Okuyucusunun yüreğine dokunan adama…

Bin dokuz yüz yedi’de doğdu, kırk sekiz’de öldürüldü, iki bin yedi doğumunun 100. yılı idi. Ölümü hâlâ aydınlatılamadı. Kişisel zaaflarından tutun polisle işbirliğine kadar katline dair çok şey söylendi.

Daha yaşadığı dönemde yapıtları yabancı dillere çevrildi. Sovyetler Birliği’nde onun kadar tanınmış bir başka Türk yazar daha yoktu:

Tanınmış Türk yazarı Sabahattin Ali (1907-1948) eskiden beri ünlü Sovyet Türkologlarının dikkatini çekmiştir. Zaten, özellikle daha 40’lı yıllarda Sovyetlerde Sabahattin Ali ölçüsünde tanınmış başka bir Türk yazarı yoktur. Daha hayattayken Sabahattin Ali hakkında tez yazılmış, yapıtları üzerine araştırmalar yapılmıştır. Bundan sonra iki romanının çevirileri, öykücülüğünün en önemli yanlarını inceleyen makaleler ve ayrı ayrı monografiler yayınlanmıştır. Böylece yalnız uzmanlaşmış Türkologlar değil, genel olarak Sovyet okurları da bu büyük yazı ustasının yapıtlarını yakından tanımışlardır.[1]

Yalnızca yurt dışında değil memleketinde de dikkatleri üzerinde toplamış bir yazardı Sabahattin Ali. Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Sabahattin Ali Olayı kitabında[2], Bekir Semerci ve Mehmet Başaran’dan öğrendiğimize göre Carl Ebert[3], Hasanoğlan Köy Enstitüsüne ziyarete gelir. Konuşmasını yapar. Sonra öğrenciler Sabahattin Ali’yi de ısrarla dinlemek ister. Sabahattin Ali onlara “Rüzgâr” şiirini ve başka bazı şiirlerini okur. Öğrencilerden birisi bir şiirinde geçen “Zaman zaman mağlup olsam bile betime/İnsan olmak dokunuyor haysiyetime” dizelerini anımsatarak “Hocam insan olmak haysiyetinize dokunuyor mu?” deyince, o:

Bakın bir açıklama yapma gereği duyuyorum burada. Ellerinizle yükselttiğiniz yapıları, diktiğiniz ağaçları gördük yetiştirdiğiniz bağı, açık hava tiyatronuzu, çalışmalarınızı gördük. Bambaşka bir hava esiyor Hasanoğlan’da. Kişi kendini, dünyasını yeniliyor, mutluluk duyuyor… O dizeyi şöyle düzeltmek istiyorum sizin önünüzde ‘Gayrı insan olmak dokunmuyor haysiyetime’”

Bir alkıştır kopuyor. Gençler Sabahattin Ali’yi çok seviyor ve bu da fincancı katırlarını ürkütüyor: Nitekim CHP ve Demokrat parti dönemlerinde bakanlık müfettişleri bu şiiri okutmaktan bizleri defalarca sorguya çekmişlerdir.”[4]

“SON NESLİN EN KUVVETLİ HİKÂYECİSİ”

Kuyucaklı Yusuf romanı 14 Haziran 1937’de toplatılır. Roman, aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle mahkemeye verilir. Mahkeme bilirkişi oluşturur. Bilirkişi heyetinde ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin bu konuda şöyle der:

Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir.[5]

Sabahattin Ali’nin dayısının oğlu olan M. Reşit Ertüzün’ün “Sabahattin Olayının Gerçeği” kitabının ön sözünde İlhami Sosyal şöyle bir anısını nakleder:

Ataç bir gün sınıfta, öğrencilerine ders kitapları dışında neler okuduklarını sormuş ve tümüne yakınından ‘Pol ve Virjini’  yanıtını alıp pek çok öfkelenmişti. Bir tek ben, nasılsa elime geçirdiğim Ignazio Silone’nin Fontamara romanını okuduğumu söylemiş de Hoca’nın öfkesini yatıştırmış, ‘Sen onu çevireni tanıyor musun?’  sorusuyla karşılaşmıştım.

Evet, biliyordum, Sabahattin Ali idi… Günün politik ortamı, bir lise öğrencisinin öyle şeyler okuduğunu söylemesine uygun değildi. Ataç’a bunu dersten sonra söyledim, güldü,  ‘iyi’ dedi, ‘akşam birlikte çıkalım, seni bir kitapçıya götüreceğim’.

Sonra da, raflardan arayıp bulduğu, Akba Yayınevinin çıkardığı Değirmen, Kağnı, Ses adlı üç hikâye kitabıyla Kuyucaklı Yusuf adlı romanını alıp bana hediye etti, ‘al bak bunları oku, bunlar Pol ve Virjini’ye benzemez, doğru dürüst şeylerdir’” [6]

Benzer bir anıyı Sabahattin Ali’nin kız kardeşi Süheyla Conkman’dan aktaralım:

“OĞLUNUZDA NAMÜTENAHİ BİR ZEKA VAR”

Sık sık Nurullah Ataç da gelir, annemin yaptığı ev eriştesini pek severdi. Bir gün Nurullah Bey anneme ‘Oğlunuzda namütenahi bir zeka var, bunu biliyor musunuz?’ demiş, annem de teşekkür etmişti.” [7]

Dönemin kalemlerinden Nihal Atsız, Orhun dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na açık mektup yazısında, komünistlerin devlet dairelerine kadar sızdığını söylüyordu. Bu komünistlerden birisi Sabahattin Ali’ydi ve Hasan Âli Yücel tarafından korunuyordu. Sabahattin Ali ırkçıların boy hedefi haline gelmişti. Yani bütün “kişisel zaafları”na rağmen solun sembolü haline gelmişti. Marksizmi bilip bilmediği, komünist olur olmadığı bir tarafa[8],  sola vurmak isteyen ona vuruyordu, vurmak zorunda kalıyordu:

Bir çeşit semboldü, Sabahattin’e vurmak, sola vurmak anlamına geliyordu.”[9]

Bütün bu erdemlerine ve sol denince akla gelen “sembol” özelliğine rağmen, son yıllarda bazı yazarlar, Sabahattin Ali’yi hep zaaflarıyla, daha doğrusu “kişisel zaafları” ile anmaya başladılar.

Peki, neydi bu çok tartışılan “kişisel zaaflar”? Öncelikle sormak gerekiyor, zaafsız insan olur mu? Durmaksızın, en ufak bir boşluk bulduğunda bile ve hatta otobüste, yürürken, sıkıldığı bir dost sohbetinde elinden kitap düşürmemek mi? Marksist klasiklerin ülkemize sayıyla girebildiği bir dönemde birkaç dil bilen bir insan olarak durmaksızın anlatmak mı?

Kapısı, dostlarına vakitli vakitsiz daima açık olduğu için, birçok kişiyi de orda tanımışımdır. Evli arkadaşları dışında, talebeleri de ziyarete gelirdi. Onun evindeki gibi, bu aile, arkadaş ve talebeleriyle sürdürdüğü, esprili, bilgili, son derece açık ve samimi sohbetlere ömrümce hiçbir yerde ras(t)lamadım. Bir oda dolusu insan içinde hep o konuşur, yaşlı, genç hep kendini dinletirdi. Hayranlık ve saygı topladığını sezerdim orada bulunan insanların yüzünden… Dostlarıyla sohbet sırasında kalkar, kitaplıktan bir kitap alır, konuşulan konuları daha da aydınlatmak için bölümler okurdu.”[10]

Hapishanede hücre cezası aldığında, kitap okuması da yasaklanmıştı, pencereye yapıştırılmış ufacık bir gazeteyi camdan söküp eline alarak bir tersten bir düzden durmaksızın okuması mı? Yoksa hayat dolu olması mı?

Bir gün yağmur yağdı, ardından güneş açtı, tam tepemizde ışıl ışıl bir ebemkuşağı belirdi. S. Ali gayet sağlıklı, hayat dolu, kilosundan umulmayacak kadar çevik bir adamdı: ‘Koşsam altından geçebilir miyim acaba?’ diye bir koşu tutturdu. Ben: ‘Ebemkuşağının altından geçen cinsiyet değiştirirmiş,’ dedim, hemen durdu; ‘Kadın olmak çok mu kötü?’ diye sordum: ‘Kötü olduğundan değil, otuz yedi yaşıma geldim, kadın olsam bundan sonra beni kim alır?’ diye şaka ile yanıtladı.[11]

 

Notlar:

[1]Sabahattin Ali’nin Romanlarında Hümanizm, Leyla Alkayeva,   Sovyet Türkologlarının Türk Edebiyatı İncelemeleri, sayfa 81. Cem Yayınevi 1980.

[2]Sabahattin Ali Olayı, Kemal Bayram Çukurkavaklı, Yenigün Yayınları, Eylül 1978.

[3]Alman faşizminden kaçan bilim adamlarındandır. Türkiye’de Devlet Tiyatrolarının kurucusu. Sabahattin Ali ve Demir Ökçe ile Altın Zincir’in topraklarımızdaki ilk çevirmeni Emin Türk Eliçin başdramaturglarıydı.

[4]Sabahattin Ali Olayı içinde, Bekir Semerci, sayfa 184.

[5]Sabahattin Ali, Mahkemelerde, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2004.

[6]Reşit M. Ertüzün, Sabahattin Ali Olayının Gerçeği, Gür Yayınları, 1985.

[7]Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, De Yayınevi, Mart 1986.

[8]“Sabahattin, Türkiye’de Marksizm-Leninizmi en derin köklerine kadar ve en iyi bilen insanlardan biriydi.” Rasih Nuri İleri, Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı kitabı içinde.

[9]Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Muvaffak Şeref, De Yayınevi, Mart 1986.

[10]Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Süheyla Conkman.

[11]Sabahattin Ali, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Mediha Esenel.