“Münevver, Özgecan, Şule (…) ve toplumsal giyotinle katledilen bütün kadınların anısına…”

3 Kasım 1793; Paris, meşhur Concorde Meydanı: Toplumun neredeyse tüm organları, birazdan bu meydanda idam edilecek olan Olympe de Gouges’nin, “cinsiyetine yakışan erdemleri unuttuğu” ve “devlet işlerine soyunduğu” için bu cezayı hak ettiği konusunda ortak bir kanaate sahipti. Gouges’nin cinsiyetine yakışan erdemler, muhtemelen, “direnç göstermeme”, “kabullenme”, “devlet işlerine karışmama” ve “kabuğunu kırmama” idi. Olympe de Gouges’nin idamı, tarihsel bir alt metni belirginleştimesi açısından oldukça önem arz ediyordu. Bu alt metin, kadının bir yurttaş olmadığı ve bütün yurttaşlık haklarının bütünüyle erkeğe ait olduğu yönündeki antik düşünceydi. Olympe de Gouges, böylesi bir düşüncenin yeniden tartışmaya açılmasının ve bu tartışmanın toplumsal bir alan kazanmasının engellenmesi noktasında kritik bir hedefti. Çünkü o, “erkeği” ve “yurttaşı” eşitleyen “Haklar Bildirgesi”ne (1789) karşı, “Kadının ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi”ni (1791) ilan ederek cüretkâr, radikal ve tarihsel bir itirazda bulunmuştu. Gelgelelim bu, Gouges’nin ilk itirazı değildi; o, yalnızca kadınların değil, kölelerin de yurttaş haklarına sahip olması gerektiğini düşünmüş ve kaleme aldığı oyunlarla bu düşüncesini ortaya koymaktan da asla imtina etmemişti. “Soylu erkek” ve yurttaş”ı eşitleyen antik düşünceye karşı yapılan bu radikal itirazlar, Gouges’nin giyotin ile idam edilmesine yol açmıştı; ve fakat onun öldürülüşü, antik düşüncenin pekişmesine değil, bilakis, kadın hakları konusunun tarihsel bir boyut kazanmasına olanak tanıyacaktı.

Gelgelelim, Olympe de Gouges’nin 1791 senesinde kaleme aldığı Kadının ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi, Kraliçe Marie Antoinette’e ithaf edilmişti. Fransız Devrimi’nin açık hedeflerinden birisi olan Fransa Kraliçesi Antoinette, sansasyonel yaşamı ve ona atfedilmiş halkı küçük düşürücü sözler (“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” gibi) bir kenara, Gouges’nin öldürülüşünden hemen birkaç hafta önce, vatana ihanet ettiği gerekçesiyle, 16 Ekim 1793’te, yine Paris, Concorde Meydanı’nda giyotinle idam edilmişti. Bu idam, kadınların giyotine çıkarılışında bir milat olarak kabul edilebilir. Ve Gouges, bu katliamlardan birkaç sene önce kadın hakları konusundaki vurguyu şöyle yapmıştı: “Kadına darağacına [bu söz söylendiğinde giyotin henüz kullanılmamaktaydı] çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.” Kürsüye çıkma hakkı tanınmayan kadınlara, giyotine çıkma hakkı pekâlâ tanınmış ve önce bir “vatan haini” olarak Antoinette ve ardından bir “başkaldıran” ve bir “terörist” olarak Gouges giyotine çıkarılmıştı. Gerek Antoinette’in ve gerekse Gouges’nin giyotine çıkarıldıklarında sergiledikleri tavır ise [adeta “erkek erdemleri”ne (!) sahiplermişçesine; yürekli, şüphesiz ve bilge] yüzyıllar sonrası için bir referans, bir ön söz gibiydi.

Olympe de Gouges ve Marie Antoinette’in giyotinle katledilişinden neredeyse bir buçuk asır sonra; Fransa’nın sömürüsü, hükmü ve zulmü altındaki Cezayir’de başlayan direniş hareketi, bu direnişe aktif olarak katılan Djamila Bouhired’i bugün bir halk kahramanı olarak anmamıza olanak tanıyacaktı. Djamila, 1957 Nisan’ında yaralı olarak “ele geçirildiğinde”, terörist olmakla suçlanıp, birçok eylemdaşı gibi giyotin ile idama mahkûm edilmişti. Gouges’nin ve Antoinette’in yazgısı bir kez daha tekrar mı edecek, giyotin, bir kadının başını daha mı alacaktı? Djamila, idam hükmünü alayla ve kahkahayla karşılamış, henüz yirmi iki yaşında olmasına rağmen, tıpkı diğer kız kardeşleri gibi, bütün erdemleri tek bir tavırda toplamıştı. Hâkim, sanki olacakları sezer gibi “bir kadın kahraman yaratmak istemediğini” hemen itiraf etmişti. Hâkimin (ya da “kutsal buyrukçu”nun) korktuğu başına gelecekti. İdam hükmünün verilişini izleyen süreçte, Simone de Beauvoir’nın da aralarında bulunduğu birçok aydın, gazeteci ve bilge, geniş yankı bulan bir kampanya yürüterek Djamila’yı cellâtların elinden almıştı. Djamila beş senelik mahpusluğunun ardından, 1962 senesinde serbest kaldığında bir kahraman olarak karşılanmıştı. Afrika direnişinin en önemli sembollerinden birisiydi artık o – ve hâlen öyle olmaya devam ediyor…

Adı, Cemile Buhayrad

Bir tarih bu

Yazar ülkem onu

Korur çocuklarım onu

Bir kadının tarihini ülkemden

Giyotinin soğuttuğu

Fethetmişti güneşi

Bir kadın” (1).

Binyıllar boyunca yurttaş sayılmayan kadınlar, ne zaman ki yurttaşlık haklarını talep etmeye başladılar ve ne zaman ki erkek-egemen düzene başkaldırdılar; işte o zaman otoritenin kılıcını başlarının üzerinde sallanırken ve infazcının ayak seslerini koridorlarda yankılanırken buldular. Olympe de Gouges’ye “cinsiyetine yakışan erdemleri” anımsatan akılla, Djamila Bouhired’den “bir kadın kahraman yaratmak istemeyen” akıl, aynı tarihsel motivasyonun vasat birer eseriydi. Kadını, binyıllar boyunca tutsak olduğu kabuğa tekrar davet eden bu aklı, bugün hâlen başımızın üzerinde taşıyoruz. Belki onlar şekil değiştirdiler; artık daha kurnaz, daha sevimliler ve artık kent meydanlarına giyotinlerini sermemekte, cinayetlerini ulu-orta işlememekteler. Ve bu bir lütuf değil, bu bir korku: Kahkahadan korku, direnişten korku, cesaretten korku, Gouges’den korku, Djamila’dan korku…

Dipnot:

(1) Nizar Kabbani, Gazaba Uğramış Şiirler, Çev: İbrahim Demirci-Turan Koç, İz Yayıncılık.

Öneri İzlemeler ve Okumalar:

Djamilah (1958), Yönetmen: Youssef Chahine.

Marie Antoinette (2006), Yönetmen: Sofia Coppola.

Kadının ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi (1791), Olympe de Gouges.