Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır.

Beyazıd-ı Bestami

 

“Acaba dünyada bir mucizeler dönemi vardı da ben mi kaçırdım?” diye düşüncelere dalıyorum, uçak anonslarının yankısı altında. Bunu Avrupa’nın göbeğindeki bir şehrin havalimanının, Lounge’unda oturup elinde Financial Times, kulağında Spotify’dan bir Neşet türküsü olan “bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm” çalıyorken yapıyor olmak zaten iyiye işaret değil gibi….

Hatırlıyorum babaannem anlatırdı; şifacıları, akıllıları, delileri, mucizeleri, ulemaları, cuhelâları vs. Küçücük bir köyde onlarca mucize hikâyesi, yatırlar, dualar ve daha neler neler. Dünya ile aralarında hep bir ahenk varmış gibi yaşama hali, bir geleni geldiği gibi kabul etme, bir misafirlik hali, bir müşahitlik ve seyretme hali. Kaderin cilvesi, feleğin sillesi. Kaderler, kısmetler, nasipler dünyası.

Bu dünyadan kaçmamızı/ kurtulmamızı çok istedi tek maaşlı memur çocukluğumun ebeveynleri. Hedefler konuldu, sınavlar kazanıldı, okullar bitirildi, kariyerler yapıldı. Her türlü sosyal, toplumsal teşebbüsün önüne “önce bir yerlere gel sonra bunları düşünürsün” mesajı dinlenildi. Sonunda ola ola önümüzde dünya küçücük köy; gidileceklere gidilmiş, yenilecekler yenilmiş, yapılacaklar yapılmış. Her şey saati saatine belirli; hazlar, travmalar, tecrübeler, hayaller, hayal kırıklıkları, korkular… O her şeyin küçük ama hayallerin büyük olduğu dünyadan sen gel her şeyin büyüdüğü, hayallerin küçüldüğü hatta kalmadığı dünyaya.

Hatta bana daha da garip gelen hem insan kaynaklı hem de doğa kaynaklı belirsizlikler zaten had safhaya ulaşmışken, biz kitlelerin hayatlarının tıpkı mamüllerin yaşam döngüleri gibi, başının ortasının sonunun belirlenmiş ve hatta tahmin edilebilir olması.

Belirsizlik daha da artsın istiyorum kuzum, ne kalacağımız ne gideceğimiz, ne yaşam ne ölüm; yarını dahi görme, plan yapma, anı yaşamak için yoga pozuna girmene gerek kalmasın, öylesine akışa teslim ol yani.  Mucizeler olsun, tesadüfler olsun, rüyanda at gör ve ecelden kork, elin kaşınsın para gelsin, ayağın kaşınsın misafir gelsin…

Yahu düşünsenize hayallerimiz bile bir yerlerden devşirilmiş gibi. Koca bir nesil her şeyi bırakıp gitmek, Ege’ye yerleşmek, emekli olup tekne almak gibi saçma sapan “öğretilmiş” hayallerle ziyan olup gidiyor. Bu hayalleri anandan mı babandan mı gördün? Neresi senin bu hayalin? Neresi senin bu hayatın (veya geri kalan hayatının)? Fallarında üç vakte kadar gelecek olan bile bundan daha gerçekçi!

Şu anda bu satırları okurken aklından “nereden çıktı şimdi bu saçmalık?” diye geçirenler olacak. İtiraf edeyim bu hikâyelerle, mucizelerle, gerçek üstülerle dolu hayat formu bazen bana da saçma gelse de, aynı hayat bunlar olmadan daha saçma ve sıkıcı olmaz mıydı? Okuyanlarınız bilir, Sapiens kitabında yazar insan türünü bugüne taşıyan şeyin kolektif hayaller olduğunu anlatıyor.Kitapta yazar; Bir maymunu ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye ikna edemezsiniz. Ama İncil’deki yaradılış hikayeleri, Avusturya yerlilerinin Dreamtime mitleri gibi mitler yaratabiliyoruz ve bu mitlerle büyük gruplar halinde esnek işbirliği yapabilme becerisine sahip oluyoruz. Yine devamında insanlar ilkel toplumların ateş etrafında bir araya gelip dans etmelerini garipserken, güzümüz avukat ve muhasebecilerinin çok daha tuhaf hikayelerle anlattığını ifade ediyor; evrende hiçbir tanrı, millet, para, insan hakkı, yasa ve adalet insanların ortak gücü dışında var olmaz. Biz zaten bir varmışız bir yokmuşuz, sadece haberimiz yok.  (Bu arada Müslüm’ün “haberimiz yok” şarkısına bir selam çakmak boynumun borcu)

Bu neyin telaşı bize verdikleri kuzum, neyin kavgası? Olsun mucizeler, dolsun insanlar insanüstüler, şaşırarak yaşayalım plan yapmak yerine. İyi gelelim birkaç canlıya, gönül alalım seferimiz bitmeden, barışalım ölümle.

 

 

* Hayalle yaşarken gerçek dünyada, zamanı içmişiz haberimiz yok

Müslüm Gürses’in Gitme (1987) albümü