“Anne, tam bir aptalım…” (1).

“Johanna Schopenhauer’un oğlu, Arthur…” Böylesi takdim ve takdir edilmemek için, Arthur Schopenhauer yaşamı boyunca çabaladı. Johann Wolfgang von Goethe ile bir sohbet sırasında; Goethe’nin Arthur için “o, bir gün çok ünlü olacak” sözlerine karşılık olarak Johanna Schopenhauer, bir aileden iki dâhi çıkmayacağını söylemişti – doğrusu öngörüsü yüksek bir ifadeydi bu. Bugün için Johanna Schopenhauer, “ünlü Alman yazar Johanna Schopenhauer” olmaktan çok, “Arthur Schopenhauer’un annesi Johanna Schopenhauer” olarak anılagelmekte. Çocukluğu, ilkgençliği ve yazarlığının ilk dönemlerinde ekseriyetle annesinin gölgesinde kalmış olan Arthur Schopenhauer, yaşamı boyunca arzulamış olduğu “annesinden azâde bir şöhret”e yaşamının sonlarında kavuştu. Arthur’un annesi ile çekişmesi, annesinin 1838 senesindeki ölümüne kadar sürdü ve Arthur Schopenhauer derin hayal kırıklıklarının ve hırpalanmış ruhunun sebebi olan Johanna Schopenhauer’un cenazesine katılmamayı tercih etti. Annesinin ölümünde on üç sene sonra yayınlanan Parerga ile Paralipomena (1851) isimli eser, felsefe dünyasında geniş yankı buldu; başta Almanya’da; İngiltere’de ve Amerika’da olmak üzere. Ne var ki Arthur Schopenhauer, geç kazandığı bu şöhretin ve görünürlüğün keyfini yalnızca dokuz sene sürebilecek; 1860 Eylül’ünde, her şeye rağmen büyük bir iç huzuru ve kesintisiz yürek ferahlığı ile, Frankfurt’taki evinin penceresinden dışarı bakarken yaşama veda edecekti.

Arthur Schopenhauer öldüğünde, onun esin kaynağı olduğu Friedrich Nietzsche henüz on altısında bir gençti ve Schulpforta’daki altı yıllık öğrenciliğinin ikinci senesindeydi – yani “yol ayrımı” için henüz birkaç senesi daha vardı. Friedrich Nietzsche’nin yaşamöyküsünden bahis açıldığında ilk akla gelen şey; onun, babası Karl Ludwig Nietzsche’yi beş yaşında iken yitirmesidir. Ve onun yaşamına tesiri ve politik bir spekülasyona konu olması açısından, ailesinden akla gelen ikinci kişi ise kızkardeşi Elisabeth’tir. Annesi Franziska’nın ismi ise Friedrich Nietzsche’nin yaşamöyküsünde kendisine pek yer bulamaz – lâkin bunun haksız bir okuma olduğu da açıktır. Baba Carl Ludwig Nietzsche’nin 1849 senesindeki ölümünün ardından, Friedrich’in geleceği hakkında aldığı kararlarla, onun ruhunda bıraktığı tesirlerle ve onun yaşamının “çaresizlik içindeki” son evresinde −1889’daki “büyük zihinsel çöküş”ün ardından− onu gözetimiyle; anne  Franziska, Nietzsche’nin yaşamında oldukça önemli bir yere sahiptir. Baba Karl Ludwig Nietzsche’nin ölümünden sonra Franziska, iki çocuğunu –yani Friedrich ve Elisabeth’i− yüksek bir dinsel sorumluluk bilinciyle ve Tanrı korkusu ile yetiştirmek görevini üstlenmiş gibidir (ve bunu, sanki Karl’ın vasiyetiymişçesine, bir ödev hissiyle yapmıştı). Friedrich bu muhafazakâr bilinçten yirmili yaşlarında kopmuş ve felsefî anlamda tehlikeli görüşlere yönelmiş olsa da, annesine bu konuda renk vermemeyi yeğler. Bu, Friedrich’in annesine bağımlılığının bilincinde olduğuna dair bir göstergedir: bir gün tüm yetilerini kaybettiğinde, yanında olacak olan yine odur. Nitekim 1889’da Nietzsche büyük bir zihinsel çöküş yaşadıktan sonra, bilinçli ya da bilinçsiz şu sözleri sarf eder: “Anne, tam bir aptalım!” Bundan sonra, Friedrich Nietzsche’nin son on senesinin yedi senesi (Franziska Nietzsche 1897’de yaşamını yitirecektir) annesinin gözetiminde ve son üç yılı ise bütünüyle kızkardeşinin nezaretinde geçer. Hayli yaşlanmış ve kendi hastalıklarından da muzdarip Franziska için (artık yetmişli yaşlara yaklaşmıştır), Friedrich’i gözetmek, kızkardeşinin gözetimine nispetle daha fazla fedâkarlık ve iyi niyet içerir;  ne de olsa Elisabeth, Friedrich’in eserlerini çarpıtarak politikleştirmek gibi kusurlu bir emele sahiptir. Oysaki Franziska hiçbir emelin altında ezilmeksizin, yaşamının son senelerini tümüyle Friedrich için harcar. 1849 ve 1864 seneleri arasında, Friedrich’e harcadığı emeğin bir benzeridir bu: İlki yetiştirmek, büyütmek için harcanan iyi niyetli bir emek ve sonuncusu ise onun huzur içinde ölebilmesini sağlayacak artık umutsuz bir çabadır.

Friedrich Nietzsche’nin meşhur zihinsel çöküş hadisenin yaşandığı sene −yani 1889− (2), Ludwig Wittgenstein’ın dünyaya geldiği senedir aynı zamanda. Ludwig de tıpkı Arthur Schopenhauer gibi tanınmış ve zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti: Lâkin Schopenhauer’un aksine o, bu durumun altında ezilmemişti. Annesi Leopoldine Wittgenstein donanımlı ve şöhretli bir piyanistti ve Ludwig’in iyi bir entelektüel olarak yetişmesinde büyük katkıları olmuştu. Arthur Schopenhauer’un annesinin aksine; Leopoldine, hoşgörülü ve incelikli bir tutuma sahipti. Ludwig’den başka, diğer kardeşler de iyi birer entelektüel olarak yetiştirilmişti – her ne kadar Ludwig’in üç kardeşi psikolojik sebeplerden dolayı kendi iradeleri ile yaşamlarına son vermiş olsalar da, Karl Wittgenstein ve Leopoldine Wittgenstein’ın iyi birer ebeveyn oldukları söylenebilirdi. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, −bir yandan Dünya Harbi gerçekleşiyorken− önce babasını ve daha sonra annesini kaybeden Ludwig Wittgenstein, onların ölümüyle büyük bir servetin de vârisi olmuştu: Ne var ki o, bu devasa serveti reddedecek (bir kısmını dönemin genç şairlerine; örneğin Georg Trakl’a, Adolf Loos’a, Rainer Maria Rilke’ye, hibe edecek) ve yaşamını öğretmen maaşıyla devam ettirecekti. 1951 Nisan’ı Ludwig Wittgenstein’ın gördüğü son Nisan’dı ve yakalanmış olduğu kanser hastalığı, onun yaşamını sonlandırdı.

Görüldüğü üzere, bir filozofun yaşamöyküsü ve düşünce alışkanlığı için “Baba” figürü ve çoğu örnekte (Nietzsche’de, Camus’de, Sartre’da ya da Leibniz’de) olduğu gibi “Baba’nın Ölümü” hadisesi ne kadar mühim ise; anne ile olan/kurulan ilişki de bir o kadar mühimdir. Anne, tıpkı Arthur Schopenhauer’un yaşamında olduğu gibi bir otorite figürü olarak karşımıza çıkabilir ya da Bertrand Russell’ın yaşadığı üzere, “Anne’nin Ölümü” de sarsıcı bir “ilk hakikat” olarak bellenebilir. Ya da bunların haricinde, anne ile kurulan ilişki, ne kadar muhafazakâr bir temele dayanırsa dayansın, filozofun yaşamında belirleyici bir rol üstlenebilir. O halde bir de buradan bakınız…

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun…

Dipnotlar:

(1) 1889 3 Ocak’ında zihinsel çöküş yaşayan Friedrich Nietzsche’nin ağzından, yarı baygın hâlde bu sözler çıkar. Bir hesaplaşma gibidir bu: ya da senelerdir süren bir hesaplaşmanın son tümcesi gibi.

(2) Dünya tarihi için ilginç bir senedir bu; Nietzsche’nin Ocak ayında gerçekleşen zihinsel çöküşünün ardından, aynı senenin 26 Nisan’ında Ludwig Wittgenstein ve 26 Eylül’ünde yirminci yüzyılın bir diğer büyük filozofu Martin Heidegger dünyaya gelir. Nietzsche’nin zihinsel durumu, yirminci asrın iki büyük filozofunun doğmasına neden oluyor gibidir: Tarih, tuhaf seyreder.

Kaynaklar:

LUDOVICI, Anthony, Nietzsche – Hayatı ve Eserleri, Parşömen Yayıncılık, 2011.

LEIS, Mario, Nietzsche’nin Kadınları, Gendaş Yayınevi, 2005.

CARTWRIGHT, David, Schopenhauer, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.

GRAYLING, A., Wittgenstein, Altın Kitaplar, 2008.