“Size anlatmak istediğim diğer olay bekleyebilir, zaten burada kesmem lazım çünkü kâğıt alacak param yok.” [1]

Neal Cassady

 

Melih Cevdet Anday, Mayıs 1963’te Yeni Ufuklar dergisine yazdığı bir makalede, gençlikte kimi zaman bir heves, bir oyun olarak başlayan yazarlık uğraşının gitgide vazgeçilmez bir tutku haline geldiğini, yazarı bütünüyle kavrayıp kendisiyle boğuşma durumuna getirdiğini söyler.[2] Yazı tutkusuyla yanıp tutuşan genç yazarların, yayıncılıkta yaşanan krizin de etkisiyle bugünlerde geçim gailesiyle daha çok boğuştuğu ortada. Telif meselesi gün geçtikçe daha çok can sıkıyor. Bu açıdan bakıldığında, ömürlerini yazarak geçirenler, yazmak için zamana ihtiyaç olduğunu, vaktin de nakdi gerektirdiğini gayet iyi biliyor; kapıda ev sahibi, posta kutusunda da faturalar beklerken zamanın sadece yazıya ayrılması ne mümkün. Yani, günümüzde yazar olmak için ya mirasyedi olmanız ya da çifte yaşam sürmeniz gerekiyor. Başka bir deyişle, yazı uğraşını devam ettirmek isteyen bir yazarın, başka işlerde çalışıp uykudan ve sosyal yaşantısından feragat ederek yazmaya devam etmesi… Bu belki geçmişte de böyleydi ancak serbest piyasa ekonomisinin edebiyat dünyasının iliklerine kadar işlemesi ve sömürü alanını genişletmesi, sırtını dayayacak yer bulamayan genç yazarları daha çok etkiliyor. Burada genç yazar kimdir sorusunun cevabını Giorgio Manganelli’den alabiliriz: “Kendilerini yazarlığa yazgılı sayan sayısız genç vardır. Bu inancın dayanağı olup olmadığını anlamak olanaksızdır. Hemen hemen her zaman dayanaksızdır, ama bunu anlamak yıllar alır. Kimi durumlarda kuşku hiçbir zaman dağılmaz. Öyle yetenekli gençler vardır ki, elli yıl boyunca yetenekli gençler olarak kalırlar.”[3] Genç yazar tanımının yaşla bir ilgisi olmadığı söylenebilir; yazıyla geçinme uğraşı veren herkes genç yazardır.

Yayıncılık sektörünün içinde bulunduğu kriz

Günümüzde yayıncılık sektörünün yaşadığı buhranı hepimiz biliyoruz. Buna bağlı olarak da basılı yayının bitmesine yönelik kaygıları hepimiz derinden yaşıyoruz. Bunun en büyük nedeninin de yerli kâğıt üretiminin durma noktasına gelmesi olduğunun farkındayız. Dolayısıyla kâğıdın ithal, yani doğrudan dövize bağlı olduğunun ve günümüzde dövizin liradaki karşılığının (döviz kurunun) başını alıp gittiğinin ayırdındayız. Hal böyle olunca da genç yazarın bu süreçte dergilere yazılarını bağışlaması bekleniyor. Özellikle de bir medya kuruluşuna bağlı olmadan, bağımsız bir şekilde ayakta kalmaya çalışan mecralara… Bu durumda yazınızla destek verdiğiniz bir dergiden telif beklemeniz garip karşılanıyor. Saatlerinizi harcayarak yazdığınız yazıdan sembolik de olsa bir telif beklemek ayıplanıyor. Burada sorulacak birkaç soru var: Yayıncılık sektörünün geldiği noktada köprüden aşağı atlaması beklenen ilk isimler niçin genç yazarlar oluyor? Başka bir esaslı soru da bu yazarların temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağıyla ilgili. Başka bir deyişle, yazılarını bağışlayan bir yazarın nasıl ayakta kalacağı sorunu. Bu sorulara cevap aranmadan, genç yazarların yarının edebiyatına katkıda bulunması bekleniyor.

Kelly Caminero

Yazıda gönüllülük esas mıdır?

Geçimini sadece yazıyla sağlayan bir yazara dilenci muamelesi yapılmasında hakkaniyet yok denebilir. Burada yazısıyla geçinenlerin canını sıkan en önemli unsur -sıkça duyduğumuz- “gönüllülük esası” lafı. Yazısıyla geçinenlerin hakkı olan telif ücretlerinin bugün döviz kuru, daha öncesinde de bağımsız yayıncılığa destek bahanesiyle göz ardı edilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele. Yazınızı bağışlamanızı bekleyen mecraların “kalbur üstü” yazarlara ödediği telifler yerli yerinde dururken genç yazarlardan “gönüllülük esası” beklemesi ne kadar doğru? Burada dergilerin “fırsat maliyeti” düşüncesine hak verilebilir. Yani “kalbur üstü” yazarların genç yazarlara göre dergiyi daha çok sattırması, bu sebeple genç yazarlara “köprüden önceki son çıkış şurada” denmesi. Ama nereye kadar? Gelecekte aynı sorunları yaşamamak için genç yazarlara desteğin esas olduğu göz ardı ediliyor. Kaldı ki bir yazarın tanınıyor olması, elinden çıkan tüm yazılı metinlerin nitelikli olduğu anlamına da gelmiyor. Bu bağlamda edebiyatta “bu satar” mantığıyla hareket etmek, edebiyatın ölüm fermanına da imzasını atıyor. Bugünün sorumlu editör ve genel yayın yönetmenleri bu ölümden sorumlu olacak gibi gözüküyor. Sonra diyeceğiz ki buyurun cenaze namazına…

Uzun lafın kısası, ülkemizde genç yazarlara verilen değer ortada; üç aşağı beş yukarı… Gelir elde eden mecraların, yazarına sembolik de olsa telif ödememesi veya birçok yayınevinde olduğu gibi düşük ödemeler yapması genç yazarın enayi yerine konduğunu açıkça gösteriyor. “Silaha kızılmaz, onunla ateş edene kızılır; tehlikeli olan köpek değil, ona saldırganlığı öğreten sahibidir.” diye bir laf vardır. Buradan hareketle bugünün editör ve genel yayın yönetmenlerinin, geleceğin edebiyatını sağlama almak için takkeyi önüne koyup düşünmesi gerekiyor. Her nasıl ki dişçiye gidip kanal tedavisi yaptırmak istediğinizde “dişçilikte gönüllülük esastır,” diyemiyorsak yazarlara da “yazınızı gönderin ama yazıda gönüllülük esastır,” gibi bir tavra girilmesi doğru bir yaklaşım olmasa gerek.

Edebiyatı dayanışma kurtaracak

Geleceğin edebiyatını kurtarmak için genç yazarların emeğine sahip çıkmak, insana verilen değerin de esası. Aksi takdirde nice genç yazar edebiyata vereceği katkıyı -mecburen- ikinci plana atıp bambaşka işlerde yitip gidecek. Genç yazarlardan beklenen destek (daha doğrusu fedakârlık) bir noktaya kadar doğru, ancak yazısıyla geçinmeye çalışan genç yazara verilecek destek de göz ardı edilmemeli. Genç yazar unutuldukça, küstürüldükçe, yalnızlaştırıldıkça yayıncılığın durumunun da daha iyiye gitmeyeceği ortada. Destek ve dayanışma dediğimiz şey, karşılıklıdır. Burada mesele çıkar değil, dayanışmadır. İşteşlik gerektiren dayanışma eylemi göz ardı edilirse söz konusu dergiler de hep aynı isimler etrafında dönüp duracak, kalbur üstü yazarlar da edebiyat dergilerinin yayın hayatını baki kılamayacak.

Şimdi sorulması gereken şu, genç yazarları göz ardı edip günü mü kurtaracaksınız, yoksa onlara destek verip geleceğin edebiyatını krizlere karşı kurşun işlemez bir hale mi getireceksiniz?

Karar sizin.

[1] Neal Cassady, Üçün Biri, AltıKırkBeş Yayın, 2013, s.15

[2] Cemal Süreya, Suçumuz Edebiyat, Everest Yayınları, 2017, s.567

[3] Giorgio Manganelli, Düzyazının İnce Sesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002, s. 92-93

*Kapak görseli: Francesco Ciccolella

Edebiyat ve ekoloji odağında yazılar kaleme alan Batuhan Sarıcan; National Geographic, XOXO The Mag – Feed Magazine ve Pegasus Magazine ekiplerinde editörlük, ANKA Haber Ajansı’nda ise dış haber muhabirliği yaptı. Öyküleri Notos ve Kitap-lık’ta, diğer yazıları ise OT Dergi, Metro Gastro, Magma, Herkese Bilim Teknoloji, Psychologies, Trendsetter ve Calling gibi dergilerde yayımlandı. İnternet ortamında ise K24, Edebiyat Haber, Oggito, XOXO Digital ve Apelasyon gibi mecralara yazdı. Kendisi Latin Amerika Çalışmaları Bölümü’nde Yüksek Lisans Öğrencisi olup tezini Latin Amerika Edebiyatı üzerine yazıyor. Okuyor, okuyor ve yazıyor. Zeze ve Frida adlarında iki kedisi ve bir canıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.