“Herkesin Kreon’u bildiğini sanan bir Kreon! ”

” Yeryüzünde kaybolan saflık, trajediler yaşandığı zaman son bulur.”

“Atomu parçalasam, gülüp geçecek insanlar, konu benim başarısızlığım olunca it gibi kafa yorarlardı.”

” Oturmasını istediğin biri tabureye oturmuyorsa, bu hayatta hep yalnız kalıyorsun.”

“Kimseden çıt çıkmadı. Mumdan heykeller olarak görevimizi yapıyorduk.”

Bugün size, geçen yıl “Eskişehir Belediye Tiyatrosu Sevda Şener Oyun Yazma Yarışması”nda, “Övgüye Değer Yazar Ödülü” kazanan “Olur Böyle Şeyler” adlı oyundan bahsetmek istiyorum.

105 yıllık İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarının kendi ifadesiyle, son 30 senesine tanıklık etmiş, Hülya Karakaş’ın “Shakespeare’in Kerimeleri”nin hemen ardından raflarda yerini alan bu çalışması,  bir dönemi anlatan absürt komedi.

Trajik olanla gülünç olanı harmanlayıp bir kara mizah piyesi kaleme almış yazar. Ustalıklı akışı kadar kurgu tekniğinin de beraberinde getirdiği çağrışım alanlarını, ele aldığımızda gerçek anlamda  ‘özü ve sözü’ olan oyunlardan biri. Her şeyden önce sağlam bir öyküsü var. Belli ki, tüm ayrıntılar inceden inceye tasarlanıp belirlenmiş ve matematiksel bir düzen içinde yerli yerine oturtulmuş keskin espriler, ironik saptamalar, eleştiriler,  sözcük oyunları zekice serpiştirilmiş. En ufak bir çapak yok metinde. Karakterler olabildiğince sahici ve inandırıcılık düzeyi yüksek. Kadını, genç erkeği, genç kadını tanıyoruz aslında. Üçü de bildik birileri.

Oyun yazarı olarak, Hülya Karakaş  daha ilk repliklerde okur üstünde hâkimiyet kuruyor. Kuşkum yok, yüreğinin renkleriyle yazmış yine. Tıpkı oynadığı, yönettiği gibi.

Okunması, üstünde düşünülmesi, konuşulması gereken bir eser bu. Bir kez okunup bir tarafa kaldırılıp unutulacak olanlardan değil.

Geçen sezon, izlediğim kimi oyunların tekstlerine erişemediğim oldu ( Memnu olmaları şaşırttı beni. Ne diyeyim, vardır elbet bir nedeni), kimilerini fazla sabun köpüğü buldum, bazılarını ise tıpkı “Olur Böyle Şeyler “de olduğu gibi, sevdim. Hayranlıkla, kimi repliklerin altını çizerek, not alarak okudum. Birçok hayatın, zamanın içinden geçtim onları incelerken. Yıllarla kurulmuş yaşamlara dokundum. Mutlu oldum. Tedirgin de.

Zaten oyun okumayı, oldum olası çok seviyorum. Düşsel sahneleme giriyor devreye; dekoru, oyuncuları, kostümleri, ışığı istediğim gibi, kendimce seçip biçimlendiriyorum, evcilik oynar gibi.

Annesinin olmadığı eve döndüğünde artık bir evi olmadığını anlamıştı kadın. Bir uzay kapsülünde yaşadığını varsaydı giderek ve bir daha o sığınağından ( iç sürgünü belki de ) hiç çıkmadı.

“Kendinize Godot aramayın. Godot gelmiyor. Gelmeyecek,” dedi.

Doğru, geç kalmıştı. Çok geç kalmıştı. Herkes gibi. Herkes kadar. Belki herkesten fazla.

Geçtiğimiz günlerde Hülya Karakaş ile buluştuk. Tiyatrodan, “Olur Böyle Şeyler”den konuştuk. Laf lafı açtı. Bugünden, Hülya Karakaş’ı ilk tanıdığım “Şen Makas”taki ‘Ahu Afilli’ yorumuna kadar uzandık. Ve tabii, “Dullar” a. “Aşk Halleri”, “Büyünün Gözleri” , ” Yangın Yerinde Orkideler “, “Shakespeare’in Kerimeleri”, ” Ev Yapımı”, “Söz Veriyorum” a. Çalışmalarımda hep temel başvuru kaynağım olmuş “İstanbul’un Kadınları/ Sahnelerin Sultanları” (2014)na.

“Yazdığım piyeslerde rol almak, onları yönetmek istemiyorum artık. Birileri yapsın, sahneye getirsin, izleyeyim, diyorum. Belki de oyun yazarı kimliğimi ortaya koymak bu dileğimin altında yatan.”

“Şu sıralar üçüncü oyunum olan ‘Othello’nun Bu İşle Ne Alakası Var?’a çalışıyorum. Sanırım yaptığım işle kavgalıyım hep. Daha iyiye erişmek adına, yeniden defalarca ta en baştan yazdığım oluyor teksti. İçime sinene kadar son noktayı koymuyorum. Koyamıyorum. Aslında yeni bir dil arıyorum. Oyunlarımı yarışmalara yolluyorum. Geride temiz bir nefes bırakmak amacım.”

“Bana göre, kimse eseri sahneye taşınmadan önce, kendini oyun yazarı olarak, görmemeli.”

“Bir piyesin önce kitaplaştırılması, ardından sahnelenmesi gerektiğine inanıyorum.”

“Doğru yüzyılıma, zamanıma, güncel olana tanıklık ediyorum. Otuz, kırk sene sonra da eserlerim sözlerini söylemeye devam edecek. Çünkü hep dediğim gibi, bir dönemi kaydetmek, doğru aktarmak tüm derdim. Zaten kalıcı olan her şey politik, değil midir?”

“Olur Böyle Şeyler’i KHK ile Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden ihraç edilen değerli hocalara, direnenlere saygıyla diyerek, ithaf ettim. Hayatla, ekmekle sınandı insanlar.”

“Durup durup yenilikçilikten bahseden oyunculara, mim koyun, diyorum. Yenilikçiliği deneyen yönetmene karşı çıkıyorlar çünkü. Kuliste atıp tutan, mangalda kül bırakmayanlar, iş sahneye gelince tutucu bir tavır sergiliyorlar hemen. Anlaması zor!”

“Oynamamak, kötü oynamak, rolün/ eserin hakkını verememek, rolü beğenmemek, çağını yakalayamamak, okumamak, izleyip araştırmamak, kendini geliştirmemek, bugün tiyatromuzun en temel meselelerinden, hiç kuşkusuz. Bu durumu, temelden tavana doğru bir bozulma, olarak görüyor ve değerlendiriyorum.”

Artık daha iyi anlamış durumdayım, Hülya Karakaş hayattan bir kesit sunarken, yine ‘gerçek kadar yalan olan’ ne varsa gözler önüne seriyor cesaretle. Güldürmekten ziyade gülümsetmeyi, düşündürmeyi, sorgulatmayı başarıyor.

Çok seneler önce Pekcan Koşar, Kamuran Yüce’nin ” İyi bir oyun nasıl olmalıdır, ” sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

“Konusu, işlenişi, tipleri alışılmış, tekrarlanmış örneklerin dışında, en ufak rolden en büyüğüne kadar oyuncuya imkân verebilen ve seyirciye anlatımı kolay oyunlardır.”(1)

İşte, “Olur Böyle Şeyler ” bu tanıma uygun bir piyes. Zaten Hülya Karakaş da, her defasında ‘al gözüm seyreyle dünyayı’, diye başlıyor söze. Sarsıyor. Düşündürüyor. İrkilmemizi sağlıyor. Daha ne olsun!

 

(1) Kent Oyuncuları Dergisi. Sayı 29