Türler arasındaki ayırıma çok da itibar etmiyorum. İnsana veya hayata dair herhangi bir hakikati anlatan bir metin okuduğumda usta işi bir metin okuduğumu düşünürüm. Bu metnin bir şiir, roman, oyun veya felsefe kitabı olarak Rilke, Nietzsche, Borges, Shakespeare, Kafka, Balzac, Marx, Le Guin veya Derrida tarafından yazılmış olması ise sadece teferruattır. Deha her formda kendini içerik olarak sunmayı bilir ve her türde kendi hakikatini dile getirir.

“Çocuk edebiyatı okumayı severim,” gibi bir cümleyi kurmak işte tam da bu sebeple bana anlamlı gelmiyor. Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında ve Aynanın İçinden’ini yahut tıpkı Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens”te yaptığı gibi çocuklarına masal anlatan Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni düşünüyorum da bunları sadece çocukların okuması ne büyük haksızlık olurdu! Elbette bu liste Küçük Prens, Gulliver’in Seyahatleri, Küçük Kara Balık ve Define Adası’yla uzar gider. O hâlde çocuk edebiyatı seviyor olabilir miyim? Kendi türünün sınırlarının ötesine uzanan ve bize kendimiz üzerine yeniden düşünme imkânı sağlayan farklı bir perspektif sunan her metni sevdiğim gibi sadece çocuklar için yazılmamış çocuk kitaplarını da seviyorum.

Bütün bunları neden anlattığıma gelince; derdim bir çocuk edebiyatı tartışmasına girmek değil, sadece çevirmeni veya editörü olmadığım hâlde, salt eş durumundan, bütün yayın aşamasına şahitlik ettiğim yeni bir kitabı takdim etmek: Saşa Çorniy’in Foks Mikki’nin Günlüğü’nü. İtiraf etmek gerekirse bendeniz bugüne dek Saşa Çorniy’den bîhaber yaşamışım. Kitabı Filiz Mungan resimlediği için yayın öncesinde, henüz daha bir word dosyası hâlindeyken, Foks Mikki ve yazarı Saşa Çorniy’le tanışma şerefine nail oldum.

Asıl adı Aleksandr Mihayloviç Glikberg olan şair, yazar, çevirmen ve gazeteci Saşa Çorniy (1880-1932), Dickens romanlarındaki gibi evden kaçıp dilencilik de yapmıştır, Çehov hikâyelerindeki gibi gümrük memurluğu da. Saşa, Aleksandr’ın kısaltması olduğu ve aynı isimli sarışın kardeşiyle karışmasın diye ailesi kendisine “çorniy” (kara) diye seslendiği için Saşa Çorniy, yani Kara Saşa’dır.  Sivri dili ve yer yer küstah yergisi nedeniyle ilk derlemesi Çeşitli Konular daha yayınlanmadan yasaklanmıştır. Ekim Devrimi’nden bir süre sonra 1920’de Sovyet Rusya’yı terk eden Çorniy bir göçmen olarak Litvanya, Berlin, Roma ve 1924’ten itibaren de Paris’te yaşamıştır.

Göçmenliğinin etkisiyle memleketine duyduğu özlemin sindiği bu dönemdeki yazıları, gece karanlık bir çıkmaz sokakta atılan kahkahayı anımsatır. Ama bu hüzünlü hâlini silkinip üzerinden attığı ve daha kaygısız bir neşenin sirayet ettiği çok sayıda çocuk kitabı yazmayı da başarır: Profesör Patraşkin’in Rüyası (1924), Kedi Sanatoryumu (1928), Al Kitap (1930) ve Deniz Aşan Sincap (1932).

Nabakov’un “Ardında yalnızca birkaç kitap ve sessiz, güzel bir gölge bıraktı,” dediği Çorniy, sadık köpeği Mickey’nin ağzından yazdığı Foks Mikki’nin Günlüğü (1924)ile dünyayı tamamen başka bir bakış açısıyla, bir köpeğin gözlerinden ve burnundan yansıtır. Akıllı foksterrier cinsi bir köpek olan Mikki, insanlara, kedilere, durmadan süt veren ineklere, birer hapishane olan hayvanat bahçelerine ilişkin acımasız ama gayet isabetli eleştirilerde bulunur. Mikki toplumsal hayatımızda bize anlamlı, gerekli, leziz ve faydalı gelen pek çok şeyin aslında başka bir zaviyeden bakıldığında ne kadar anlamsız, gereksiz, tatsız ve zararlı olabileceğine hınzırca dikkat çeker.

Mikki, topu ağzıyla tutmayı beceremediği için elleriyle yakalayan küçük Zinoçka’nın arkadaşı. Zinoçka, Mikki’yi konuşamıyor, okuyamıyor ve yazamıyor diye küçümsüyor ama Mikki’nin dünyanın yazı yazabilen ilk köpeği olduğunu bilmiyor. Uçları kırıldığında açmayı beceremediğinden çalışma odasındaki masadan ucu sivri yeni bir kurşun kalem alıp gelen Mikki bu yazı yazabilme yeteneği sayesinde hayat hakkındaki değerli fikirlerini bizlerle paylaşabiliyor.

Mikki’ye göre bu hayattaki en önemli şey yemek. Fakat Mikki’nin bu konuda yazdıklarını okuduktan sonra, sürekli evdeki köpeklerini oburlukla suçlayan insanların sabah, öğle, akşam, gece durmaksızın yemek yediklerini ve köpeklerle kıyaslandıklarında çok daha az seçici birer pisboğaz olduklarını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Mikki haklı! Yemekten sonra çimlerin üzerinde yatıp yuvarlanmak yerine oturan, mütemadiyen oturan ve hep konuşan biz insanlar obur olduğumuz kadar sıkıcıyız da.

Bütün yuvarlak şeyleri, yuvarlanan ve yakalanabilecek her şeyi, bilhassa da topları çok seven Mikki, “nasıl olur da aynı şeyi yüz kez yapmaktan sıkılmıyorsun,” suçlmasına maruz kaldığında isyan ediyor ve her gün sigara içen, iskambil oynayan, gazete okuyan, sürekli giyinen ve soyunan insanları hatırlatıyor. Mikki’yi okuduktan sonra düşünmeden edemiyorum. Ben de bütün gün bilgisayar başında otururken, uzandığım kanepede kitabımı saatlerce sessizce okurken veya evin içinde elimden hiç düşmeyen akıllı telefonumla dolanırken Toprak veya Çapul’a bu kadar sıkıcı ve ahmak görünüyor olabilir miyim!

Mikki haklı olarak yaramazlık yaptığında kendisine ağızlık takılırken bahçıvanın haftada iki kez sarhoş olup nara atmasını kimsenin umursamamasına anlam veremiyor. Aslında ben de veremiyorum. Bahçede havlayan Kocabaş’tan şikayet eden ama yüksek sesle telefonda konuşmaktan, eşiyle kavga ederken böğürmekten, sevdiği şarkıyı bangır bangır bağırtarak herkese dinletmekten rahatsız olmayan komşuma Mikki’nin günlüğünü mü hediye etsem acaba!

Çoğu yazar gibi Mikki için de sevinçler o kadar az ki onlar için günlüğünde özel bir sayfa ayıramıyor. Ama unutmamak için yazılması gereken o kadar çok üzüntü var ki! En başta geleni de kış yaklaşınca başka bir şehre taşınan Zinoçka’nın Mikki’yi unutması. Unutulmak hepimiz için kötü olabilir ama unutamadığı oyun arkadaşı tarafından unutulmak bir köpek için en kötüsü olsa gerek.

Şükürler olsun ki unutmayan ve unutturmayan edebiyat var. Hikâyelerin tılsımı sayesinde tecrübelerimiz, kaygılarımız, izlenimlerimiz, hislerimiz, hatıralarımız, özlemlerimiz, rüyalarımız fani bedenlerimiz gibi çürüyüp yok olmuyor. Foks Mikki gibi yazarlar, hayatın akıntısından kıyıya çıkıp bir köşeye çekilerek yaşadıklarını ve yaşadıklarımızı kağıt üzerinde kayda geçiriyorlar. Anlattıkları bizim kırık dökük hikâyemiz neticede. Foks Mikki de diğer bütün meslektaşları gibi kendi biricik perspektifinden biz okurların küçük hayatlarının sınırları ve imkânlarını herkes için görünür kılıyor.

Zamandan ve mekândan azade edebiyat ülkesinin sınırları içinde okur pasaportuyla çağlar, kıtalar ve dünyalar arası özgürce seyahat etmenin müptelaları Foks Mikki ile türler arası bir yolculuğa da çıkmaya hazır olsunlar. Usta yazar Foks Mikki bu yolculukta, insanların bir köpekten öğrenebileceği ne çok şey olduğuna bütün okurlarını ikna ediyor, hav!