Felsefenin yapıldığı ilk zamandan bugüne – sözgelimi Miletos’tan, Efes’ten; Thales’ten, Herakleitos’tan beri; “su”, felsefenin en önemli kaynaklarından birisidir. Nitekim klâsik tarihyazıma göre ilk filozof Thales, presokratik doğa felsefesinin en önemli sorusu olan “arkhe nedir?” sorusuna, safça bir doğa gözlemi sonucu “sudur” yanıtını vermiştir. Yine Herakleistosçu oluş felsefesinin en önemli temrinlerinden birisi olan “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü, su ve felsefe arasındaki ilişkiyi özetler niteliktedir. Modern ve modern-sonrası felsefede de yine, su, önemli bir felsefî kaynaktır: Sözgelimi –her ne kadar bir “masabaşı filozofu” olsa da− Immanuel Kant’ın yaşamını geçirdiği kent, Königsberg, ünlü bilmeceye de konu olan (1) Pregel Nehri ile çevrilmiştir; ki Kant’ın vazgeçilmez günlük rutinlerinden birisi, bu nehrin kenarında yaptığı yürüyüşlerdir. Modern-sonrası felsefede, Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche için de “su”, eşsiz bir felsefî imkân olarak görülebilir. Schopenhauer’un yaşamının son 27 senesi, Frankfurt’ta Main Nehri manzaralı evlerde geçmiştir. Main, Schopenhauer’un felsefî ufkudur. Gerek nehir kenarı yürüyüşleri ve gerekse nehir seyirleri, Schopenhauer için olmazsa olmaz rutinlerdir. Gelgelelim Friedrich Nietzsche, belki de su ile ilişkisini felsefesine en çok yansıtmış modern-sonrası filozoftur. Ren Nehri kenarı yürüyüşlerinde Nietzsche, sık sık duraksayarak notlar alır. Herakleitosçu oluş felsefesine yakınlığı, bu yürüyüşlerin bir mucizesidir. Ve onun felsefesinin en önemli kavramlarından birisi olan “Bengi Dönüş”, Silvaplana Gölü kenarında bulunan bir taşın üzerinde (Nietzsche-stone), suyu seyrederken Nietzsche’nin düşüncesine yerleşmiştir. Anlaşılabilir ki, Antik Çağ’dan beridir “su”, hem bir felsefî kaynak hem de bir felsefî imkândır.

Bu yazıda, modern ve modern-sonrası felsefenin önemli merkezleri olan, üç nehirden sözü açmak istiyorum: Ren Nehri, Main Nehri ve Sein Nehri. Öncelikle Ren Nehri, İsviçre Alplerinden doğarak Almanya ve Hollanda’ya dek uzanarak, nihayet Kuzey Denizi’ne dökülen Avrupa’nın en önemli su merkezlerindendir. Bu hat, aynı zamanda modern ve modern sonrası felsefe için de oldukça önemlidir: Ren Nehri, genç Nietzsche’nin uğrak yerlerindendir: Nehrin geçtiği Bonn’da filoloji ve teoloji alanlarında ilk çalışmalarına başlayan Friedrich Nietzsche, daha sonra nehrin geçtiği bir başka kent olan Basel’e profesör olarak atanmış ve burada aralıklarla (kısa seyahatleri dışında) on yıl geçirmiştir. Yine Arthur Schopenhauer’un kısa yerleşikliklerinden olan Mannheim kenti de, Ren Nehri’nin geçtiği önemli yerlerdendir. 19. yüzyıl felsefesinin neredeyse ortasından akan Ren Nehri, hâlen bir felsefî imkân olmaklığını sürdürmektedir. Ve Ren Nehri ile Tuna Nehri’ni birbirine bağlayan Main Nehri, Frankfurt ve Schopenhauer ile özdeşleşmiştir. Ren’e göre çok daha küçük bir nehir olan Main, yirmi yedi sene boyunca Arthur Schopenhauer’a ev sahipliği yaparak, modern-sonrası felsefeye hatrı sayılır bir katkıda bulunmuş gibidir. Main ile çevrili Frankfurt ayrıca, Johann Wolfgang von Goethe’nin doğduğu ve yirminci yüzyılda Theodor W. Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse gibi pek çok filozofun felsefelerini icra ettiği bir kenttir. Bugün hâlen en önemli felsefî merkezlerden birisi olan Frankfurt, bunu elbette ki Main Nehri’ne borçlu gibidir – zirâ Main, Frankfurt’un neredeyse kalbidir. Ve son olarak, yirminci yüzyılın en önemli felsefe merkezlerinden birisi olan –ve hattâ bana göre en önemlisidir− Paris, Sein Nehri üzerine kurulmuş bir kenttir. Sein Nehri, Burgonya’dan doğup Paris’ten geçerek, nihayet Le Havre’dan Manş Denizi’ne dökülür. Paris ve Sein Nehri; Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Albert Camus, Gilles Deleuze, Michel Foucault, Jacques Derrida, Roland Barthes gibi pek çok önemli yirminci yüzyıl filozofunun ev sahibidir – ve elbette Guillaume Apollinaire, Paul Valéry gibi pek çok önemli şâirin, Pablo Picasso, Amedeo Modigliani gibi pek çok önemli ressamın ve pek çok önemli sanatçının ve entelektüelin de… Denilebilir ki öyleyse, modern-sonrası felsefe, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıla, Ren, Main ve Sein nehirleri etrafında örgütlenmişe benzemektedir.

Üç farklı merkezde incelediğimiz (ve aslında hepsi de bir noktadan birbirine dokunan) su ve felsefe ilişkisi adına, pek çok dolaysız örnek daha verilebilir. Antik Yunan felsefesi ve Ege Denizi, Immanuel Kant ve Pregel Nehri, Baruch Spinoza ve Amstel Nehri, Soren Kierkegaard ve Kopenhag Kanalı, Friedrich Hegel ya da Gottlieb Fichte ve Spree Nehri… Burada dikkat kesilmemiz gereken asıl şey, su kaynağının felsefe için eşsiz bir kaynak ve eşsiz bir imkân olduğu gerçeğidir. Felsefe ve kent arasındaki ilişkiye daha önceki birçok yazımda değinmiştim (kentin felsefe için bir mekândan fazlası olduğuna) ve şimdi ise, bir kentin felsefe ile olan ilişkisinin “su” yoluyla kurulduğunu geç de olsa eklemiş olmalıyım. Ve bu, hem de felsefî bir öneri olsun, günümüz hesabına: Yaşayacağınız ve içinde devineceğiniz kenti, içinden nehir geçenler arasından seçin: Böyle bir seçim imkânınız hâlen varsa tabii…

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr, Nietzsche yardımcınız olsun.

Notlar:

(1) Königsberg Köprüsü problemi, şehri çevreleyen yedi köprüden birer kez geçmek şartıyla, tüm şehrin nasıl gezilebileceğine dair sorulan eğlenceli bir matematik problemidir.