Uzun bir süre geçmiş olmalıydı. Yine de annesinin vücut sıcaklığını iliklerine kadar hissederek gözbebeklerine ilk ışık huzmelerinin doluştuğu anı çok iyi hatırlıyordu. Bildik bileli kendini, mekanı hep bu eski ahşap köşk ve bahçesi olmuştu. Gerçi sokak da vardı ve başka sokaklar, bazen başka bahçeler ama kendisine ait olarak algıladığı ve güven duyduğu asıl mekan hep burasıydı. Burası.

Zamanla evrimleşen kökleri özgür bir cinsten geliyordu, zamanında her an oradan ayrılabilir, binbir yoldan kendi iradesiyle geçerek kısmetini başka ortamlarda arayabilirdi. Ne mutlu ki burası annesi ve kendisine gerçek bir yuva olmuştu. Babasını hiç bilememişti. Köşkte ikamet edenler, kalabalık ve köklü bir ailenin bilmem kaçıncı kuşaktan fertleriydiler. Anne, baba, onların büyükleri, hizmetliler, bahçıvan, kendisiyle birlikte serpildiklerine tanık olduğu iki çocuk. Güler yüzünü ve tatlı dili hiç eksik etmeyen aile belki de bu özelliğiyle mıknatıs gibi misafir çekiyordu. Bilhassa ilkbahar aylarının Ada’yı mis gibi mimoza kokularına boğduğu ve karşı yakada oturanların demet demet buketleri vapura koyup mutlulukla evlerindeki vazolara taşıdıkları mevsimin hemen ardında sırada bekleyen yazın başlangıcıyla birlikte, köşk sahiplerinin en az onlar kadar içten gözüken  dostları sık sık çat kapı bu mekanı şenlendirirlerdi. Yanlarında mutlaka bir ev hediyesi ve çocuklara birer armağan bulunduran misafirlerin yadsınamayacak özelliklerinden en önemlisi istisnasız neşe taşımalarıydı. Dıştan gelen bu katkı, ev sahiplerinin yapmacıksız dostluk hisleriyle birleşir ve köşkün tüm bölümleri huzurlu bir yaşam sesiyle çınlardı. Bahçede – bazen hava durumuna bağlı olarak sofada veya içeride – uzun bir masada yenilen , bol sohbetli ve daima gülünecek, gülümsetecek, insanın içini ısıtacak bir şeylerin bulunduğu yemeklerden hemen sonra ev sahibesi genç kadın, hizmetçiye bırakmadan özel fincanlarda kahve getirir, kahkahadan gözlerden yaş gelen öğleden sonralarında hep birlikte, kendi dünyalarına gömülmüş ama büyüklerinin dünyasının hissettirdiği güven ortamında kıkırdayan çocukların arasında, bir iki genç delikanlının veya kendisini o tatlı ortamlarda genç hisseden bir büyüğün dut ağacına  çıkmasıyla da  dut silkelenirdi. Bütün bu coşkulu hava annesi ve kendisine de anında sirayet eder, sadece gözlemenin bile keyif verdiği saatlerin hazzı kolay anlatılamazdı.  İlk yedi sekiz yılında oldukça çevik olduğunu da hatırlıyordu. Çevrede, hemcinsleri arasında sıkı bir nam yapmıştı. Tuttuğunu her iki anlamda da bırakmazdı.

Şimdi hepsi kaçınılmaz olarak geride kaldı. Köşk yaşayanları birer birer eksildi. İçerisi, odalar, koridorlar bakımsız kaldı. Uzun süredir, o da sadece yazları bir hafta kadar bir iki genç giriyor içeri, kim olduklarını anlamıyor, kahkahaları bazen duyulsa da sanki yabancı birilerinin sesini andırıyor.  Bahçe çoktan unutuldu bile. Yabani otların hüküm sürdüğü bir nevi ormana dönüştü. Çardağın sadece demir ayakları duruyor ve paslanmış metal üzerine ilk sarıldığı şeklini koruyan ama çoktan suyu çekilerek kurumuş sarmaşığın gövdesi.

Annesini öldükten sonra dışarı bırakmaya kıyamamışlar ve bahçede, şimdi hatırlayamadığı bir bölüme gömmüşlerdi.

Şimdi ise sıra onda;

 

Kedi bekliyor

Yeni fark ettim

Asıl keşfettiğim

Kedilerin de onu beklediği

Umutsuzca, çaresiz

 

Tüyleri bozulmuş

Gözler kısık ve artık gereksiz

Kedi hazır gibi

Sanki kabullenmiş

 

Sonsuz koşuşturmaya artık uzak

O buruşmuş köşkün kapısında

Kedicik bekliyor

Onu

 

Gelse de hemen gelmese de

 

……………..

 

Ufacık bir bedende doğmuştu. Kardeşleri de vardı, üstelik pek çoktular. Onların besili olmasına karşın, tabiatın doğal ayıklamasına uygun şekilde aralarından başta kaybedecek olarak kendisi seçilmişti. Küçük ve çok güçsüz bir beden. Ama direndi ve belki de direncinin mükafatı niteliğinde bir ömür hediye edildi ona. İlk gençlik yıllarını sürüyordu artık ve baştan itibaren asıl tehlike konusunda uyarılmıştı. Irkının hemen hiç sevilmediğini hissedebiliyordu. Muhtemelen bu nedenle hızlı, çok hızlı hareket edebilecek şekilde bir kas ve kemik yapısına sahiptiler. Ayrıca küçücük, en dar alanlara bile sızabilecek şekilde yetenekliydiler.

 

Açlığını giderecek bir iki lokma aradığı bir günün ortasında kendini belli etmemeğe gayret ederek uzun zamandır kullanılmadığı söylenilen eski köşkün yanında dikilen tek katlı eve giriverdi. Doğrusu oldukça açtı. Temiz bir daireydi, odaları hızla-kesik adımlarla şöyle bir dolaştı. İçeriden bir odadan sesler işitti. Ev sahipleri veya kiracı olmalıydılar. Kısa bir tereddüt geçirdi ve seslerden uzağa, mutfağa doğru seyretti. Yemek kokusuna yaklaştı ve koku burnuna doluşunca açlığı yine depreşti. İstediği bir lokma idi sadece. Mutfak güvenliydi, rahatladı ve döşeme üzerinde hızla ilerledi. Ocağın üzerinde iki tencere fark etti. Beklemeden bir plan yapması gerekiyordu, tam üzerinde düşünürken arkasından korkunç bir çığlık işitti. Kadın kapı eşiğindeydi bir an, hemen sonrasında çığlığını yineleyerek içeri doğru kaçarken, küçük gövdesini hızla salona attı. Oradan oraya koştu ve koltukların arkasında bir köşeye sindi. Kadının çığlığı onu korkutmuş, kalbi çok çok hızlı atıyordu. Gafil avlanmıştı, böyle bir durumla her vakit karşılaşabileceğini bilmesine rağmen. Planını değiştirdi. Öncelikle yakalanmamalıydı. Evin kadını ve ona sakin olmasını söyleyen eşi olması gereken adam hızlı hızlı bir şeyler konuştular. Hemen akabinde dış kapının kapandığını işitti. Arkasından bir iki kapı daha. Alanı daraltıyorlardı. Sonra salona girdiler. Kapıyla döşeme arasında açıklık olup olmadığını incelemek için kapı altına bakıp örttüler.

Korkusu biraz diner gibi olmuş, endişesinin yerini yine açlığı almıştı. Öncelik yer değiştirmişti. Artık midesine bir şeyler girmeliydi. Mutfak da olsa neyse ama salonda tıkılı kalmıştı. Kısa sürede o lokmayı bulmalıydı. Çıkıp çıkmama konusunda kararsızlığı sürerken bir kez daha yerinden sıçradı. Kapı yavaşça aralandı ve adam sağ elinde bir şey tutarak içeriye daldı. Avucunu açtı ve elindeki kara renkli küçük nesneyi bir duvarın köşesinde bulunan sehpanın yanına bıraktı. Gözleriyle salonun döşemesini şöyle bir taradı ve geldiği gibi, yüzünde bir tiksintiyle dışarı çıktı. Yeniden örtüldü kapı.

Ortada bir yiyecek vardı.

Beklemeliydi. Bekledi.

Ortada bir yiyecek vardı. Rengi siyahtı. Ve karnı açtı.

Beklemeliydi.

Ortada bir yiyecek vardı. Rengi siyahtı? Ve karnı çok, çok açtı.

Beklemeliydi.

Artık dayanamadı.

 

Yerinden tedirginlikle çıktı. İlerledi. Yemek kokusu aldığı nesneye yaklaştı. Bir an durdu. Dayanamadı sonra, bir parça ısırdı. Bir parça daha. … A la carte değildi menü…bir parça daha yedi…

 

Saatler ilerledi.

Aradan bir gece geçti. Sonra kadının sesi geldi yeni günün sabahında.

Zafer doluydu ses : “Yemiş  onu  yemiş.”

Ev sahipleri mutluydu. Kadın mutfakta şakıyordu durmadan. “yemiş, yemiş..”

Konuğun ise patlıyordu iç organları ve uzun sürecekti bu.

………………

 

Kedi, eski evin bahçesinde, özgürce uzamış otlar arasına  atılmış tahta bir masanın gölgesinde beklerken birden irkildi. Yarı kapalı gözlerini zorlukla araladı. Yanına bir şey düşmüştü. Komşu evden atılmış olmalıydı. Fareyi yaşamında hiç bu denli hazır bulmamıştı. Can çekişen bir fare. Ezeli avcı ve avı.

Yazımdaki kedi ve fareden biraz daha bahsedeyim sizlere.

Biliyorsunuz ölecekler birazdan.

Kedicik, yaşlılıktan, eski evin bahçesinde

Fareciğin içi kavruluyor zehir verdiler ona

Farecik tiksinerek alındı yerden ve

Yandaki metruk evin bahçesine atıldı

Kedi fareyi nedense

İğrenç ve yutulası fare olarak görmedi

Fare sona gelmiş kediyi zalim bir avcı olarak görmedi

Biri kabullenmişti, diğerinin yoktu yapacak bir şeyi

Kedi fareye yanaştı

Derken birbirine yaslandı

Gölgeleri