Bin yıllardan süzülen aşklar, boyun eğiş ve isyanlar, acı, umut, umutsuzluk, neşe, hüzün, matem, sevinç… Yeryüzünün bütün duyguları sahnede onun varlığıyla yeniden anlam kazanıyor gibiydi, biliyordum. Kuşaktan kuşağa geçen tüm o kadınlarda, repliklerde hep O’nun varolduğunu da.

Prof.Dr.Ayşegül Yüksel’in seneler önce, Işık Yenersu için kullandığı,  “Narin, çetin diva ” tanımı Jülide Kural’ı da kapsıyordu aslında… Narin ve çetin diva!

İki bin beş yüz yılı omuzlarında taşımaktan gelen tevazusu, yetkinliğiyle, o narin ve çetin Diva.

Sonsuzluğa yazgılı güzelliğiyle sahnede gözalan, ışık saçan, masallardan, efsanelerden, Dionysos ayinlerinden, nice iç savaştan, kefareti defalarca ödenmiş trajedilerden, kıran zamanlarından, gölgesi duvara vurmuş gözyaşlarından, rebetika türkülerinden, bozlaklardan, ağıtlardan, horonlardan, valslerden, nihavent tadında hüzünlerden, sisli sabahlardan, her gün batımında kızıla çalan sulardan, lodoslardan, meltem ve poyrazlardan, yağmurlu iklimlerden, kurak topraklardan, kabuk bağlamayan yaralardan, isyanın demir pençesinden, en güzel yenilişlerden çıkıp gelmiş bir ilahe, okyanus köpüklerinden doğan Laksmi. Hep biraz Tosca, benim için. Ve gönlümdeki Alyoşa. İzleyicisinde tiyatro seyretmenin keyfini yaşatan, her defasında virtüöziteye dönüşen unutulamaz, seçkin yorumlarıyla gerçek bir Grande Dame. Tiyatro edebiyatının eşsizliğini sağlayan replikleri, hayat suyu verdiği karakterleri, hadiseleri, duyguları olağanüstü bir biçimde belleklerimize kaydeden…

Artık eminim, tiyatro onun için bir varoluş nedeniydi. Bir hesaplaşma biçimi, alınyazısıyla sahnede yüzleşme durumu belki de. Rol aldığı her piyeste kendine özgü bir oyunculuk geliştiriyor, bir üslup buluyor, bir teknik yaratıyordu adeta. Zaten Jülide Kural’ın tiyatroya olan tutkusu, sadece sevgi sözcükleriyle anlatılamaz ki.

“Sahnede kendi gerçeğimi kuruyorum. O gerçeği olabildiğince inandırıcı kılmaya çalışıyorum bütün hepsi bu aslında…”                                                                            

“Martı’nın ana temasına baktığımızda, canlandırdığım Arkadina, toprağın değerini yitirdiği, paranın önem kazandığı, beğenilerin hızla değiştiği bir dönemde vaktiyle ünlü bir aktris. Eskiyi temsil ediyor, anlayacağınız. Oğluyla, yeniyle bitmeyen bir çatışma içinde.”                                                                                                                                

İrina Nikolayevna Arkadina ve Lubov Adreyevna Ranevskaya. Jülide Kural’ın yorumuyla izlediğim, yaşadıkça beni terk etmeyeceğine inandığım iki karakter. Hani bazen insan insanla, insan bir rolle kaynaşır ya, işte öyle bir şey.

Jülide Kural; ustalıkla kullandığı beden dili, katmanlı oyunculuğu, küçük sesle, bağırmadan oynayan, (sesini en arka sırada oturan izleyici bile duyar) her yaşar kıldığı kimlikte kendini ve hayatı sorgulayan, elleri, kalbi, soluğu, gözyaşlarıyla kucakladığı karakterlere ruh üfleyen, her anlamda tiyatromuzun son dönem tarihini belirleyen isimlerden biridir. Çünkü o sadece sahnenin, kulisin kozasında yaşamadı, disiplinlerarası bilgiyi, düşünceyi, öğrenmeyi savundu hep. Sanatından asla ödün vermedi, ödün önerilerini elinin tersiyle  uzaklaştırmayı bildi. En erken bir yarında yeniden doğacak umutlara inandı çünkü. Direndi. Eğilmedi. Hayatın kıvrımlarında başı dik dolaştı.

Tiyatro tümüyle bir yaşam biçimidir. Bir oyuncu ülkesinde, dünyada ne olup bittiğiyle ilgilidir ve kendini yükümlü görür gidilen yollardan, yapılan tercihlerden…”

Jülide Kural’ı dinlerken, derin ve çok boyutlu bir insan gerçeğini, bir oyuncunun, (içindeki eleştirel konumlanmayla, akla, duyarlığa, yaratıcılığa karşı özeniyle, aptallığa ve sığlığa sabır göstermemesiyle, her zaman sorumlu, dürüst bir şekilde yaşamın karşısında duruşuyla)  tiyatro sanatının örsünde ve ateşinde nasıl piştiğini anlıyorum giderek. Sanatın sonsuz yaratma ırmağında kurduğu hayalleri de. Tıpkı Frida Kahlo gibi, aşkın, acının, devrimin kadını oluşunu da.

“Düşünmekle, üretmekle, sorgulamakla, daha özgür ve eşit bir dünya için mücadele etmekle, Brecht, Cehov, İbsen, Shakespeare, Nazım’ın dizelerini, sözlerini oynamakla suçlayanlar çıkarsa, ‘Evet suçluyuz,’ derim. Evet, bu suçları işlemeye de kararlıyız. Çünkü sanatın sonsuz yaratma, varolma ırmağında hayaller kurmayı öğrendik biz. Ve bu hayallerimiz güçlü, onurlu bir hayatın vazgeçilmezidir. Her zaman ve daima !”

Kendisini ifade etmek istiyordu genç kız. Söylenecek sözleri olduğunu, biliyordu çünkü. Tam da o günlerde İzmit Halk Eğitim Merkezi’nde sergilenecek bir tiyatro oyunuyla ilgili duyuru çarptı gözüne. Uzun saçlı bir kız aranıyordu. Saçları uzundu. Tiyatro mu? Sahi neden olmasın? Tek bir cümlesi vardı oyunda.

Alkışlar. Sahnede olmanın büyülü güzelliği, ilgi merkezi olmak, beğenilmek. Mutluydu. Heyecanlıydı.

“Zaten iki ayrı Jülide var. Biri utangaç, çekingen, yalnızlığı seven. Diğeri ilgi merkezi olmayı isteyen, yüksek egolu.”

Çalışkan ve çok başarılı bir öğrenci olduğu için ailesi başta pek de engel olmadı tiyatroyla ilgilenmesine. Nasılsa gelgeç bir hevesti, onlara göre. Zaten ya mühendis ya hukukçu olacaktı. Yolu belliydi. Oysa …

Üniversite sınav belgesine sadece Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü yazdı Jülide Kural. Tek tercihini de kazandı.

Üniversiteye adım attığının ikinci ayında Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Bu bahsettiğim, 1982-1983 sezonu. Kursiyerlik imtihanının ardından “Taziye”nin kadrosuna alındı hemen. Rutkay Aziz, daha en başından Jülide Kural’ın sahne ışığını, yeteneğini, üstün rol hakimiyetini fark etmiş olmalı ki, mutlaka tiyatrocu olması konusunda, ısrarlı davrandı.

“İşte tam da o günlerde, hayatımın dönüm noktalarından birinde, buluverdim kendimi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü ‘tek tercih’ olarak yazan ve kazanan ‘tek’ öğrenciydim. Felsefe Bölüm Başkanı Prof.Dr.Teo Grünberg, taa İzmit’den sadece felsefe eğitimi almak için gelen bu öğrenciyi merak etmiş olmalı ki, odasına çağırdı. Uzun uzun felsefeden konuştuk, sohbet ettik. Bana ‘özel öğrenci statüsü’nü teklif etti. Sınıfıma gitmeyecek, kendisinin belirlediği profesörlerden dersler alacaktım. Bende felsefeci olarak bir potansiyel gördüğünü ve dünyaca tanınmış bir felsefeci olacağıma, inandığını söyledi. Çok şaşırmıştım. Kabul edersiniz ki, bu öneri müthiş bir fırsattı. Neredeyse tüm meslek yaşantımı güvence altına alıyor ve ABD, Kanada ya da İsviçre’ye gidip tahsilime devam edebilmem konusunda yardımcı olacağının altını çiziyordu. Bu asla beklemediğim teklif karşısında, elbette çok şaşırmıştım. Elim ayağım birbirine karışmıştı. Bir cevap vermem gerekiyordu. Ve şunu söyledim: ‘Hocam, kalbimde büyük bir aşk var. Tutku da diyebiliriz buna. Sadece tiyatrocu olmak istiyorum. Ama tam olarak bunun kararını verecek yaşta da hissetmiyorum kendimi şu an.’ Düşünmem için bir ay zaman tanıdı Prof.Grünberg. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda da sahneye çıkmaya başlamıştım. Süre dolduğunda Hoca’ya gittim ve tiyatro ateşinin daha baskın geldiğini söyledim. Anlayışla karşıladı düşüncemi.”        

                                      

Jülide Kural bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne naklini yaptırdı. Zaten Ankara Sanat Tiyatrosu’da siyasi baskılar nedeniyle zor bir dönemden geçmekteydi o günlerde. Başta Altan Erkekli, özellikle İstanbul’a gitmesini, şansını, yeteneğini orada değerlendirmesini, söylediler.

“İstanbul’a gelir gelmez Dostlar Tiyatrosu’na başvurdum. ‘Asiye Nasıl Kurulur?’ da küçük bir rol. Birkaç hafta sonra ayrıldım tiyatrodan, daha büyük roller istiyordum.” 

“Bir sene sonra konservatuvar sınavlarına girdim, çünkü eğitimsiz bir tiyatro oyunculuğunu, kabullenemiyordum. O dönemde belediyeye bağlıydı konservatuvar. Kazandım sınavı. Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Ahmet Levendoğlu gibi hocalardan dersler aldım. Ve yeniden Dostlar Tiyatrosu. ‘Bay Puntila ve Uşağı Matti’ oyununda canlandırdığım hizmetçi kız rolüyle, olumlu eleştiriler gelmeye başladı. Kuşkusuz, büyük bir rol sayılmazdı ama oyunculuğum beğenilmiş, dahası İstanbul izleyicisi beni ilk kez bu oyunla tanımıştı.”    

Yıldız Kenter’in Jülide Kural’ın hayatında çok önemli bir yeri olmuş. Hatta, “Martı” da repliklerin arasına sıkıştırdığı, Yıldız Kenter’in çok sık kullandığı ‘ Canikom’ sözcüğüyle, her oyunda Yıldız Hoca’sına bir selam yollamakta.

“Yıldız Hoca’nın gözbebeği sayılan öğrencilerden biriydim. Ve aynı zamanda, en çok tartıştığı öğrencisi de olmuştum giderek. Yenilikleri, değişimi zorluyor, eskimiş, bilinen formları eleştiriyordum. Dahası sınıfta bir şey fark etmiştim. Hemen herkes Yıldız Kenter gibi tonluyor, onun gibi davranmaya çalışıyor, anlayacağınız sadece onu taklit ediyordu. Henüz birinci sınıftayken, kalktım, ‘sanat taklittir’ mottosu üzerinden bir tartışma başlattım derste. Kuşkusuz bir ekolün takipçisi olmak ile salt birini birebir taklit etme çabası farklı şeylerdi. Bu savı ortaya attığımda, Yıldız Hoca’nın bakışlarını hissettim yüzümde. Sanırım, bende bir tuhaflık olduğunu anlamış olmalıydı.”                   

“Son sınıftaydık. ‘Şayet, Peter Brook okumuyorsak, hiç mezun olmayalım buradan daha iyi,’ dedim dersin bir yerinde. Sınıfta bir sessizlik oldu. Eyvah ki eyvah, yani. Kimse bir şey söylemeye, ağzını dahi açmaya cesaret edemedi. Birkaç ders sonra Yıldız Hoca elinde, Brook’un kitaplarıyla derse girdi ve gerekirse o kitapları bizim için çevireceğini, yazarın çalışmalarını detaylı biçimde inceleyeceğimizi söyledi. İşte Yıldız Hoca’yı farklı ve erişilmez kılan bir özelliği daha: Yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, gerçek bir ustanın ‘Öğrencilerimden ne çok şey öğrendim,’ diyebilmesi, öğrencisine kulak verebilmesi, onun kalp atışlarını hissedebilmesi…”                               

Buruk Ezgi”, “ Kan Kardeşler”, “Sevdalı Bulut”.” İçimdeki Çığlık”, ”Frida” oyunları. Fransa, Almanya yılları. Hollanda, Avusturya turneleri. Ödüller… Alkışlar…

Her biri bir sonrakinin çekirdeği olan önemli, tartışılmaz ve büyük başarılar. Arada bir yerde sinema filmleri. (“Camdan Kalp”,  “Cennetten Kovulmak”, “Son Cellat”, “Çınar Ağacı”) Televizyon dizileri. Örneğin; “Süper Baba” adlı televizyon dizisinde canlandırdığı  İpek karakteriyle bir toplumun kolektif bilinçaltına yerleşmek. Çok sevilmek. Tamam, “ Doğumgünü Partisi”, Bakhalar”, “Vişne Bahçesi”, “Sonsuz Öykü”, “Martı”ya daha var. Kadir İnanır mı ? Meşhur ‘Kadirizm doktinleri versus feminizm’ mi? Hepsini konuştuk. Anlatacağım. Kronoloji, her zaman olduğu gibi çok umurumda değil yazarken.

“Ben rolümle yaşarım uzun süre. Prova benim için hiç bitmez, asıl provayı, prova seansından sonra yaparım çünkü. Hep denerim, yıkıp yeniden yaparım, kendimce en iyiye erişene kadar sürer bu uğraşım. Karşımdaki oyuncunun gözbebeklerine bakarak oynarım. Yönetmenler genelde benimle çalışmaktan mutlu olurlar, çünkü çalışkan ve disiplinliyimdir… En derinliklere inerek, araştırarak ve çok çalışarak. Mesela hiç Fransızca bilmememe rağmen, Mehmet Ulusoy’un önerisi üzerine, Fransa da “Sevdalı Bulut”u, Genco Erkal ile bir yıl boyunca sergilemiştik. Bir tiyatro eleştirmeni, en ufak bir aksan yapmadan oynadığımı yazmıştı. Paris’te bulunduğum dönemde Fransız Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni, kendileriyle çalışmamı istedi. Kabul etmedim. Belki Jülide olmak adına. Belki verdiğim bir söz nedeniyle. Artık ne önemi var?”                                                                      

Yakamoz sağanağı hızlanıyor gözbebeklerinde, saçlarında hep o kızıl ışıltılar…

İşte tam da o zamanların birinde, Kadir İnanır Frida Kahlo ve Jülide Kural da Diego Rivera ile tanışır. Hani, nasıl anlatsam, bazı duyguların, sevgilerin, aşkların, nedensiz rastlantıların, hiçbir noktalama işareti yoktur hayatta, bilirsiniz.

Kızıl ışıltılarla halelenmiş bir güzellik. Ve hep o yakamoz sağanakları…

“Senelerce ödenekli tiyatroları hiç düşünmemiştim. Rüştü Asyalı’nın Devlet Tiyatrosu, Gencay Gürün’ün İstanbul Şehir Tiyatrosu için yaptıkları davetleri kabul etmemiştim bir türlü. Çizgim farklıydı. Politik ve modern oyunlarda rol alıyordum. Ama yıllar içinde fark ettim ki, klasik eserlerde hiç oynama fırsatım olmamış. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın beraber çalışma önerisine hayır demek gelmedi içimden.‘Vişne Bahçesi’, sonrasında bildiğiniz gibi, ‘Bakhalar’, ‘ Doğumgünü Partisi.’                                                                                               

Jülide Kural’ın sıra dışı birikimi, çabası, yeteneğiyle Türk tiyatrosuna oyuncu olarak yaptığı katkılarda elbette alçak gönüllülüğe yer yoktur. Dediğim ya, yaşadıklarıyla, alınyazısıyla sahnede cesurca yüzleşebilen bir oyuncu o. Küçük kazançların, gelgeç olanın, popülaritenin sığlıkları peşinde olmamış hiç. Sözünü söylemiş ve dinletmiş. Usturanın keskin ağzında durabilmiş, yan yollara sapmamıştı hiç. Tiyatro, televizyon dizisi, sinema da canlandırdığı karakterlere kader biçti, onları her defasında farklı boyutlara eriştirmeyi, onlara ruh üflemeyi başardı.

Ve artık biliyorum tiyatro yaşamın içinde, yaşam tiyatronun içinde.

Sahne ışıkları söndü. Lubov Adreyevna Ranevskaya’nın düşlerinde buluyorum kendimi yeniden. Vişne bahçesinden balta sesleri geliyor… Ucun ucun tükendiğimi hissediyorum bir kez daha. Yüreğimde ince bir sızı !