Uçsuz bucaksız okyanus, dalgaların sesi yalnızca, dalgaların ve yüreğin sesi. Dinginlik, gözler kapatıldığında da dalgalar orada işte, doğa dalgaların sesine işlemiş. Doğa, el değmemiş, yaratılışın en başında sanki, dalgalarla yeni buluşuyor adeta kumsal, yeşillikler ötede, yeni tanışmanın heyecanıyla dolu gibi. Sesler, doğanın kendi sesi, okyanusla bir ve beraber, yürek biliyor, anlıyor, derinden kaynayan arzular seslerle kaynaşıyor. Yaşama arzusu, kendisi olabilme, bu vahşilikte kaybolup kendini, gerçek kendini bulma ve yeni şeyler üretme, aldırmadan hiçbir şeye, okyanusla yüreğin dalgalarını anlatma, yeniden anlatma, önce kendine, sonra anlamak isteyenlere.

2017 Fransız yapımı “Gauguin” filmi, açılışında içine alıyor bizi, bir anda okyanusun kıyısında buluyoruz kendimizi. Warren Ellis’in müzikleri yüreğimizin dalga sesi oluyor adeta, arayışın hüzünlü tınıları, doğanın ürkütücü içtenliği, işte oradayız biz de, Gauguin’in Tahiti’sinde. Paul Gauguin, ondokuzuncu yüzyıldan bu yana günümüz sanatını en çok etkileyen isimlerden ve Tahiti onun sanatında olmazsa olmaz bir öneme sahip. Orada yaptığı resimler, sanatının doruk noktası, bütün geçmişini uğruna fırlatıp atmasına, kendisini de yavaş yavaş tüketmesine neden olan yürek yangınının söndüğü ve bizi aydınlattığı eserler. Yönetmen Eduard Deluc zaten Gauguin’in Tahiti’deki yaşamını gözler önüne sermeye çalışmış, orada, Tahiti’nin yabanıl, sanki daha önce insanoğlunun ayak basmadığı, gitmeden önce yaşlı bir yerli kadının kendisini uyardığı gibi, “ruhların yaşadığı” derinliklerinde sanatının ruhunu arayan bir Gauguin karşımızdaki. Yürek dalgalarıyla birlikte, atının sırtında, yemyeşil ve masmavi bir kıyıda, ailesini bırakmış, kendisiyle baş başa, hasta ve ormanın koyu gölgelerinin çevrelediği bir yalnızlıkta. Gauguin’in daldığı derinlikleri az çok bilenler, resimlerin fısıldadıklarını az da olsa duyanlar, atın arkasında, biliyorlar daha yol olduğunu ıssızlıklara. Yerliler, evet, Gauguin’in ilham kaynakları, birçok resminde hala capcanlı yerliler ve filmin ana konusunu oluşturan Tehura. Gauguin, 48 yaşında, daha da yaşlı görünüyor, mavi gözleri capcanlı ama yüzü yorgun, vücudu dermansız. Tehura, gencecik bir kız, yabanıllığın çekiciliği, saflığı, insanın gerçek kimliğinin varlığında cisme büründüğü doğanın kızı. Ne çok resmi var ve çok ünlü bazı tablolarını yaparken görüyoruz ressamı, ne açlık, ne hastalığın durduramadığı dehayı. Yalnızca resimleri, içinde onu yakıp kavuran arayış, belki de bencil ve alçakça, sanatında eriyip giden bir adam.

Film ilerledikçe bir şeylerin eksikliğini hissediyor insan. Resimler geri planda mı kalmış biraz, çok mu Tehura var kameranın önünde, bu aşk böyle güçlü ve tüketici mi, sanatını, yalnızca sanatını isteyen bir adam portresi için? Sanatı için, Tolstoy’u ihtiyarlığında istasyon istasyon gezdiren, James Joyce’u ailesinden, vatanından koparan o arayış için çok para kazandığı mesleğini, yuvasını terk eden Gauguin, filmde biraz görünüp kayboluyor sanki. Sığ sularda geziyor kamera, gönül vahşiliğin derinlerinde ama kamera kaçıyor. Kuşkusuz sadece yabanıl bir yer değil Tahiti, bir Fransız sömürgesi, çalıp duran kilise çanları, doğanın örtüsüne bürünen yerliler artık beyaz giysileri ve şapkalarıyla ilahiler söylüyorlar. Buralarda Avrupalıların olmasının esas amacı dinlerini yaymak(!) zaten. Oraların zengin kaynakları, bitmeyen toprak arzusu, bu vahşileri, bu ateşte yanması gereken yaratıkları kurtarmanın yanında nedir? Gauguin, bu insanların kendi özlerinden uzaklaştıklarını görmek istemiyor, onların efsaneleri, yeni inançlarıyla beraber varlıklarında erittikleri mitolojileri resimlerinde yakalamak istediği dünyanın özünü, saflığını, dokunulmamışlığını ifade etmek için kullanıyor. İnsan bu efsanelerde kendi bozulmamış özünü, yaratılışındaki bütün güzellik ve çirkinlikleri, içsel yolculuğunu en derin bir şekilde anlatmıyor mu? İçin için yanıp bütün sanatçılarla birlikte Gauguin’i de rahat bırakmayan bu özün ifade arayışı değil mi mitoloji?

Görüntüler ve hikaye bizi çok tatmin etmese de, Gauguin’i anlama yolculuğunda bize yardımcı olan, yeni arayışlara yönelten bir film. Gauguin’i canlandıran Vincent Cassel gerçekten çok başarılı, diğer oyuncuların da hakkını vermek gerek. Gauguin’in en önemli özelliği olan deneysel tarzı, sanatın ve sanatçının ruhunu anlamaya çalışırken bize tuttuğu ışık filmde çok parlamıyor. Bir sanatçının yaşam öyküsünün küçük bir parçasını bile ifade etmek elbette önemli, kişisel hataları olup olmaması zaten apayrı bir konu, hatalar da karakter zaafları da sanatının yanında başka tartışma konuları. Her film, her kitap yeni kapılar açar sanatçının kalbine, sanatçıyı anlamak isteyen tutkunlara. Sanat dalgaları çeker içine, uğultusu gitmez hiç kulaklardan, yeni bir varlık oluncaya kadar, her sanatçı burada ezgisini mırıldanır insana.