”Fotoğraf çekmek, bir insanın aklını, gözünü, yüreğini aynı hizaya koyması demektir”

H.C.Bresson

Sevgili sanatseverler bugün sizleri kendisine Fransızların Ara Güler’i dersek çok da hata etmeyeceğimi düşündüğüm çok özel bir fotoğraf üstadıyla tanıştırmak istiyorum; Henri Cartier Bresson. Bresson 1908 yılında Fransa’nın Chanteloupe bölgesinde orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. İlk fotoğraflarını Box Brownie marka fotoğraf makinesi ile çeker. Daha sonra Paris’te bir stüdyo kurup fotoğraf yerine resimle ilgilendiği döneme kadar bir süre devam eder. İki sene boyunca resimle ilgilense de asıl tutkusu fotoğraftır. Resimlerinde Pablo Picasso ve Georges Braque ortak çalışması sonucu ortaya çıkan kübizm akımından etkilenmiştir ve bu etkiyi fotoğraflarında da görürüz. 1931 yılında Bresson Batı Afrika ormanlarında yaşadığı safari deneyimi ve ardından geçirdiği hastalıktan sonra Marsilya’ya döner ve fotoğrafla yeniden başlar. Bu dönemde Leica marka bir fotoğraf makinesi alır ve ölene kadar da tercihini değiştirmez. Objektif olaraksa 50 mm’den vazgeçemez.

Onun bu 50 mm tutkusunu herkes gibi ben de merak ettim. Bresson verdiği bir ropörtajda neden sadece 50 mm objektif kullandığı sorusuna şöyle yanıtı vermiş; “Belirli bir görüşe tekabül ediyor ve yeterli netlik derinliğine sahip ki uzun lenslerde sahip olmadığınız bir şey. 90 mm ile çalıştım, eğer manzara fotoğrafı çekiyorsanız ön planın çoğunu elimine ediyor; fakat insanlar size doğru koşuyorsa hiç netlik derinliği yok. 35 mm ihtiyaç duyulduğu anlarda muhteşem; fakat eğer kompozisyonda kesin doğruluk arzuluyorsanız kullanması hayli güç: oldukça fazla unsur var, bir şey daima yanlış yerde oluyor. Gözünüzle gördüğünüzden ziyade ihtiyacınız olan zamanlarda mükemmel bir lens; fakat çığırtkanlar tarafından sıklıkla kullanılıyor 35 mm. Çarpıklık (35 mm’nin geniş açı olmasından kaynaklı çarpıklık olduğu için, ön planda olan biri özel etki yaratıyor. Agresif bir şey var bunda, hoşlanmadığım; çünkü bağırdığınız zamanlar, genellikle, argümanlarınızın tükendiği anlar olur. Ekipmanınız küçükse insanların dikkatini çekmezsiniz, gösterişçi gibi ortaya çıkmazsınız. Büyük ekipmanları ile ortaya çıkan insan bir utanç gibi görünür ve bir kameranın içinde foto-elektrik hücreleri – bu bir tembellik, niçin yapıldığını anlayamıyorum. Gündüz bir pozometreye ihtiyacım yok, ışığın çok hızlı bir şekilde değiştiği alacakaranlıkta veya farklı bir ülkede olduğum zaman sadece, çölde ya da karda. İlk olarak bir tahmin yürütüyorum (ışık hakkında) ve sonra deniyorum, iyi bir deneme oluyor.”

1937 yılına geldiğimizde Henri Cartier-Bresson, Ratna Mohini ile evlenir. Aynı yıl İspanya’daki iç savaşı belgesel haline getirir. Bresson’u hayatı boyunca yalnızca fotoğraf sahnesinde görmeyiz, o aynı zamanda ressam ve yönetmen olarak da ürünler ortaya koyar. 1936-39 yılları arasında yönetmen Jean Renoir’in asistanlığını yapar ve Bir Kır Gezisi, Oyunun Kuralı gibi filmlerin çekiminde aktif çalışır.

İkinci dünya savaşının başlamasıyla Bresson, Fransız direniş hareketine katılır ve Almanlara esir düşer. İki kez kaçma girişiminde bulunup son denemesinde başarılı olur. Bu arada savaştan önce Leica makinesini toprağa gömen Bresson, kamptan kaçar kaçmaz makinesini gömdüğü yerden çıkarır ve fotoğraflarına bu makineyle devam eder. Savaşın sonuna kadar da saklanmak durumunda kalır ve savaştan sonra 1947 yılında Magnum Ajansı´nın kuruluşuyla fotoğrafa geri döner. Ajans için Avrupa, Hindistan, Rusya ve Çin’de foto-röportajlar yapar.

1952 yılında ise kapağını Matisse’in çizdiği meşhur “Decisive Moment / Karar Anı” adlı kitabını yayınlar ve kariyerindeki doruk noktasına ulaşır. (“The decisive moment” aynı zamanda Paris’teki Louvre Müzesi’nde açılan ilk fotoğraf sergisidir.) 70’lerden sonra fotoğrafı terk eden usta, resme döner. Ancak fotoğrafa adını altın harflerle yazdırmış ve mutlak an kavramını yaratmıştır. Çektikleri arasında sadece yirmi fotoğrafının iyi olduğunu söyleyecek kadar da tevazu sahibi bir fotoğrafçıdır. 1967 yılında 30 yıllık eşinden ayrılır. 1970 yılında  fotoğrafçı Martine Franck ile evlenir ve kızı Melanie doğar.

Albert Camus

Henri Cartier-Bresson 2004 yılında Marsilya’nın kuzeyinde L’Isle-Sur’da hayata gözlerini yumar. Ondan geriye muazzam bir sanat anlayışı ve Leica fotoğraf makinesi kalır. “Fotoğraf makinesi olayların nedenlerini açıklamak için uygun bir araç değildir. O olayları görüntülemek için yapılmıştır ve en şanslı anında bile soruları ve cevapları kendine özgü bir şekilde sorar ve verir.” der Bresson makinesi için. O makinenin karşısına sanat dünyasından kimler geçip poz vermemiştir ki üstelik. Pablo Picasso, Salvador Dali, Albert Camus, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir  bunlardan sadece birkaçı. Sanat hayatı boyunca siyah-beyaz fotoğraflar çekmeyi tercih eden Bresson, bu konuda şu ifadeleri kullanır; “Duyguyu yalnızca siyah beyazda buluyorum. (…) renkli bakış aslında eksik bir bakıştır, renkli fotoğraf yalnızca tüccarları ve dergileri mutlu eder.”

Ölümünden iki yıl sonra Pera Müzesi’nde Henri Cartier-Bresson sergisi açılmıştır. Sergi kataloğunda Samih Rıfat’ın onunla ilgili yazısı şöyle: 1980’lerin ortalarında bir gün, ünlü Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, Henri Cartier-Bresson’u telefonla aramış. Sicilyalı zengin bir kadının desteklediği Novecento Ödülü’nün o yıl ilk kez ona verildiğini, ödülün kuralları uyarınca kendinden sonra alacak kişiyi de belirlemesi gerektiğini ve bunun için Cartier-Bresson’u seçtiğini söylemiş. Ödüllerden oldum olası hoşlanmayan Cartier-Bresson: ‘Neden ben?’ diye sormuş Borges’e. Yazar da: ‘Ben körüm,’ diye yanıtlamış onu. “Ve bakışınız için size duyduğum minneti böyle dile getirmek istiyorum.”

Bresson, Cardinal de Retz’in “Şu dünyada karar anı olmayan hiçbir şey yoktur.” sözünden esinlenerek sanat hayatı boyunca hep o karar anı vurgusunun altını çizer. Yine Samih Rifat’ın Akla Kara Arası kitabında Bresson’dan bahsettiği bir yazısını okurken şu cümlesi beni çok etkilemişti; “Henri Cartier Bresson, her şeyden önce bir moment decisif (karar anı) fotoğrafçısıdır. Cardinal de Retz’den alıntıladığı bu tanıma göre Bresson için dünyada her olayın bir karar anı vardır ve fotoğrafçı bu anı yakalamaya çaba göstermelidir. Bir anlamın, bir derinliğin yakalandığı, şiirsel ve kırılgan bir dengenin kendiliğinden kurulup ardından hemen yok olduğu, çok kısa bir zaman dilimidir bu ve onu yakalamanız için hep tetikte olmanız, bu anın gelişini önceden sezebilmeniz ve zamanında davranabilmeniz gerekir. Bir tür avcılıktır bu; oku zamanında fırlatmak, kimi zaman vurmaktan önemlidir.”

 

S.Rifat, Henri Cartier Bresson’un fotoğraflarını Andre Breton’un en güzel romanlarına, Chaplin’in, Eisenstein’ın en güzel filmlerine benzetip her birinin birer aşk eylemi olduğunu ifade etmiştir ki hiç de haksız sayılmaz. Aklımızla yüreğimizin aynı hizada kararlar verebildiği, Bresson fotoğrafları gibi bir hafta dileğiyle…

Şuraya bir de muhteşem bir Bresson belgeseli bırakıyorum.