Cadde üstü, hoş bir mekândayız. Mavi masalar, beyaz sandalyeler, başımın hemen üzerinde en ufak bir esintide masamın üzerine dağılacakmış gibi sallanaduran bir balkabağı lambası, yan masaya çöreklenmiş şen şakrak bir çalgıcı ekibi, şehirdekinden kuşkusuz çok daha büyük ay, beş on adım ötemizde örtü gibi dümdüz bir deniz… Cebimizde pek bir şey kalmamış olmasına rağmen açlığa yenik düştüğümüzden dolayı sahildeki tüm mekânları fiyat sora sora turladıktan sonra buraya atmışız kendimizi. Ortaya bir menemen söylemişiz ancak kendimizi beş dakika sonra tava kenarından artık süpürürken bulunca gecemize çayla devam etme kararı almışız. E malum, dümdüz oturmaya devam edersek siparişimizi verdiğimizde gözleri parıldayan mekân sahibi yine aynı parıltıyla defolup gitmemizi buyuracak ve o gece gidecek pek de bir yerimiz yok.

Karşımda oturan O’na bakıyorum. Başını masaya koymuş, gözler kapalı. Yoğun bir konuşmadan sonra girilen boşluk evresi bu: hava buram buram bıkkınlık kokuyor, herkes “bitse de gitsek” hallerinde ama gidecek bir yer yok. Hem ortamı canlı tutmak hem de uyuyakalıp her şeyi mahvetmemek için çaresizce konu arar halde buluyorum kendimi. Elime gelen her şey hakkında bir muhabbet konusu düşünmeye çalışırken (çay kaşığıyla oynayıp Baudrillard tartışıyoruz, kül tablasına dokunuyorum konu Küba devrimine uzuyor) elimi çantama atıyorum ve tarif edilemez derecede kötü kokan kullanılmış bir havlunun içine sarılmış halde duran, orada olmaması gerekiyormuş gibi hissettiren bir şeye dokunuyorum. Ne olduğunu anlamam çok sürmüyor, koskocaman kitabı çantadan hışımla çekip masaya vuruyorum. Çevredeki insanların birkaç saniyelik onaylamayan bakışlarından sonra başını kaldırıp “Napıyorsun lan?” diye soruyor.

“Tamam, şimdi olay şu” diyorum konu bulmanın verdiği hevesle. “Benim bu herif hakkında bir yazı yazmam gerekiyor siteye.”

Kuşkulu bir ifadeyle bakışlarını kapakta gezdirip bana bakıyor:

“Tüm gece bunu yanında mı taşıyordun cidden?” diye soruyor.

“Ne bileyim, taşıyormuşum demek.” diyorum omuz silkerek. “Adam hakkında bir bilgin var mı?”

“Yok ya, pek şiir sevmem ben öyle. En azından bunların akıma çok sıcak bakmıyorum. İkinci Yeniler, değil mi?”

Başımı sallayıp kitabı elime alıyor ve sayfalara rastgele göz atarken konuşmaya devam ediyorum:

“Ben de pek okumam, işime geldiğinde ara sıra ezberlerdim bi ara ama bayadır olayla alakasızım. Sitenin bu ayki dosya konusu “İkinci Yeniler” olunca ben de Turgut Uyar seçtim elimin altında bu derleme var diye ama hayatını falan da pek bilmem öyle. Senin çay bitti mi?”

Mekan sahibini çağırıp bardakları doldurtuyoruz. “Gençler kapatıyoruz yakında.” minvalinde bir şeyler mırıldanıp kasanın başına geri dönüyor adam, biz de konuşmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Yine de hayatını inceledim az biraz.” diyorum çaya üç şeker atarak. (Bir şekeri açıkça, diğer ikisini gizliden. Bu ülkede çayı şekerli içmeye gösterilen tepki herhalde nice “daha önemli” olaya verileni katlar sonuçta. Yabana atılacak iş değil.) “Memur adam, öyle Nazım Hikmet gibi pek hareketli bir hayatı yok. Askeri memur, bizim Bursa’da falan okumuş hatta, Işıklar’da.”

“Bursalı mı o zaman?”

“Yok ya, Ankaralı. Bursa’dan önce de Konya’da asker okulunda falan okuyor zaten, bol bol turluyor. Oradan sonra da ta Ardahan’a falan gidiyor zaten görev için.”

“Garipmiş.” diyor gülerek.

“Ama öyle de pek askerimsi bir havası da yok. Hani nasıl diyeyim, içli bir adam çok. Şey diyor hatta çocukluğu hakkında, eğer yanlış hatırlamıyorsam: Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem, yapma oğlum derdi ona; o içli bir çocuk.”

“Eh, şair adam sonuçta.” diyor ve çok geçmeden ekliyor. “Acaba nasıl şair olmuştur?”

“Nasıl yani?”

“Yani asker adamsın veya memur. Her neyse işte, ne gibi bir şey seni şairliğe itmiş olabilir ki? Biraz garip geldi.”

“Müzik.”

“Ne?”

“Müzik işte. Kemanmış, udmuş, sazmış; müzik içinde büyüyen bir çocuk.”

“Doğal olarak da şiire yatkın sanatsal bir kulağı olur.”

“Kesinlikle. Dur hatta bak, anlatıyor biraz.” Çantama elimi atıp not defterimi çıkarıp Uyar’la ilgili notların ve baskıların olduğu sayfayı buluyorum. “Dur bak hemen şurada:

“Daha ilkokulda vezin ve kafiyeden haberim olmadığı çağlarda manzumeler yazardım. Sonra ortaokul ve lise devresinde boyuna yazdım. Günde üç beş şiir, haftada on beş, günde bir roman yazıyordum. Ama ne şiirler ve romanlar. Liseyi bitireceğim yıl, Hayyam, Nedim, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Hamit ve Haşim kıskıvrak tutmuşlardı. Taklit ettiğimi bile bile onlara özenerek, bildiğim ve becerdiğim kadar terkipli filan gazeller mazeller yazardım. Hatta Makbere Mezar adıyla bir nazire bile yazmıştım. ”

“İlk şiir kitapları da yani nispeten geleneksel zaten.” diye devam ediyorum bir yandan şiir kitabına bakınırken. “Arz-ı Hal… ve Türkiyem mesela. Dörtlüklü, kafiyeli, heceli, aruzlu, baya normaller. Kaynak dergisinin açtığı yarışmaya katılıp ödül de kazanıyor. Arz-ı Hal şiiri. Dur bak kitapta olması lazım. Okusana bak bi:

Ben de günahkar kullarındanım Allahım…

Bir “Kulhuvallahi” bilirim dualardan,

Bir de “Yarabbi şükür” demeyi doyunca,

Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,

Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.

Ben de günahkar kullarındanım Allahım!…

 

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun.

Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.

İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.

Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

 

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…

Meleklerin sana bunları söylemezler.

Artık, pek yarattığın gibi değil dünya

İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:

Ne olursun hoşuna gitmediyse eğer,

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!…

 

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…

Beş vakit kızlar doluyor camilerine,

Beyaz yaşmaklı, beyaz tenli masum kızlar…

Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar;

Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!…

 

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…

Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca

Sen, bizim için hala o ezeli sırsın.

Sen de, bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın…

Herkesin kederi, gailesi boyunca.

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!…

 

“Bak iyimiş bu esasında baya.” diyor okumayı bitirdikten sonra.

“Evet canım iyiler tabi ama çoğu şiirini tanıyamazsın herhalde. En azından bilindik şiirleriyle karşılaştırılınca. Askerlik görevinde veya memurluğunda yazdığı şiirler bunlar, köyler, doğa, vatan, millet ve benzeri konularla dolu.”

“Ne ara değişiyor madem?”

“Dünyanın En Güzel Arabistanı, üçüncü şiir kitabı. Ne oluyor, neden oluyor bilmiyorum ama bir anda 180 derece oynuyor adamın tarzı. Temaları muazzam ölçüde içselleşiyor, tarzı apayrı bir noktaya taşınıyor. Benimsediği ne kadar kalıp varsa hepsini pencereden atıyor.”

“Neden peki?”

“İşte dediğim gibi, Tomris Uyar bile bilmiyor. Bu kadar sert bir dönüşe sebep olanın ne olduğunu kim bilir?”

“Birini okuyup etkilenmiştir herhalde.”

“Hmm, çok sanmıyorum. Türk şairleri daima güncel şekilde takip etmiş bir adam zaten. Klasikleri de okumuş. Bu tarz onun için yeni öğrenilen bir şey olmamıştır, hiç sanmıyorum. Yabancı dil bilen biri de değil öyle zaten. İçsel bir değişim olsa gerek.”

“İlk şiirlerini daha çok seviyorum ben açıkçası. Bence şiirlerinin biçeminde devrimsel değişiklikler yaşamış olabilir, yaşamış da, ama kişiliği için aynı şeyler geçerli değil. Yani satır aralarında hep aynı adam.”

“Biraz açsana.”

“Ya, söylediğim basit bir şey işte. Adam aynı hassas, içli adam. Çok belli bu şiirinden de. İlk şiirlerinden üstelik. Burada daha bir açık, daha bir içten. Anlatmaya çalıştığını anlamak çok daha kolay. Bu bence şiirde önemli bir şey: sadelik. Bu şiiri mesela çok kolay anlarsın ilk okuyuşunda, ama tekrar okuyuşların da sana yeni şeyler katar. Mesela az evvel Uyar’ın kişiliğinden bahsettik, okurken bazı noktaları da ona yordum. Derin veya etkileyici bir şiiri anlaşılır bir biçemde elde edebilirken neden bu kadar soyut uçlara kaçarsın ki?”

“Eh, bu da şiirin diğer ucu. Yani bak—“

“Gençler yakında kapatacağız, söyleyeyim dedim.” diye ortaya atılıyor aniden mekanın sahibi. “Tamam abi.” diye mırıldanıp sessizce çaylarımıza gömülüyoruz. Uzaklarda bir yerlerde kendilerine bir aşk yuvası bulmuş çalgıcıların sesi hayal meyal seçiliyor. İlk geldiğimizde örtü gibi olan deniz, yokluktan çıkan rüzgarla köpürüyor. Onla ne diyeceğimizi bilmeden bir süre daha bakışıyoruz. Çayından bir yudum alarak gözleriyle kitabın kapağındaki suratı işaret ediyor sonunda:

“Birazdan üstüne atlayacak gibi bakıyor.”

“Hoş bir tipi var bence, yani tam şair tipi gibi.” diyorum. “Hani herifin şiirlerini okuyorsun ve aklında bir portre canlandırıyorsun. Bunda tam uyuyor, yani şimdi bakınca tam aklımda canlandırdığım gibi benim.”

“Aklında ne canlandırmıştın ki?”

“Ne bileyim, ilginç bir adam zaten. İçine kapanık biriymiş hissiyatı veriyor, yani sanki bizim gibi dünyanın içinde değil de, dışarıdan bir izleyiciymiş gibi. Kendini mevcut düzenden soyutlayan biri değil elbette, hatta oldukça da normal bir hayata sahip. Daha çok bir farkındalık hali gibi.”

“Eh, bu açıdan her gerçek sanatçı bir nebze yalnız değil midir zaten?”

“Kuşkusuz. Ama işte, hem dışarıdan bir göz, hem de içimizden biri. Onu okumanın güven veren, sanki uzun süredir tanıdığın hoşsohbet bir adamla masaya oturmuşsun gibi bir havası var. Şahsına münhasır. Benim gibi şiirle pek alakası olamayan biri için bile.”

Yanımızdan koşarcasına geçen çalgıcı grubu yan masamızın önünde durup hemen bir roman havası tutturuyorlar. O an dikkat ediyorum masadaki genç çifte. Bizim yaşlardalar herhalde, belki bir iki yaş daha büyük. Elinde gül tutan oğlanın arkası bana dönük. Kızla göz göze geliyoruz, kaçırıyorum. Çok güzel bir kız bu. Açık kahverengi saçları açık omzuna dökülüyor, mavi gözleriyle önündeki oğlanın arkasında bir şeyler arıyor gibi etrafa bakınıyor. Çıkık elmacık kemikleri, yuvarlak çenesi. Suç üzerinde yakalanmış gibi bakışlarımı hızlıca karşımda oturan ona odaklıyorum:

“Yine de bu yalnızlık olayının romantik bir boyutu da var. Şiirlerinde daimi bir kadın imgesi var. Büyük ihtimalle de farklı kadınlar hepsi: uzaktan görülen kadın, peşinden koşturulan kadın, sevişilen kadın.”

“Bukowski’ye benzetmiştim zaten kapak fotoğrafını.”

“Hayır be.” diyorum gülerek. “Uzaktan yakından alakası yok. Yani tamam, şiirlerinin kesiştiği noktalar elbette var arada ama Uyar’ın tüm bu kadınlarda kendisinden bir parça bulduğu, herkesten öte bizzat onu düşündüğü bir aşkı var. Yani kavuşsa bile elinden kaçırmamak için şekilden şekle girdiği, uğruna nice dizeler yazdığı bir aşkı.”

“Şey gibi olabilir mi, hani divan şairlerinin bir geyiği var. Yalnız kalmak, sevdiğine kavuşamamak istiyorlar, bundan ilham alıyorlar. Asla kavuşulamayan bir kadın imgesi, hep de aynı kadın. Yokluğunu varlığına yeğliyorlar.”

“Yok, öyle bir belirsizlik olayı yok Uyar’ın. Onun aşkı belli. Tomris Uyar’ı duymuş muydun?”

“Öykücü olan mı?” Isınmak için iki elimle sıkıca kavradığım çay bardağını ağzıma götürürken başımı sallıyorum. “Eşi mi Turgut Uyar’ın? Cemal Süreya’lı bir şeyler hatırlıyordum ben.”

“Ohoo…”diyorum gülerek. “Edip Cansever de var olayda. Üç yenici, tek kadının peşindeler. İkisinin de ikinci evlilikleri oluyor ama: Turgut, Yezdan Şener’le evleniyor, üç çocuğu oluyor ama sonrasında boşanıyor. Tomris ise Ülkü Tamer’in eski eşi. Onların hikâyesi daha trajik sonlanıyor.”

“Nasıl?”

“Bunların Ekin isminde bir kızları oluyor. Ancak daha birkaç aylıkken zavallı kız sütten boğuluyor.”

“Oha, yapma be.”

“Eh evet. Sonra Süreya’yla falan da evlilik öncesi iki sene mi ne, ilişkileri oluyor gerçi. Türk edebiyatının en verimli ilişkilerinden de diyorlar onlar için. İkisi de birbirlerinin sanatlarına etkilerinin muazzam olduğunu kabul ediyorlar eninde sonunda. Günün sonunda Turgut Uyar’ın eşi oluyor ama. Çocuklarının da annesi.”

“Üç şairin peşinden koştuğu bir kadın.”

“Ve kendisinin adına sayısız şiir.”

“Ve kendisinin adına sayısız şiir. Etkileyici bir kadın olsa gerek.”

“Öyleymiş de. Kolay mı öyle adamları kendine aşık etmek? Öyle böyle bir aşk da değil hani, kendisi bile şaşırırmış. Bir röportajına denk gelmiştim, şey diyordu: “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.

“Çok güzel ifade etmemiş mi? Öylesine bir aşkı taşımak da sorumluluk sonuçta, bir noktadan bakınca. Şeyi merak ettim ben yalnız, herkes Tomris’e âşık olunca ne oluyor?”

“Bir şey olmuyor. Dördü hep arkadaş kalıyor. İyi ki de kalıyorlar.”

“Harbiden de iyi ki kalmışlar. Ortamın kalitesine bak.”

“Değil mi? Sadece arkadaşlık veya romantik anlamda bir bağ da yok aralarında. Yani dört büyük sanatçı, ortada dönen düşünce alışverişinin haddi hesabı olmaz.”

“Dur lan, merak ettim. Tomris Uyar, değil mi?” Onaylama anlamında başımı sallıyorum. Telefonunu çıkartıyor, görsellerde Tomris Uyar’ı aratıp ortaya koyuyor. İkimiz de susup telefondaki portreyi inceliyoruz. Objektifin dışında kendisine hüzün veren bir detaya gözü takılmış gibi gizemli bakışları olan, kuşkusuz güzel bir kadın. Bir yerden de tanıyor gibi hissediyorum kendisini. Önceden hiç konuya merak duyup da resmine bakmamıştım, zaten tanıdıklık hissi de görsellikten kaynaklanmıyor. Sanki bir yerde karşılaşmışız, gerçek anlamda tanışmışız gibi. Ürkütücü bir his doğrusu, ama bir yandan da fazlasıyla etkileyici. Onu yalnızca Uyar’ın, Süreya’nın veya Cansever’in dizelerinde okumam ve benimsemem. Hem sadece onun da değil, peşinden sürüklediği aşkların da bir yerde kalbime işlenmesi. Dizelerin gözümün ete kemiğe bürünmesi. Öfori halindeydim, tek hissedebildiğim şey devasa bir hayranlık, nereden geldiği belli olmayan bir tutku ve çocuklar gibi bir heyecan. Ortada duran kitabı hışımla kendime doğru çekip sayfaları yırtarcasına çevirmeye başlıyorum. Bir yandan da gözlerimle başlıkları tarayarak Tomris’le alakalı bir şeyler yakalamaya çalışıyorum. Her kapanan sayfanın birbirine değişinde sanki onun bir uzvu, kusursuz bir bütünün parçasını yakalıyor gibi oluyorum.

“Tamam.” diyorum sonunda, açık kitabı ona doğru iterek. “Şu şiiri okusana.”

“Neden?”

“Ben pek beceremiyorum.” diyorum yüzümde istemsiz bir sırıtışla. Bunu ikna etmek için söylemiyorum çünkü gerçekten de şiir okumakta kötü olduğumun farkındayım. Çıkıp inemiyorum, ayağımı yere vurup bağıramıyorum, hüzünlenip sesimi titretemiyorum. Şiirin normal bir sesle okunması ve tiyatrodan kaçınılması gerektiğini savunuyorum kendimce. O da çok iyi bir okuyucu değil belki, ama bir çekincesi yok. Önemli olan da o.

“İyi peki, ver okuyayım.” diyor sonunda, açık sayfayı önüne çekip başlıyor:

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz

Kış gecesi amcamızdır, bahar yakından kardeşimiz

Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için

Dörtlükleri bozarım, çünkü dağlar ne güne duruyor

Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

 

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur

Ne var ki ıslanır gider coşkunluğum durmadan

durmadan

Dağ biraz daha benden, deniz her zaman senden

Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

 

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm

seni övdüğüm zaman

Güzel bir çingene yalnız başına dolaşır kırlarda

seni övdüğüm zaman”

Bir süre duraklıyor. Masada bir sessizlik. Sipariş sesleri, garson kibarlıkları. Yan masada öpüşen genç çift; kız kaş göz arasında oğlanın yanına geçmiş. Diğer yanımızdaki masada kendisinden yaşlı bir kadına (muhtemelen annesine) neden dine inanmadığını açıklayan genç bir adam. Sokağın hemen elli metre ilerisindeki gece kulüplerinden ellerinde topuklularıyla dönen sarhoş kadınların söylediği şarkılar. Dalga sesleri. Kumsalda el ele dolaşan bir çift, ayaklarda tokyo. Tüm mekanın tepesinde süzülen yoğun bir sigara bulutu. Kıyıdayız. Kıyıdayız ve ben Turgut’u da Tomris’i de tanıyorum.

“Çok güzelmiş.” diyorum uzun bir duraksamadan sonra.

“Bilmiyorum, hoş.” diyor. “Bana çok hitap etmiyor.”

“Neden?”

“Yani, anlamıyorum bazı noktaları. Mesela tarihmiş coğrafyaymış ne alaka? Veya çingene nerden çıktı?”

“Bir açıklaması olmak zorunda mı ki bunların?”

“Bence zorunda.”

“Bilmem, beni hiç huzursuz etmiyor. Şiir bu, bir kurgu ürünü değil ki. Bir sebep sonuca gitmek veya bir çizgiyi takip etmek zorunda değil kimse. Duygu işi bu. Adam duygularını kâğıda döküyor, sen de onları en saf haliyle okuyorsun. Elbette daha kolaya kaçabilir, az evvel okuduğumuz mesela—“

“Arz-ı Hal”

“Arz-ı Hal, aynen. Onun gibi anlatabilirdi elbette aşkını. Sen de dahil olmak üzere daha çok kişi anlardı belki. Ama kesinlikle daha çok kişiye ulaşacağını düşünmüyorum. Uyar’ın sana bunu anlatma zorunluluğu yok. Kendi iç dünyası onun. Bu da, şiir de, onu en saf haliyle dökebildiği medyum. Elbette gizemli, elbette soyut, ama gerçek.”

“Peki tamam, ama mesela neden deniz, neden çingene?”

“Daha demin Tomris Uyar’ın bile kafasını karıştıran derinlik ve yoğunlukta bir tutkudan bahsettik. Devasa bir aşk olduğu konusunda hemfikirizdir herhalde. Yani bunu tamamen anlamaya çalışmak bence yersiz. Nazım Hikmet’in kendi şiirlerinin yorumlanmasına karşı çıkışı gibi. Şiirler yorumlanmaktan, açılıp kurcalanmaktan ziyade yaşanması gereken şeyler. Az evvel “şiirin diğer ucu” diyordum ya, işte tam olarak bu. Ulaşabileceğimiz en sürreal, ama en gerçek nokta: hayatın kendisi.”

“Oha iyiydi bu bak, not falan al.”

“Aklımda hepsi, yazıda falan kullanırım.”

Gülüp önümüzdeki çayları dikiyoruz. Yenilerini söylemek için tam elimizi kaldıracakken mekân sahibi yüzünde hoşnutsuzluk dolu bir ifadeyle yanımızda beliriyor ve samimi olmak için zorlanan bir sesle mekanın kapandığını söylüyor. Kasaya gidiyoruz, cepte kalan üç beş kuruşla hesabı ödüyoruz ve kaldırıma oturup garsonların sokak kenarındaki sandalyeleri içeri taşımasını izliyoruz.

“Ee, ne yapacağız şimdi?” diye soruyor.

“Bilmiyorum. Uyumamaya çalış sen sadece.”

Bağıra bağıra İzmir Marşı söyleyen üç beş sarhoş geçiyor önümüzden, biz de gülerek gözden kaybolana kadar eşlik ediyoruz. Yan masamızdaki genç çift ellerinde telefonlar, nereye gittiklerini bilmeyen halde uzaklaşıyorlar. Önümüzde dikilen çınar ağacının dallarının arasında ay ışığı kesik kesik kaldırımı aydınlatıyor. Dükkanlarının kepenklerini kapatan esnaf, ellerinde ucuz şaraplarla kapı önlerine iskemle çekip avaz avaz muhabbet ediyorlar. Kah onları dinliyoruz, kah Memleket meselelerinden yatak anılarına kadar, gürültü artıyor, küfürler çoğalıyor. Bir sürece orada sessizce oturuyoruz, sonra kalkıp kumsala geçiyoruz. Paslanmış ve kuma gömüşmüş bir boru parçasının üstüne oturuyoruz. Kıvrılıp borunun üzerine boylu boyunca uzanıp yıldızları izlemeye başlıyor. Burada yıldızlar daha bir fazla, daha bir parlak, daha bir güzeller. Bi havadaki yıldızlar, bi denizdeki.

“Sonunda ne oluyor?” diye soruyor bir anda durup dururken. Yanımda uzanan ona bakıyorum, hala yıldızları izlemekte.

“Nasıl yani, Uyar’a mı?”

“Aynen.”

“1985’in Ağustos’unda dünyaya gözlerini kapıyor. Sirozdan.”

“Ölmüyor.”

“Eh, böyle adamlar ölmez. Dünyada onları anan son kişi de göçene kadar ölmezler.”

O gülüyor, ben gülüyorum. Uzaktaki sarhoşlar gülüyor, tepedeki martılar gülüyor, tepenin arkasındaki yoldan geçen motorlar gülüyor. Borunun üzerinden kumsala atlıyor, denizin yanında sakince dolaşmaya başlıyor. Dalgalar ayaklarını yalıyor, hemen ardından geri çekiliyorlar. Dümdüz olan kum onun ayak izleriyle doluyor ve eski haline geri dönüyor; bir adım atıyor, dalgalar önceki adımının bıraktığı izi silip götürüyor. Her şey başladığı gibi, kumsal hep ıssız, yıldızlar hep parlak, kumlar hep dümdüz, dalgalar hep hırçın ve biz hep oradayız.

“Orası neresi?” diye bağırıyor.

“Geyikli gecenin kıyısı!” diyorum usulca.

“Duyamıyorum lan yüksek konuş!” diye bağırıyor uzaktan. Sesi, ölümün izini bulamadığı ve görüntünün yitip de yerini bulanık bir seraba bıraktığı o imkânsız noktaya kadar uzanan kıyıda yayılıyor, kayboluyor. Hayaletlerin kıyısında, şiirin kıyısında, aşkın kıyısında, dostluğun kıyısında, hayatın kıyısında.

Yanımda duran koca kitaba bakıyorum. Turgut Uyar’ın suratı kapağı kaplamakta. Cidden üstüme atlayacakmış gibi baktığını geçiriyorum içimden, sırıtıyorum.

“Şimdi de sen bir şiir okuyacaksın!” diye sesleniyor aniden. Duyulacağız telaşıyla etrafıma bakınıyorum ama kimsecikler yok.

“Ne şiiri?”

“Geyikli Gece! Bağır ama duyamıyorum!”

Gülümseyerek koca kitabı kucağıma koyuyorum. Cebimden çakmağımı çıkartıyor, yakıp baş ucuma koyuyorum. Ateş sanki kelimeleri kusarcasına bir ileri bir geri sayfayı okşuyor.

“Okumasını bilmem ama—“ diye bağıracak gibi oluyorum.

“Oku lan işte, herkes bilir şiir okumasını!” diye susturuyor. Derin bir nefes alıyor ve başlıyorum:

Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan, toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı

İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üst üste üst üste kayalar
Öbür yanında ben

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum”

 

“Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.”