Türkiye’de sanat yapmak zor malumunuz!

Bu işe karar verdiğiniz andan itibaren zorluklarla karşılaşmaya başlarsınız. Lise yıllarında ressam, müzisyen, heykeltıraş, oyuncu olmaya karar vermişsiniz; yeteneğiniz de var, oldukça da isteklisiniz. Harçlığınızdan biriktirdiğiniz cebinizdeki son para ile tiyatro, sinema, konser bileti alabilecek kadar da yürekten sanata bağlısınız. Bu durumda bile çevrenizden birçok kişi “Bırak şu sanat sepet işlerini!”, “İyice entel dantel oldun sen!” cümleleriyle size gelmiş olsalar bile düşüncelerine önem verdiğiniz arkadaşlarınız, dostlarınız, öğretmenleriniz de bu konuda size destek olmakta. Kafaya koymuşsunuz! Konservatuvar okuyacaksınız. Ya da ne bileyim hiç değilse bir iletişim fakültesinin  sinema televizyon bölümüne kapağı atıp televizyon programları yapacaksınız, filmler çekecek, ünlü bir yönetmen olacaksınız.

Bu hayallerinizi anne babanızla paylaştığınız andan itibaren yapmak istediğiniz işin, sanatla ilgili gerçekleştirmek istediğiniz hayallerin bu ülkede hiç de kolay olmadığıyla yüz yüze geleceksiniz! Anne babanız size “Sanatçı olup da aç mı kalacaksın?” diye bir soru cümlesi yöneltip sizi doğrudan bu işten alıkoymaya çalışmayacak olsa bile gerçekleştirmek istediğiniz hayallere saygı duyduklarını belirtip “Tamam onu yine yap ama elinde bir mesleğin olsun.” türünden cümlelerle yapmak istediğiniz mesleğin toplumda bir ‘hobi algısı’ yarattığını size hissettirmeden de duramayacaklar. Hadi diyelim oldukça hoşgörülü bir ailedeseniz, sanatçı olmakla ilgili hayallerinizi gerçekleştirebilmek adına ailenizden tam destek aldınız ve artık bir konservatuvar ya da sinema televizyon bölümüne kaydınızı yaptırdınız. O derece istekli ve kararlısınız ki öğrenim hayatınız boyunca karşılaştığınız türlü engelleri bir bir aştınız ve artık mezunsunuz!  Hayallerinize ulaşmanıza sadece bir adım kaldı! Şimdi öğrenim hayatınız boyunca edindiğiniz bütün birikimlerinizden yararlanarak ilk uzun metraj filminizi çekmenin, hayalini kurduğunuz kişisel serginizi açmanın ya da hep sahneye koymak istediğiniz oyunu sahnelemenin zamanı geldi.

İyi ama nasıl?

Bir kere devlet tiyatrolarını unutmak zorundasınız! Özel tiyatrolardan biriyle sizin gibi bu işe gönül vermiş ve yılmadan, hiçbir maddi destek almadan ortaya gerçekten muhteşem işler çıkaran bir azınlıkla birlikte hareket etmek zorunda kalacak, öyle hayalini kurduğunuz gibi 500 kişilik hınca hınç dolu salonlar yerine küçük salonlarda gerçekten sizin gibi bu ise gönülden bağlı insanlara oyununuzu sergileyeceksiniz! Öyle turnenin falan da hayalini kurmayacaksınız!

Diyelim kişisel serginizi açtınız! O biraz daha riskli. Serginizi açabilmek adına sarf ettiğiniz çabadan bahsetmedim bile dikkat ederseniz. Olanca çabayı sarf ettiniz serginizi açtınız. Ellerinde palalarla serginize saldırı yapılamayacağını kimse garanti edemez. Çünkü siz her ne kadar “Ben burada bunu anlatmadım, böyle bir niyetim yoktu!” deseniz de toplum olarak buluttan nem kapmak adetimiz!

Film çekmek istediğinizde bütçeyi tek başınıza karşılayamayacağınız için sponsor arayışına gireceksiniz; filminizde yıldız isim olmadığı, gişede filminizin iş yapmayacağı gerekçesiyle sponsor bulamayacaksınız. Bulsanız, filminizi çekseniz bile benzer gerekçelerle dağıtımcı şirket bulamayacak, filminizin gösterimini yapamadan filminizi birkaç festivale gönderecek belki ödül bile alacaksınız!

İşte tam da bu noktada film festivallerinin yadsınamayacak bir misyonu var: Sinema salonlarında hiç gösterime girmemiş veya gişe getirisinin beklenen düzeyde olmadığı gerekçesiyle iki üç gün belki de en fazla bir hafta vizyonda kalmış filmlerin sinemaseverlerle buluşturmak; o filmleri alıcı kitlesine ulaştırmak. Bu işi misyon edinmiş pek çok kurum ve kuruluş tarafından ülkemizde gerek ulusal gerekse uluslararası festivaller düzenleniyor. Bunlardan biri de “Filmmor Kadın Filmleri Festivali”.

Bu yıl 15.si düzenlenen festivalin Bursa ayağı 8-9 Nisan’da Aykırı Sinema ve Mor Salkım Kadın Dayanışma dernekleri ile Nilüfer Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

İki gün süren festivalin öncesinde duyurulan program akışında ilk gün “Masumlar, Başkasının Evi, Tam Gözlerimi Açarken” ; ikinci gün ise “Çok Uzak Fazla Yakın, Ben Halkım, Tereddüt, Feminist Değilim Ama…” filmleri olmak üzere toplam yedi film gösterimi yapılacağı belirtildi. Fakat ilk gün ilk seansta gösterimi yapılacağı duyurulan “Masumlar” yerine “Zeytin Ağacı” filminin gösteriminin yapılacağı festivalden önce ilan edildi. Bu tür değişiklikler çeşitli teknik nedenler ve benzeri durumlardan dolayı festivallerde olası kabul edilebilecek değişikliklerdir elbet.

Festivalin ikinci günü ise “Ben Halkım” , film başlamadan hemen önce “Ana Yurdu” ile değiştirildi ve bu değişikliğin duyurusu ise film başladığı esnada salonda yapıldı. “Ben Halkım” filmini izlemek için salona geldiğini söyleyen seyircilere ise festival yürütücüleri tarafından “Biz bu festivali ne zorluklarla yapıyoruz,  onun yerine başka film koyduk onu izleyin.”, ” Biz bu festivali ücretsiz yaptık, hala şikayet ediyorsunuz.” cümleleri sarf edildi. Halbuki öğrenmek istediğimiz sadece film gösteriminin neden iptal edildiği ve duyurunun neden önceden yapılmadığıydı. Festival ekibinden olduğunu öğrendiğimiz  kişilerden biri salonun alt yazı için elverişli olmaması sebebiyle gösterimin iptal edildiğini söylerken bir başkası ise yönetmenin film başlamadan filmi geri çektiğini söyleyip bunu bizimle paylaşmak zorunda olmadıklarını belirtti. Üsluplarının lütufkar olmasının hoş olmadığını belirttiğimizde ve tek beklentimizin “Film değişikliği yapabiliriz, bu gayet normal, önceden duyurmak zorunda değiliz, o film yerine başka film koyduk, onu izleyin.” cümleleri yerine “Kusura bakmayın, elimizde olamayan bir aksaklıktan dolayı filmi değiştirmek zorunda kaldık, özür dileriz.”cümlesini duymak olduğunu söylediğimizde ise Filmmor yetkilisi kadın sesini yükseltip tansiyonu daha da arttırarak “Özür dilemek zorunda değilim; yaptığınız şımarıklık, küstahlık; özür dilemiyorum.” deyip gitmiş; bir başka Filmmor yetkilisi ise filmin gösteriminin yönetmenden mi yoksa alt yazıdan mı kaynaklı olarak iptal edildiği sorulduğunda “Sen beni nerenle dinliyorsun?” cümlesini sarf edecek kadar ileri gitti.

Yazının başında da belirttiğim gibi ülkemizde sanatla ilgili hiçbir faaliyet kolay yürütülmüyor ne yazık ki. Bu zorluklarla ilgili olarak devletin kültür sanat politikalarından tutun da toplumun eğitim seviyesine kadar pek çok haklı ya da haksız eleştiriler yapılabilir. Lakin ben işin bu boyutunda değilim.

Bir gerçek var ki o da şudur:

Yaptığınız herhangi bir etkinliğe katılan katılımcılar, bunlar toplamda  altı yedi kişi olsalar bile, evinize gelen misafirinizden farklı değildir. Bir organizasyon yaptığınızda bu bilinçle organizasyona ev sahipliği yapmanız gerekir.

Yine bir etkinlik gerçekleştiriyorsanız sürekli olarak takdir edilmeyi beklememeli, gelebilecek olan eleştirileri de olgunlukla karşılayabilecek tevazuya sahip olmanız gerekir.

Elbette organizasyonun hazırlık aşamasında türlü aksaklıklarla, sıkıntılarla karşılaşmış olabilirsiniz fakat bunu katılımcılara hissettirmemeniz beklenir. Eğer “Biz samimiyetimiz sebebiyle bunları katılımcılarımızla paylaştık.” diyecek olursanız o zaman aksaklıkların nedenini de arkasına sığındığınız samimiyet gereği katılımcılarınızla açık ve net bir biçimde paylaşmanız gerekir.

Ne tür bir etkinlik yaparsanız yapın yaptığınız etkinliğin ücretli ya da ücretsiz olması bir tercihtir ve gerçekleştirdiğiniz etkinliğin sahibi olarak sizin tercihinizdir. Etkinliğin ücretsiz yapılıyor olması daha geniş bir kesime hitap edebilmek adına takdir edilecek bir karar olsa bile katılımcılarınızın etkinlikle ilgili şikayetlerini görmezden, duymazdan gelmeniz için arkasına sığınabileceğiniz bir bahane olmamalı ve sizlere etkinliğe katılan kişilere “Para vermeden geliyorsunuz bir de şikayet ediyorsunuz.” cümlesini kurmanıza imkan vermez.

“Sen beni nerenle dinliyorsun?” cümlesi için ise gerçekten söyleyebilecek söz bulamıyorum.

Özellikle de daha geniş bir kitleye hitap etmeyi, gezici bir festival olarak hiç sinema görmemiş kadınları sinema ile tanıştırıp kadınların sesi olabilmeyi ve onları hayata katıp onlarla birlikte yürümeyi ilke edinmiş bir ekipseniz işiniz daha da zor ve daha da hassas bir hal alır. Çünkü bu şekildeki davranışlarımızla geniş kitlelere hitap etmeyi, onlarla birlikte hareket edebilmeyi bırakın sadece “Toplum mu sanata sahip çıkmıyor yoksa sanat mı topluma? paradoksunu güçlendiririz.

Türkiye’de sanat yapmak, bir ürün ortaya koymak zor. Evet. Fakat asıl zor ve önemli olan bu ürüne sahip çıkıp alıcısı ile en doğru şekilde buluşturabilmek.

Çektiğimiz sıkıntılara rağmen sabrımızı ve tevazumuzu kaybetmediğimizde başarı da takdir edilme de zaten kendiliğinden gelir.

Unutmamakta fayda var!