Tahta masaları gelişigüzel silen garsonu izlerken içkisinden bir yudum aldı. Gecenin sessizliğinin hâkim olduğu o vakitte, kendisi ve çalışanlar dışında barda kimse kalmamıştı. Barmenin rahatsız edici bakışları artık gitme vaktinin geldiğini ima ediyordu. Zoraki adımlarla kapıya yöneldi. Temiz havayı teneffüs ederken başının döndüğünü hissetti. Bu hafta üç gün üst üste geldiği o mekândan da, etrafında toplanan kalabalığa benzer hikâyeleri anlatmaktan da sıkılmıştı. Bir süre o mekâna uğramayı düşünmüyordu. Gecenin karanlığına doğru ilerlerken bir sigara yaktı.

Buz mavisi karavanındaki astarı sararmış döşemeye kendini bıraktığında gün yeni baştan göz kırpıyordu. Uykuya teslim olalı henüz birkaç saat geçmesine rağmen, yeni bir yirmi dört saatlik zaman dilimini tüketmeye hevesli bir halde uyandı. Zamanın akışından ziyade başa sarışını izliyordu her defasında. Döşemenin altına sıkıştırdığı kırık aynayı aldığında, uzun zamandır yüzleşmediği yansımasını görünce Kamil ağabeye uğramayı düşündü.

Sahil şeridini boydan boya yürürken geçtiği her dükkândan selam alıyordu. Küçük beldenin yaşlı köpeği Bobo, onu görür görmez peşine takıldı. Beldedeki çoğu insan gibi Bobo da Diyar’ı severdi. Köpeğin ardından çoluk çocuk da takıldı peşlerine. Gömleğinin bir ucundan çekiştirerek gece vakti kendilerine ilginç hikâyeler anlatması için bir süre yalvardılar. Her zamanki umursamaz ama halinden hoşnut bir tavırla burnunu çekerken yüzünü buruşturdu. Taze çay kokusunun uzaktan bile duyulduğu kahveye girerken çocuk sürüsü dağıldı. Her zamanki masaya oturdu. Önündeki kese kâğıdına sarılmış simitten bir parça kopardıktan sonra kalanını, ayağının dibinde gözlerini kendisine dikmiş olan Bobo’ya verdi. Kuyruğunu sallayarak uzaklaşan köpeği izledi. Kahvecinin çayları dağıtırken onu es geçmesine memnundu. Midesine dokunduğunu öğrenmişti sonunda. Biraz sonra kahveden ayrıldı. Kamil ağabeyin dükkânına doğru ilerlerken parmakları boynuna kadar uzanan hafif kırlaşmış sakalında gezindi. Dükkâna yaklaşırken, önüne park etmiş 85 model yeşil Mercedes’i görünce sesli bir şekilde burnunu çekip hiç durmadan yoluna devam etti.

İskelede ip gibi dizilmiş balık avcıları oltalarını sabırla suda sallandırıyorlardı. Onları da geçerek iskelenin en uç kısmına oturup ayaklarını aşağıya sarkıttı. Sigarasını yakarken balık tutanların hala bir hafta önce yaşanan olayı konuştuklarını duyunca derin bir çekti. Kendisini izleyen gözlerden kaçınmak istercesine gözlerini suyun maviliğine çevirdi. Küçük bir çocuğun haykırışlarını yeniden duyar gibi oldu. Bu çığlıkları bir bıçak gibi kesen ses, onu kendine getirdi;

“Bugün şanslı günümdeyim.” Arkasındaki adam bakışlarıyla yerdeki yarısı balık dolu kovayı işaret ediyordu. Ağzını dolduran sigara dumanını yavaşça özgür bırakarak başını sallamakla yetindi. “İsmail Efendi gelmiş buraya. Seni soruyormuş etrafa. Bana kalırsa yaptığın iyiliği unutmayacak. Ona da bu yakışır.”

Yüzünü adamdan yana çeviren Diyar, “İyilik mi yapmışım?” diye sordu sakin bir tavırla. Adam bu sual karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Kısa bir sessizliğin ardından ayağa kalkan Diyar, adamın konuşmasına fırsat vermeden oradan hızla uzaklaştı.

Güneşin turuncuya boyandığı vakit kimseye görünmeden kalabalıktan uzaklaştı. Şu an ne çocuklara kahramanlık hikâyesi anlatacak durumdaydı ne de koskoca iş adamı İsmail Efendi’ye yaranacak bir zafer kazanmışçasına sırtının sıvazlanmasına tahammül edebilecekti. Karavanın yanında ağaca bağladığı hamakta uyukladığı sırada Bobo da yanına gelip onun gölgesine yerleşti. Günün o vakti güneşten kaçmak yerine, tam yüzüne vuracak şekilde uzanmış, güneşin tatlı sıcağıyla anın tadını çıkarıyordu. Birden araba lastiklerinin çakıl taşları üzerinde çıkardığı sesle gözlerini araladı. 85 model yeşil Mercedes’i görünce istifini hiç bozmadı. Arabadan inen bir grup insanın başında İsmail Efendi, hemen yanında da Kamil Ağabey geliyordu. Başına dikilen insanlara rağmen gözlerini dinlendirmeye devam etti. İsmail Efendi’nin bakışları eski karavanı taradıktan sonra hamakta sallanan Diyar’ın üzerinde kilitlendi. Kamil Ağabey’in yüksek sesle boğazını temizlemesiyle, Diyar gözlerini hafifçe araladı. İsmail Efendi mahcup bir ifade takındı; “İyi gördüm seni Diyar. Lafı fazla uzatmayacağım. Biz de şu an iyiysek bu senin sayendedir. Eğer sen yetişip kurtarmasaydın torunum çoktan boğulmuştu.” Acıyan gözlerle karavana kaçamak bir bakış daha attı, “Sana olan can borcumuzu nasıl öderiz bilmem ama dile benden ne dilersen.”

Diyar gözlerini yeniden kısarken burnunu çekti, “Gölge etmeyin yeter, başka da bir şey istemem.”