Görülmüştür’ü ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Festivalde seyrettiğim filmler arasında özellikle senaryosuyla öne çıktığını gördüğüm bir film oldu. Son dönem ülke sinemasında senaryosunu tıkır tıkır işleten filmlere az rastlıyoruz. Görülmüştür’ün derdi belli, amacı belli bir güzergahta ilerlemesini olumlu buldum. Bir o kadar da politik bir film…

“Görülmüştür” filmine dair sormak istediklerim vardı. Filmin senaristi ve yönetmeni Serhat Karaaslan ile gerçekleştirdiğim röportajı keyifle okumanız dileğiyle.

Güney Birtek: Filmin hikayesi nasıl gelişti?

Serhat Karaaslan: Uzun yıllardır içeride olan bir tanıdığım var. Politik bir tutsak. Onunla mektuplaşırken fikir ortaya çıktı. Cezaevlerinde mektup okuma komisyonları olduğunu öğrenince konu çok ilgimi çekti. İlk başta bir film yapma niyetiyle bakmadım. Daha çok merak duygusuyla bu konunun peşine düştüm. Başka insanların yazdığı mahrem ve özel şeyleri okuyan insanlarla ilgili bir hikâye anlatmak beni heyecanlandırdı.

Güney Birtek: Başrol oyuncuları ve yapımcıyla yolların nasıl kesişti?

Serhat Karaaslan: Kadir Has Üniversitesinde Film ve Drama bölümünde yüksek lisans yaparken, Serkan Çakarer bir dönem bize yapım dersine geldi. O zamanlar Bisqilet ve Musa isimli kısa filmlerimi yeni yapmıştım. Serkan kısa filmleri beğendi ve beraber ne yapabiliriz şeklinde konuşmaya başladık. Serkan’a bu filmin fikrini söyledim, onu da heyecanlandırdı ve beraber bu konuda bir film yapmaya karar verdik.

Aslında senaryo üzerinde çalışırken Zakir için aklımda başka bir oyuncu vardı. Hatta o oyuncuyla yazma sürecinde birkaç kez görüşüp Zakir karakteri üzerine uzun konuşmalar yaptık. Daha sonra bazı nedenlerden dolayı o oyuncu olmadı. Sonra oyuncu aramaya başladığımızda senaryo yazarken hep aklımda başka bir yüz olduğu için bir türlü kimseyi Zakir olarak kafamda oturtamıyordum. Aynı karakter için düşünülmeyecek birbirinden ilgisiz çok sayıda oyuncu ile görüştük ve deneme çekimleri yaptık. Bir türlü bulamıyorduk. Sonra Berkay’dan audition istedik ve Berkay’ın oyunu hepimizi heyecanlandırdı. İpek Türktan Kaynak da yine audition yaparak bulduğumuz bir oyuncu oldu. Füsun Demirel de sevdiğim ve anne için aklımda olan bir oyuncuydu.

Güney Birtek: Senaryoyu filme çekme çaban çetrefilli mi geçti yoksa her şey rayında mı ilerlerdi?

Serhat Karaaslan: Çok sıkıntılı, yıllara yayılan bir süreç oldu. Her filmde mi böyle yoksa ilk filmlerde mi böyle oluyor bilmiyorum. Bu filmi yapmaktan vazgeçtiğim zamanlar oldu. Yapamayacağız herhalde diye umutsuzluğa kapıldığımız da. Daha birkaç sayfalık bir hikâye olarak yazmışken Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Residence bölümüne seçildim. Oraya seçilmek işimizi nispeten kolaylaştırdı. Hem çok hızlı bir şekilde yurt dışında ortak yapımcı bulduk hem de Kültür Bakanlığından destek aldık. Bakanlık ilk başta reddetmişti projeyi çünkü. Cannes Residence’a seçilince sektörden bazı yapımcılar ve yönetmenler bu proje Ankara’ya sunuma çağrılmalıydı diye tepki gösterdi. Bunun üstüne sunuma çağrıldık ve son dakikada büyük bir zorlukla destek çıktı. Diğer bir zorluğu da konu herkese ilginç geldiği için katıldığım bütün ortak yapım marketlerinde ve senaryo atölyelerinde herkes başka bir yere çekiyordu filmi. Kimi hikâyeyi duyar duymaz hemen The Lives Of Others diyordu kimi de The Lunchbox. Ben de ister istemez bunlardan etkileniyordum ve dönünce bir süre bu etkilerden kurtulmak için çabalamam gerekiyordu.

Güney Birtek: Türkiye’de bağımsız bir film çekmenin zorluklarından bahseder misin biraz?

Serhat Karaaslan: Sinema finansmana bağlı ve pahalı bir sanat. O yüzden bütün sinemacıların yaşadığı en büyük zorluk genelde finansal zorluklar oluyor. Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Finansman arayışı çok uzun, yorucu ve bezdirici bir süreç. Türkiye’de ekstradan başka zorluklar da var. Bağımsız sinema için tek fon Kültür Bakanlığı fonu ve bu fonun da çok sıkıntılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Kelebekler ve Kız Kardeşler gibi filmlerin destek alamaması akıl alır bir şey değil. Bu iki filmi reddeden kurullarda olan insanlar ne düşünüyor acaba?

Her ne kadar kabul etmeseler de gizli bir muhalif sinemacıların kara listesi ve destek verilmeyecek konular listesi olduğu aşikâr. Mesela bu dönemde bir eşcinsel hikayesine destek vereceklerini hiç sanmıyorum. Bir tür sansür mekanizması gibi işliyor adeta. O yüzden kafamdaki bir fikre veya hikâyeye motive olup çalışmaya başlamakta zorlanıyorum. Çünkü finansman bulup bulamayacağıma, filmin yapılabileceğine inanmakta zorlanıyorum. Bu durum birçok sinemacı için geçerli.  Çok küçük bütçeli filmler de yapmanın yolları vardır elbette ancak uzun vadede bunun pek sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum.

Güney Birtek: Türkiye’de bağımsız bir filmin dağıtımı ve salon bulma süreçleri zordur. Filmin dağıtım süreci nasıl yaşandı? Türkiye’de kaç salona ulaştınız?

Serhat Karaaslan: Bağımsız filmler için dağıtım sorunu hep vardı ama durum gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı son birkaç yılda. ‘‘Başka sinema’’ da olmasa bağımsız filmlerin seyirciyle buluşma şansı neredeyse yok. 33 kopyayla, kısıtlı koşullarda ancak belli başlı büyük şehirlerde vizyona girebildik. Vizyona giremediğimiz şehirlerden çok talep var. Filmin her yerde vizyona girmesini beklemek fazla iyimserlik olur ama Başka Sinema’nın yaptığı Başka Çarşamba programı çok iyi bir şey ve birçok şehirde bir seans dahi olsa gösterim şansı buluyoruz. Başka Sinema’nın Türkiye’de bağımsız filmler için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Güney Birtek: Filmi izlerken, olup bitenin gerçek mi yanılsama mı olduğunu düşünürken aklıma çok sevdiğim Blow-Up filmi geldi. Aynı zamanda fotoğrafa tutulma halinden gelişen Sevmek Zamanı’nı da hatırlattı. Filmin senaryosunu yazarken bu ve benzeri filmlerden etkilenme oldu mu? Referanslar nelerdir?

Serhat Karaaslan: Her iki filmi de çok severim. Blow-Up ve başka birkaç filme gördüğümüz gerçek mi yoksa karakterin kafasında kurduğu bir yanılsamadan mı ibaret ve gerçeğin göreceliliği durumundan dolayı baktım. Aklıma gelen ilk fikir cezaevinde mektup okuyan bir memurun hikâyesini anlatmaktı ve peşinden gelen ikinci fikir de bir mektuptan çıkan bir hikâye ya da fotoğraf yüzünden o memurun düzeninin bozulması ve artık hayatına eskisi gibi devam edememesi fikri oldu. İçin içinde surete tutulma da olunca ilk baktığım filmlerden biri Sevmek Zamanı oldu ama ben çok daha farklı bir şey yapmak istiyordum. Karakter çok daha farklıydı. Filmin meselesi de öyle. Etkilendiğim ve farklı nedenlerle baktığım çok film ve kitap oldu. Onların ismini zikredip altında ezilmek istemiyorum. Etkilendiğim ve farkında olmadığım birçok eserin de izleri muhtemelen filmde vardır. Farhadi’nin filmlerine çok baktım. Özellikle oyuncu seçimlerinde Farhadi’nin bizi hep ters köşeye yatıran kastları çok iyi fikir verdi bana.

Güney Birtek: Peki filminle seyirciyi yakaladığını düşünüyor musun? Seyircilerin dönüşleri nasıldı? Biraz da bunlardan bahsedelim.

Serhat Karaaslan: Seyircinin sevdiği, kolay ilişki kurduğu bir film oldu bence. Bu beklemediğimiz bir şeydi. Hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki gösterimlerde seyirci ilgisi oldukça iyiydi. Seyircinin üzerine konuşmak istediği, soru sorduğu ve tartıştığı bir film oldu, o yüzden soru cevaplar çok iyi geçti. Birçok gösterimde farklı meseleler üzerinden konuşuldu film. Hikâyede bıraktığımız boşluklar ve biraz kapalı bir anlatımı olmasından dolayı hikâyeyi anlamak, boşlukları doldurmak üzerine sorular geleceğini sanıyordum. Hiç öyle olmadı. Filmin kurcaladığı meseleler daha çok konuşuluyor bu da benim için çok daha değerli bir durum. Filmle ilgili hiçbir tanıtım ve reklam yapılmamasına rağmen sosyal medyada da çok konuşuldu. Bunun sayesinde biraz duyuldu film.

Güney Birtek: Görülmüştür senin ilk uzun metrajın. Üzerinde çalıştığın başka bir senaryo var mı? Bu inceden gelişen politik temayı bundan sonraki filmlerine de taşımak istiyor musun?

Serhat Karaaslan: Aklımda yazmak istediğim bir iki fikir var. Önümüzdeki yıl birini yazmayı düşünüyorum.

Aslında direkt politik temalar ve politik karakterler üzerinden ilerleyen hikayeler ilgimi çekmiyor. Didaktik olma ve propaganda filmine dönüşme riski olduğu için sanırım.

Güney Birtek: Türkiye’de sinema yapan bir yönetmen olarak sanatın/sinemanın sansüre uğraması hakkındaki düşüncelerin nelerdir? Bizler salt özgür sinemaya ne zaman ulaşabiliriz sence?

Serhat Karaaslan: Salt özgür sinemayı geç, film çektiği için hapis cezası alan yönetmenler var. Şu anda Türkiye’de ifade özgürlüğü yok. Salt özgür sinemadan önce hal etmemiz gereken daha büyük dertlerimiz var. Sadece sinemada ya da sanatın diğer dallarında değil Türkiye’de sansür hayatın her alanında var. Oto sansür de öyle. Tweet atamamak da bir sansür ve oto sansürdür. Tweet atmaktan, başkalarının attığı tweetleri retweet etmekten korkar bir hale geldik.