Edebiyat, bambaşka bir tutku, dünyamızı zevkle kuşatan hayal, gerçek aynalar bahçesi. Düzyazı da şiir de vazgeçilmez güzellikler, yaşamın kendisi kadar önemli. Öykü, anın kristalleşip yazıya aktarılması, düzyazıda canlanması. Usta kalemlerden okunması nasıl da unutulmaz zamanlar yaşatır bize, içimize işler, derinlerimize nüfuz eder. Bir cümledir bazen bize yeten, dakikaların sonsuzluğa bağlanması yaşanır bütün duyularımızla, kısacık ya da uzun, neşeli ya da acı dolu, bazen kahkahalarla, sonra gözyaşlarıyla, derinden derine hissedilen bir kederle okunan, özümsenen, vazgeçilemeyen öyküler. Kendimizi, bütün olasılıklarla karşımızda, yanımızda buluruz yepyeni evrenlere açılan satırlarla.

On dokuzuncu yüzyılın en iyi öykü yazarlarından biri de Guy de Maupassant’tır kuşkusuz. Ünlü Fransız yazar toplumun ikiyüzlülüklerine, özellikle ahlaki ikiyüzlülüklerine ayna tutmakta, sosyal yaşamdaki tavırlarımızı, bilinçaltımıza dokunarak sorgulatmaktadır kendimize de. Yaşam koşulları, bireysel ilişkiler, günlük koşuşturmalar o zamandan bugüne ne kadar değişmiş olursa olsun, insanın başkalarına ve kendine bakış açısı yönünden öyküler taptazedir. İnsan, hep aynı insandır, Nietzsche’nin bahsettiği “Ebedi Dönüş” kendini hissettirir iki yüzyıl önce yazılmış bu öyküler okunurken. Tekrar tekrar yaşanmaktadır adeta aynı olaylar bugün de, insanın kendini hep en ahlaklı, en erdemli, en içten ve samimi bulması her zaman, başkalarından her konuda da üstün. Doğa tasvirleri ve karakter tahlilleri alıp götürür bizi. Ahlaklı olma ve ahlaksızlık kesin kurallarla bellidir, herkes de birer ahlak timsalidir kendince. İnsanın toplumsal kurallar anlayışının gülünç yanları olabildiğince resmedilir Maupassant’ın öykülerinde, dudaklarımız tebessümle kıvrılır, ama endişeli bir ifade de alır yüzümüz arkasından. Peki ya kendimiz, bizim ikiyüzlülüklerimiz, işte, aynada kendimizi mi seyrediyoruz acaba? Elinde bir karakter stetoskobu, bizi ruhumuzun derinliklerinin filmiyle, fotoğrafıyla baş başa bırakır yazar. Amacı asla ders vermek falan değildir, katı gerçekçiliği de sevmez. Tatlı tatlı akar gider öyküler, kelimeler, cümleler. Seine Nehri’nin kıyısında geziniriz bazen, balolarda dans ederiz, “Madam Tellier’in Evi” açılır bize, “Yağ Tulumu” öyküsünde, Alman işgali altındaki Fransa’da gizlice bir şehirden başka bir şehre gitmeye çalışan insanların uzun araba yolculuğundayızdır biz de, kar ve soğuk içimize işler. Konuşmaya bile tiksindikleri ‘Yağ Tulumu’ lakaplı kadın, yiyecek sepetini onlarla paylaşmayı teklif edince bundan yüksünmezler ama son lokmasına kadar tüketirler sepetin içindekileri hiç utanmadan toplumun ileri gelen aile üyeleri ve dini temsilcileri. Çıkarları gerektirdiğinde de kadını aşağı görmelerine sebep olan eylem için kendileri zorlarlar onu, hem de müthiş planlar yaparak. Bunun için dinden de sonuna kadar yararlanırlar, sonrasında daha da aşağılayıp bir lokma yiyeceği bile çok görerek ona. Ahlak, toplumda belli bir yeri olanların istediği gibi başkalarına dayatabileceği bir şeydir, kendilerine bir zarar gelebilecek durumlarda en aşağılık işleri yapmaları için başkalarından faydalanabilirler. Yalan, riya ve ikiyüzlülük gerektiğinde kullanılabilir, aslında yaşam felsefesi bu kelimelerle ifade edilebilir, görünüşte birer ahlak örneğidirler, görüntü her şeydir. Bunu yüreğinde ince ince hisseder ‘Yağ Tulumu’ öykünün sonuna doğru:

“Öfke ve kızgınlık duygularıyla bu insanların sessiz sessiz yemek yiyişlerini seyrediyordu. Öfkeden köpürür bir halde, onlara nasıl birer insan olduklarını söylemek üzere ağzını açtı ve diline bir araba dolusu sövgü sözcüğü geldi; ne var ki çaresizliği onu tek bir sözcük söylemekten alıkoydu.”

Sadece ağlayabilir ‘Yağ Tulumu’, ahlaksızlığın en üst düzeyindeki, birbirlerini de küçümseyen, işleri bitince, istediklerini elde edince sırtını karşısındakini aşağılayarak dönen bu insanların yanında. Gözyaşları da küçümsenir oysa rezilliğin, vicdansızlığın zirvesinde.

Çok ünlü “Gerdanlık” öyküsü, acı bir tokat gibidir, defalarca farklı yerlerde herkes okumuştur bu öyküyü. Hırsın zararını mı anlatır bize Maupassant, elimizdekiyle yetinmenin gerekliliğini mi hatırlatır, her zaman dürüst olmamanın başımıza açacağı işleri mi fısıldar? Öyle bir amacı yoktur tabii öykü anlatıcısının, yaşamı olduğu gibi önümüze sermektir onun yaptığı, illa bir ders almak ister bazen okuyucu tabii. Aynı yüzyılın bir başka benzersiz yazarının öyküleri hatırlanır hemen burada, İngiliz yazar Thomas Hardy’nin “Hayatın Küçük Cilveleri” eserindeki aynı insanlığın tuhaf hallerinin sözcüklerle önümüze serilmesi. Benzersiz bir talihsizlik öyküsüdür, on dokuzuncu yüzyıl kadınının çaresizliği, evlenmekten başka bir seçeneği olmayan kadının mutsuzluğu da tasvir edilir bu öyküde. Hep mutsuzdur ama evlilikler, ya istediği düzeyde bir evlilik yapamadığı için mutsuzdur kadın ya da şık salonunda ağırladığı erkeklerle yeterince gönül eğlendiremediği için. Burada da evliliğin toplumun gözünde ciddi oranda “ahlaksızlıklar”a bir perde olduğunu söyleyebiliriz. Kocalarıyla ilgilenmeyen kadınlar, onların ilgilerini çekemeyen kocalar. Zaten kocalar mecburiyetten vardır, toplumda bir yer sahibi olmak için varlıkları gereklidir, kadının aşka, ilgiye, iltifata ihtiyacı sonsuzdur, kocanın bunlarla uğraşacak durumunun da olmadığı görülmektedir. Görüntü sıkıntısız olduğu sürece her şey kurallara uygundur. “Anna Karenina” apayrı bir örnek olarak karşımıza çıkar bu bağlamda, aşığıyla gizli kapaklı görüşebilecekken, bir bakıma “ahlaksız kadın” damgası yemeyi göze almış, dosdoğru bir yolu tercih etmiştir, kartlarını açıktan oynamıştır. Böyle ayakta kalmak zordur ama yapmayı çoğumuzun bazen düşündüğü, nöbet geçince yapmadığımıza sevindiğimiz bir aşk kızgınlığı Anna’nın sonu olur, içindeki sızılarla birlikte. Başka bir öykü ustası, Amerikalı yazar O’Henry, yine çok ünlü bir öyküsü “Magi’nin Hediyesi”nde bambaşka bir ironiyle karşımızdadır, “Gerdanlık” öyküsüyle kıyaslandığında ilginç bir tezat vardır. Mutlu olmak için ne kadar da az şeye ihtiyacı vardır insanın aslında, her şey bir arada da olmamaktadır. “Hayatın Küçük Cilveleri” işte.

İnsanın anlatıldıkça bitmeyen akıl almaz durumları, evet. İnsanı delirten kendi içindeki problemler, aşamadığı takıntılar, artan intiharlar da vardır öykülerinde. Sanki kendi sonunu da bize hissettirmektedir yazar. Tutkulardan yaşam arzusunu yok eden sıkıntılara, tatlı sarhoşluklardan yanlış anlaşılmalara dolaştırır durur bizi yazar insanlık dünyasında. Adeta korkunun da bir ihtiyaç olduğu üzerine kaleme aldığı “Korku” öyküsünde eski doğaüstüyle ilgili öykülerin sözü edilir ve Turgenyev’den bir söz paylaşır yazar. “İnsan ancak anlamadığı şeyden korkar.” Korkunun düş gücü için yararından bahsedilir, “yeryüzünü şiirli kılan inançlar”ın artık olmadığını hayıflanarak söyler öykü kahramanımız. İnsanın aklına İrlanda ve İskoçya edebiyatındaki gizemli öyküler, şiirler gelir, ayrı bir çekicilikleri vardır onların. Loreena McKennitt’tan “Standing Stones” Kelt mitleriyle, esrarıyla kulaklarımızda bu öyküyü okurken.

Öyküler her zaman bizlerle olacak, billur gibi aydınlık ve net, karşımızda, yanımızda onlarla yaşıyoruz, yaşayacağız. Anlamak ve düşünmek, hissetmek ve bilmek için, anın resmini oluştururken fırça darbelerinin izinde. Var olmak, sevinçle, kederle, hüzünle, coşkuyla, var olmanın bilincinde, kalbimizin çarptığını bilerek.