yakarış”la açıklanabilir. Çünkü burada Meryem ve Vaftizci Yahya İsa’ya kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için yakarmaktadırlar. Figürlerin yüzündeki ifadeler Bizans Dönemi resim sanatının geldiği noktayı gözler önüne sermektedir. Kıyafetler üzerindeki renk geçişleri, özellikle Vaftizci Yahya’nın kıyafetinin dökümlü duruşu Helenistik geleneğin devamının 13. yüzyılda bile devam ettiğini göstermektedir.

Ayasofya mozaikleri alt kat ve galeri tonozlarında da devam etmektedir. Buradaki mozaikler geometrik ve bitkisel motiftedir fakat zamanla bu mozaikler dökününce eksik kalan yerler kalemişiyle doldurulmuş, var olan motifler devam ettirilmiştir. Yapının değişik yerlerinde Pagan inancı ve Mason simgeleri yer almaktadır. Örneğin galeri katı tonozunda yer alan örümcek ağı motifi Pagan inancına göre Tanrıça Athena’yı simgelemekteydi.
Ayrıca birçok sütun üzerinde imparator ve imparatoriçe monogramlarına rastlanır. Bu monogramlarda kırk pergelin varlığı dikkat çekicidir. Çünkü gönye ve pergel çok önemli masonik motiflerdir. İnanışa göre Tanrı evreni yaratırken pergel kullanmış ve gönyeyle ölçüm yapmıştır. Bazı gösterimlerde pergelle bir çember çizilmiş ve pergelin bacaklarının arasında boşluk bırakılmıştır. Bu, yaratılış eyleminin devam ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda gönye, pergel ve Eski Mısır’ın Ankh işaretine benzeyen Iustinianos monogramlarının alt kısımlarınn kırık olması çok önemli bir rastlantıdır.

Dünyayı pergelle yaratan Tanrı sembolü Orta Çağ Tasviri

İçerisinde türlü türlü inanışlardan izler bulunan Ayasofya, tarih boyunca daima sahip olunası bir biçimde varlığını sürdürmüştür. Justinianos için Ayasofya’yı en baştan yaptırmak neyse Fatih Sultan Mehmed için de fethin ardından yapının camiye çevrilmesi aynı özelliği taşıyordu. Bir gün Müslümanlar’ın hizmetinde varlığını sürdüreceğini bilmeyen Ayasofya, tarih boyunca birçok olumsuzluğa maruz kalmış ama bugün bile yapıldığı günlerdeki ihtişamından bir şey kaybetmemiştir. Ayasofya’da gizli şifrelerin, kutsal emanetlerin bulunduğunu söyleyen araştırmacılar halen burada çalışmalar yapmaya devam etmektedirler. Keşfedilmeyi bekleyen tüm bu gizler ortaya çıkıncaya dek Ayasofya şüphesiz onu gezen herkes için mükemmel, eşsiz, tuhaf ve anlamlı kalmaya devam edecektir.

KAYNAKÇA:
ALTUNAY Erhan – Pelin ÇİFT, Ayasofya’nın Gizli Tarihi, İstanbul 2016.
EYİCE Semavi, Ayasofya 1-2, İstanbul 1984.
EYİCE Semavi, “Ayasofya”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.4, Ankara 2001, s.206-210.