Filmekimi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl Vodafone Red sponsorluğunda 29 Eylül-8 Ekim arasında gerçekleştirilecek. Yedi farklı şehirde sinemaseverlerle bulaşacak 16. Filmekimi biletleri 23 Eylül Cumartesi günü satışa çıkıyor.

Sinemaseverlerin merakla beklediği Filmekimi’nin biletleri İstanbul’da, 23 Eylül Cumartesi 10.30’da Beyoğlu Atlas, Kadıköy Rexx sinemalarına açılacak gişelerden ve Biletix satış kanalları (biletix.com, Biletix Çağrı Merkezi, satış noktaları) üzerinden satışa sunulacak. Diğer şehirlerde bilet satışları ise 23 Eylül’den itibaren Biletix satış kanalları (biletix.com, Biletix Çağrı Merkezi, satış noktaları) üzerinden ve etkinlik tarihinden bir gün önce sinema gişelerinden yapılacak. Filmekimi biletleri tüm satış kanallarında hizmet bedeli eklenmeden satışa sunulacak.

Ekim ayının gözdesi Filmekimi, her yıl olduğu gibi, dünya festivallerinde gösterilmiş, ödüller almış, eleştirmenlerin ve izleyicilerin ilgisini çekmiş ve merakla beklenen yeni yapımları içeren programıyla Ekim ayının en çok konuşulan sinema etkinliği olacak. Filmekimi, Vodafone Red sponsorluğunda, 29 Eylül-8 Ekim tarihlerinde İstanbul’da 10 gün sürecek bir maratonla birlikte İstanbul dışında da Ekim ayı boyunca gösterimlerine devam edecek. İstanbul dışı gösterimlerine 2011’de başlayan Filmekimi, Türkiye’nin farklı şehirlerindeki sinemaseverlere yılın en iyi ve en güncel filmlerini sunmaya devam edecek. Filmekimi, bu yıl Edirne, Eskişehir, Ankara, Diyarbakır, İzmir ve ilk kez Bodrum’a uğrayacak.

“filmekimdebaşlar” sloganıyla Filmekimi her yerde

Filmekimi bu yıl 51 filmlik zengin programının yanı sıra, afişleriyle de dikkat çekiyor. TBWA tarafından hazırlanan kampanya ve afişlerde bu yıl “Film Ekimde başlar” temasıyla ekim ayı ve sinema ilişkisini eğlenceli bir dille anlatıyor.

Filmekimi bu yıl yedi farklı şehirde 10 salonda sinemaseverlerle buluşuyor

İstanbul dışı gösterimlerine 2011’de başlayan Filmekimi, bu yıl da Türkiye’nin farklı kentlerindeki sinemaseverlere yılın en iyi ve en güncel filmlerini sunmaya devam edecek. İstanbul’un ardından bu yıl 27-29 Ekim tarihlerinde ilk kez Bodrum’a da uğrayacak olan Filmekimi gösterimleri 6-8 Ekim’de Edirne, 13-15 Ekim’de Eskişehir, 13-17 Ekim’de Ankara, 20-22 Ekim’de Diyarbakır ve 20-24 Ekim’de İzmir olmak üzere 7 farklı şehirde gerçekleştirilecek.

Sinemaseverler Edirne’de Cinemarine Sinemaları Margi Outlet, Eskişehir’de Cinemaximum Espark, Ankara’da Büyülü Fener Kızılay, Diyarbakır’da Cinemaximum Ceylan Karavil, İzmir’de Cinemaximum Mavibahçe ve Bodrum’da Cinemaximum Midtown’da Filmekimi filmlerini izleme şansı yakalayacak.

Filmekimi konserleri Salon’da

Filmekimi bu yıl iki farklı partiyle sinema ve müzik aşkını bir arada yaşamak isteyenleri bir araya getiriyor. İlki 2 Ekim’de Salon İKSV’de gerçekleşecek konserde, Fransız breakcore dehası, prodüktör Gautier Serre’in ne müzikal ne mental sınır tanıyan projesi Igorrr metal ve türevlerine tutkuyla bağlı olanları aynı çatı altında toplayacak. Günümüz Fransız sinemasının en büyük dehalarından Bruno Dumont’un Jeanne d’Arc’ın çocukluk ve gençlik dönemini müzikal formunda anlattığı filmi Jeanette’in filmin müziklerini de yapan Igorrr, yüksek sesli bir gecenin yıldızı.

Filmekimi’nin 8 Ekim’de yine Salon İKSV’de yapılacak kapanış konserinin detayları ise çok yakında açıklanacak.

Biletler 23 Eylül’den itibaren satışta

Filmekimi İstanbul gösterimlerinin hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) sadece 8 TL. Tüm 21.30 seansları 20 TL ve hafta sonu seansları tam 20 TL, indirimli 14TL.

Filmekimi Edirne tüm seanslar tam 15TL, öğrenci 13 TL,

Filmekimi Eskişehir tüm seanslar tam 11 TL, öğrenci 9 TL,

Filmekimi Ankara tüm seanslar tam 17 TL, öğrenci 14 TL,

Filmekimi Diyarbakır tüm seanslar tam 11 TL, öğrenci 9 TL,

Filmekimi İzmir tüm seanslar tam 17 TL, öğrenci 14 TL,

Filmekimi Bodrum tüm seanslar tam 14 TL, öğrenci 12 TL,

Vodafone Red ve FreeZone’lular bu yıl Filmekimi’ne 1 bilet aldıklarında 2. biletleri hediye olacak.

Lale üyeleri bu yıl da biletlerini %25’e varan indirimlerle öncelikli olarak alabilecekler. Lale üyeleri için ön satış günleri; Siyah ve Beyaz Lale üyeleri için 19 Eylül, Kırmızı ve Sarı Lale üyeleri için 20, 21 ve 22 Eylül.

Ayrıntılı bilgi için: filmekimi.iksv.org

Filmekimi’ni sosyal medyada takip etmek için: facebook.com/filmekimi twitter.com/filmekimi_iksv instagram.com/filmekimi

#filmekimdebaşlar

#filmekimi17

FİLMEKİMİ PROGRAMINDA YER ALAN FİLMLER

· Kare / The Square / Ruben Östlund

Bir önceki filmi Force Majeure / Turist ile aile kurumunu eleştiren Ruben Östlund, Altın Palmiyeli yeni filmi The Square ile bu kez sanat dünyasını tiye alıyor. İsveç’in Oscar için aday adayı gösterdiği filmin yönetmeni Östlund’un “görselliği ve hikâyesiyle izleyiciyi kışkırtıp eğlendirecek zarif bir taşlama” olarak tanımladığı Kare, Cannes ana yarışma jüri başkanı Almodovar’a göre “siyaseten doğruluğun tahakkümünü” ele alıyor. Müzeler ve sergi alanlarının steril ortamını mekân alan Kare stilize görselliği, sivri yaklaşımı ve kavramsal sanatı ele alışıyla hem çok çarpıcı, hem de gerilimli. Ruben Östlund’un 2014’te yine Cannes’da Jüri Ödülü kazanan filmi Force Majeure de Türkiye prömiyerini Filmekimi’nde yapmıştı.

· Soygun / Good Time / Josh ve Benny Safdie

Robert Pattinson’ın müthiş performansıyla dikkat çeken Soygun, Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı. Hastaneden lunaparka, bakımevinden tefeciye, New York’un en tuhaf mekânlarında geçen, birbirinden acayip karakterlerle dolu Soygun, kara mizahtan da beslenen, son derece hareketli, nefes nefese bir suç fırtınası. Josh ve Benny Safdie kardeşlerin yönettiği, Benny Safdie’nin Robert Pattinson’la birlikte rol aldığı Soygun, hapisteki kardeşini kurtarmak için her yolu deneyen bir adamın çabalarını bitmek bilmeyen bir gece boyunca izliyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Good Time’da son zamanların en sempatik anti-kahramanını canlandıran Robert Pattinson’ın şaşkınlık verici dönüşümünü mutlaka izlemek gerek.

· Redoubtable / Le Redoutable / Jean-Luc Godard

Michel Hazanavicius’un yönettiği filmde Godard’ın gençliğini Louis Garrel canlandırıyor. Artist’in yönetmeni Michel Hazanavicius’ın bu yıl Cannes’da ana yarışmada yer alan son filmi Redoutable, Filmekimi programında. Efsane yönetmen Jean-Luc Godard’ın eşi ve yıldızı Anne Wiazemsky ile beraberliğini anlatan renkli ve romantik dramın başrollerinde Stacy Martin ve Louis Garrel’le birlikte Artist filminin yıldızı Bérénice Béjo da rol alıyor. Stacy Martin, Bir Liderin Çocukluğu filmi ile 2015 İstanbul Film Festivali’ne konuk gelmişti.

· İngiltere Benim / England Is Mine / Mark Gill

1970’lerde Manchester’daki ilk gençliğinden The Smiths’i kurduğu günlere Morrissey’in portresi, Mark Gill’in yönettiği England Is Mine’da anlatılıyor. Duygu yüklü şarkı sözleriyle, benzersiz ses tonuyla, The Smiths ile başlayıp solo kariyeriyle İngiliz ve hatta dünya müziğini hâlâ etkilemeyi sürdüren idol müzik adamı Morrissey’i filmde Christopher Nolan’ın son filmi Dunkirk’te de rol alan, yükselişteki genç oyuncu Jack Lowden canlandırıyor. Morrissey’in arkadaşı, feminist punk sanatçı Linder Sterling’i ise Downton Abbey dizisinde Lady Sybil rolündeki Jessica Brown Findlay canlandırıyor. Dünya prömiyerini temmuz ayında Edinburgh Film Festivali’nin kapanışında yapan England Is Mine, adını The Smiths şarkısı “Still Ill”den alıyor.

· Mutlu Son / Happy End / Michael Haneke

Michael Haneke’nin Cannes’da yarışan son filmi Mutlu Son, gitgide duyarsızlaşan toplumumuzu, burjuva bir aile ve sosyal medya üzerinden anlatıyor. Filmin başrollerini Haneke’nin fetiş oyuncularından Isabelle Huppert, Jean Louis Trintignant ve yönetmenliğiyle de tanıdığımız Mathieu Kassovitz paylaşıyor. The Guardian gazetesinin “saf psikopatlığın şeytani pembe dizisi” sözleriyle tanımladığı Mutlu Son, Haneke’nin işlevsiz aile, intikam, suçluluk ve bastırılmış duygular gibi alışageldiğimiz temalarını ele alıyor. Mutlu Son, Avusturya’nın Oscar adayı oldu.

· You Were Never Really Here / Lynne Ramsey

Lynne Ramsey’nin Kevin Hakkında Konuşmalıyız’dan 6 yıl sonra çektiği You Were Never Really Here, Jonathan Ames’in öyküsünden beyazperdeye uyarlandı. Müziklerini Radiohead gitaristi Jonny Greenwood’un yaptığı, özellikle usta yönetmenliği, klasik anlatımı reddeden yaratıcı kurgusu ve karanlık atmosferiyle dikkat çeken film, küçük bir kızı seks tacirlerinin elinden kurtarmaya çalışırken her türlü şiddete başvurmaktan çekinmeyen bir tetikçiyi izliyor. Film, Cannes’da Lynne Ramsey’ye En İyi Senaryo ödülünü getirirken, Taxi Driver’daki Travis kadar unutulmaz bir anti-kahraman portresi çizen Joaquin Phoenix de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü hakkıyla aldı.

· Kalp Atışı Dakikada 120 / 120 Battements Par Minute / 120 BPM / Robin Campillo

Robin Campillo’nun senaryosunu yazdığı, yönettiği ve kurgusunu üstlendiği Kalp Atışı Dakikada 120, Cannes’da dört ödül birden kazandı. Film, 1990’ların başında, AIDS’in hiç durmadan can aldığı umutsuz günlerde, toplumdaki umursamazlığa, tahammülsüzlüğe ve ayrımcılığa karşı eylemlerini yükselten Act Up Paris örgütünü ve eylemcilerini merkez altına alıyor. Cannes’da jüri başkanı Pedro Almodovar’ın gözyaşlarıyla en çok etkilendiği film olduğunu söylediği ve jüriden Büyük Ödül alan Kalp Atışı Dakikada 120, bunun yanı sıra Kuir Palmiye, FIPRESCI ve “dünyamızın gerçeklerini en iyi yansıtan” filme verilen François Chalais Ödüllerini de kazandı. Filmin oyuncu kadrosunda Nahuel Pérez Biscayart, Arnaud Valois ve Adèle Haenel yer alıyor. Yönetmen Robin Campillo’nun önceki filmi Eastern Boys / Doğulu Çocuklar, 2014 İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.

· Kutsal Geyiğin Ölümü / The Killing of A Sacred Deer / Yorgos Lanthimos

Köpekdişi ve The Lobster ile aklımızı alan Yorgos Lanthimos, suçluluk, vicdan ve öç alma kavramlarını tavizsiz bir sertlikle ele aldığı son filmi The Killing of A Sacred Deer ile seyirciyi yine garip bir oyuna davet ediyor. Başrollerini Colin Farrell ile Nicole Kidman’ın olağanüstü bir performans göstererek paylaştığı film, Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü aldı. Hem izleyenleri hem eleştirmenleri ikiye bölen bu cüretkâr film, Lanthimos’tan beklenenleri fazlasıyla karşılıyor.

· Sevgisiz / Loveless / Nelyubov / Andrey Zvyagintsev

Cannes’da Jüri Ödülü kazanan Loveless boşanma arifesinde çocuklarını gözden çıkaran çiftin hikâyesini anlatıyor. Günümüz Rus sinemasının büyük ustası Andrey Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş Rus toplumunun portresini çiziyor. Zvyagintsev’in önceki filmleri Dönüş, Sürgün, Elena ve Leviathan Filmekimi ve İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.

· Paramparça / Aus Dem Nichts / In the Fade / Fatih Akın

Cannes’da Diane Kruger’e En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran ve Almanya’nın bu yıl “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisinde Oscar aday adayı olarak gösterdiği In The Fade bir intikam ve vicdan hikâyesi. Filmin kahramanı, kocasını Hamburg’da terörist bir patlamada kaybeden, hakkını önce mahkemede, sonra da yollarda arayan Katja. 2011’de yabancı düşmanı neo Nazilerin işlediği cinayetlerden ve sonuçlanmayan soruşturma ve adli süreçlerden esinlenen Akın, filminin “evrensel yas tutma duygusu” hakkında olduğunu ve Katja karakterinin kendi alter-egosu olduğunu söylüyor. Paramparça, Almanya’nın Oscar adayı.

· Rodin / Jacques Doillon

Efsane heykeltıraşın yapıtları, hayatı, aşkları… Modern heykel sanatının en tanınmış, usta ismi Rodin, “Düşünen Adam”, “Öpücük” gibi yapıtlarını ortaya çıkartırken hayatında neler oluyordu? Jacques Doillon’un yönettiği filmde Rodin’i İnsanın Değeri ile tanıdığımız Vincent Lindon, muhteşem bir performansla canlandırıyor; Camille Claudel’i ise Fransız rock yıldızı Izïa Higelin oynuyor.

· The Beguiled / Sofia Coppola

Colin Farrell, Kirsten Dunst, Nicole Kidman ve Elle Fanning’in başrollerini paylaştığı bu film, Cannes’da Sofia Coppola’ya En İyi Yönetmen ödülünü kazandırdı. Amerika İç Savaşı sırasında bir yatılı kızlar okulunda geçen gerilim, 1971 tarihli Don Siegel’ın yönettiği, Clint Eastwood’un başrolünde yer aldığı filmin yeniden çevrimi. Colin Farrel ve Nicole Kidman, Filmekimi’nde gösterilecek The Killing of A Sacred Deer / Kutsal Geyiğin Ölümü filminin de başrollerini üstleniyorlar.

· Uysal Bir Ruh / A Gentle Creature / Krotkaya / Sergey Loznitsa

Dostoyevski’den esinlenerek büyük Rus filmleri geleneğini izleyen bir dram… Belgeselciliğiyle de nam yapan Ukraynalı usta yönetmen Sergey Loznitsa, müthiş bir sanat ve görüntü yönetimiyle, yozlaşmış, umudunu ve insanlığını yitirmiş bir doğu Avrupa ülkesinin kâbusunda dolanıyor. Adını Dostoyevski’nin “Uysal Kız” öyküsünden alan filmin başkahramanı, hapisteki kocasına yolladığı erzak paketi iade edilince teslimatı bizzat yapabilmek için yollara düşen ancak vardığı hapishanede de kocasının izini bulamayan bir kadın.

· Jüpiter’in Uydusu / Jupiter Holdja / Jupiter’s Moon/ Kornél Mundruczó

Köpeklerin isyanını nefes kesici Beyaz Tanrı’da sinemaya aktaran Macar yönetmen Kornél Mundruczó, göçmen hikâyelerine yeni bir çerçeve kazandırıyor ve doğaüstü güçlere sahip bir mülteci ile yoz bir doktorun hikâyesini anlatıyor. Sürprizli hikâyesiyle Macar ve nihayetinde Avrupa toplumunu eleştiren film, çarpıcı görselliğiyle de öne çıkan çağdaş bir mesel.

· Jeannette – The Childhood of Joan of Arc / Jeannette – L’enfance De Jeanne D’arc / Bruno Dumont

Günümüz Fransız sinemasının en büyük dehalarından Bruno Dumont, kendinden başka hiçbir yönetmenin eline yakışmayacak tuhaf mı tuhaf bir müzikalle geri dönüyor. Jeannette, Fransa tarihinin en önemli kahramanlarından Jeanne d’Arc’ın çocukluk ve gençlik dönemini müzikal formunda anlatıyor, üstelik rahibelerin “headbang” yaptığı, hiç alışık olmadığınız, muzip bir evrende geçiyor. Filmin müziklerini yapan, Fransız breakcore dehası Igorrr da Filmekimi işbirliğiyle 2 Ekim’de ilk defa İstanbul’da Salon’da sürpriz bir konser gerçekleştirecek.

· anne! / mother! / Darren Aronofsky

Dünya prömiyerini Eylül’de Altın Aslan için yarıştığı Venedik Film Festivali’nde yapan anne! daha ilk gösteriminde hem eleştirmenleri hem sinemaseverleri ikiye böldü, hem yuhalamalar hem alkışlarla karşılandı. Filmde Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı, kocasıyla sakin bir hayat sürdüren bir kadının huzuru, yanlarına yerleşen bir çiftin gelişiyle bozuluyor. Film ekibinin “cesur, benzersiz, eklektik”, eleştirmenlerin “müthiş, ürkütücü, muhteşem” diye tanımladığı, anne!, Darren Aronofksy’nin bugüne kadar yönettiği en şaşırtıcı, en sürprizli film. Black Swan / Siyah Kuğu ile psikolojik gerilim türünde ustalığını kanıtlayan Aronofksy, anne! ile gerilim türüne yeni bir klasik kazandıracak gibi görünüyor. Filmin müzikleri ise 2012 Salon İKSV’de konser veren Jóhann Jóhannsson’a emanet.

· Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok / Blind In Love / Onur Ünlü

Altın Lale’li yönetmen Onur Ünlü’nün yeni filmi, Salim adında, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifini izliyor. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.

· Aşkın Gücü / The Shape of Water / Guillermo del Toro

Farklı evrenlerden çılgın yaratıklarla dolu, yüreğimizi dağlayan masallarla beyazperdeyi dolduran usta öykücü Guillermo del Toro, Venedik Film Festivali’nde büyük ödül Altın Aslan’a layık görülen bir filmle geri dönüyor. Soğuk Savaş’ın en kızıştığı, 1963 yılında Amerika’da gizli bir devlet laboratuvarındayız. Burada temizlikçi olarak çalışan Elisa, laboratuvarda yürütülen çok gizli bir deneyin varlığını keşfeder ve suda hapsedilen insansı bir yaratığı acımasız deneyden kurtarmaya karar verir. Şiirselliğini ve duygu yoğunluğunu hiç kaybetmeyen Aşkın Gücü, Guillermo del Toro’nun sempatik canavarlar galerisine ve görsel tasarım şaheserlerine yenilerini ekliyor.

· Beni Adınla Çağır / Call Me by Your Name / Luca Guadagnino

Yıl 1983, yer Kuzey İtalya… Tatilini ailesiyle birlikte geçiren genç bir delikanlı, güneş, yaz ve yazlık havası… Bu tatlı yaz kasabasında her yarın, bir düne benzemektedir. Ta ki ailenin arasına her şeyi değiştirecek bir yabancı karışıncaya kadar. İtalyan yönetmen Luca Guadagnino, James Ivory ile birlikte Andre Aciman’ın çok sevilen romanını beyazperdeye uyarlarken bütün maharetlerini benzersiz bir sinema duygusuyla bir araya getiriyor. Beni Adınla Çağır / Call Me By Your Name, her saniyesi üstün bir sinema aşkıyla örülmüş, temas ettiği tüm hisleri izleyiciye geçirmeyi başaran muazzam bir film. Şüphesiz yılın en iyilerinden.

· Borg/McEnroe / Janus Metz

Spor dünyasının gelmiş geçmiş en büyük, en şiddetli rekabetlerinden biri beyazperdede: asabi, fevri, heyecanlı John McEnroe; duygudan arınmış zen sükunetiyle dikkat çeken İsveçli Bjorn Borg’a karşı. Toronto Film Festivali’nin açılış filmi Borg/McEnroe, “buz ile ateş” olarak adlandırılan tenis efsaneleri Borg ile McEnroe’nun 1980 Wimbledon’daki 20 dakika süren meşhur tie-break’li unutulmaz final maçına odaklanıyor. Ezeli rakiplerden McEnroe’yu Shia LaBeouf, Borg’u ise Sverrir Gudnason canlandırıyor. Borg/McEnroe, Armadillo adlı belgeseliyle 2010’da Cannes’da ödül kazanan Danimarkalı Januz Metz’in yönettiği ilk uzun metrajlı kurmaca film.

· Çavdar Tarlasındaki Asi / Rebel In The Rye / Danny Strong

Amerikan edebiyatının en yetkin, edebiyat dünyasının en gizemli isimlerinden J.D. Salinger yıllarca gözlerden uzak durdu; okurlarının, hayranlarının ve öğrencilerinin ulaşamayacağı bir şekilde kendini dış dünyadan soyutladı. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan Çavdar Tarlasındaki Asi / Rebel In The Rye, hem Salinger’ın kariyerinin hem de dünya edebiyatının başyapıtlarından Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanını yazışı ekseninde yazarın gençlik yıllarını ve pek de fazla bilinmeyen, ancak kendisine ağır bir travma kazandıran 2. Dünya Savaşı sırasında cephede geçirdiği günleri anlatıyor. Buffy’den Gilmore Girls’e birçok dizi ve filmde rol alan Danny Strong’un yönettiği bu ilk filmde yazarı Mad Max:Fury Road’dan A Single Man / Tek Başına Bir Adam’a rol aldığı filmlerde parlayan Nicholas Hoult canlandırıyor.

· Deniz Kıyısındaki Ev / The House By The Sea / La Villa / Robert Guédiguian

Marsilya yakınlarında, denize nazır bir villa. Villanın sahibi yaşlı adam, ölüm döşeğindedir. Üç yetişkin çocuğu, son günlerinde adama eşlik etmek için villadadır: Angela, Joseph ve Armand, hayatta aldıkları farklı kararlar ve seçtikleri yolları babalarıyla birlikte değerlendirirlerken kıyıya yanaşan bir tekneden bir grup insan çıkar ve huzurlarını bozar. Yönetmen, senarist, yapımcı Robert Guédiguian’ın son filminde yine değişmez oyuncuları eşi Ariane Ascaride, Jean-Pierre Darroussin, Gérard Meylan, Robinson Stévenin de rol alıyor.

· Derin Sular / Submergence / Wim Wenders

Büyük Alman sinemacı Wim Wenders’in merakla beklenen son filmi Derin Sular / Submergence, Somali’de kum çöllerinden Normandiya kumsallarına, derin denizin nefes kesen görüntüleri ile müthiş kadrosundan aldığı güçle çarpıcı bir seyirlik sunuyor. San Sebastian Film Festivali’nin açılış filmi olan Derin Sular / Submergence, Normandiya’da birbirine âşık olup tehlikeli görevler peşinde ülkeden ülkeye seyahat etmek zorunda kalan, ancak kader ve şartlar yüzünden bir türlü kavuşamayan bir hidrolik mühendisiyle bir biyo-matematikçinin romantik hikâyesini anlatıyor. Film, savaş muhabiri J.M. Ledgard’ın romanından beyazperdeye uyarlandı.

· Djam / Tony Gatlif

Çingene dünyasını müzik yoluyla en iyi yansıtan yönetmen Tony Gatlif bu kez rembetikonun içli tınıları öncülüğünde İstanbul’dan Yunanistan’a uzanan müzikal bir yolculuğu anlatıyor. Filme adını veren Djam, yedek parça satın almak için Yunanistan’dan İstanbul’a gelen genç bir kadındır. Djam, insani yardım gönüllüsü olarak çalışan, parasız ve kimsesiz 18 yaşındaki Avril’i kanatlarının altına alır ve birlikte İstanbul’dan Midilli adasına doğru umut ve müzikle dolu bir yolculuğa çıkarlar. Djam’in müzikleri için Cümbüş Cemaat’ten Cem Köklükaya, Baba Zula’dan Melike Şahin, Dalganabak’tan Ozan Tura, Ozan Çoban, Onur Yusufoğlu, Burhan Hasdemir ile Yunan müzisyenler işbirliği yaptı.

· Ertesi Gün / The Day After / Geu-Hu / Hong Sang-soo

Ertesi Gün / The Day After, neredeyse her filminde kadın-erkek ilişkisini farklı bir düzlemde inceleyen Hong Sang-soo’nun “erkeklik mefhumuyla” yeni yüzleşme filmi. Karısını genç bir kadınla aldatan ve içten içe bunun acısını yaşayan bir adamın başka bir genç kadınla tanışma hikâyesini anlatan Ertesi Gün, bir yandan vicdan üzerine akıl yürütürken diğer yandan kadınların toplumsal rolüne dair derinlikli bir karakter incelemesi sunuyor. İçki masaları, duygu patlamaları, erkekliğin nabza göre şerbet hali, aşkın yüceliği ve bütün bunlara eşlik eden uzun diyaloglu sabit plan sekanslar… Ertesi Gün / The Day After’de, iyi bir Hong Sang-soo filminden beklenen her şey var.

· Ezeli Rekabet / Battle of the Sexes / Jonathan Dayton & Valerie Faris

Tenis dünyasının en çok konuşulan tenis rekabetlerinden biri, 1973’te televizyonda en çok seyredilen spor olayı, hafızalara (ve kayıtlara) “cinsiyetler savaşı” olarak geçen efsanevi maç, Ezeli Rekabet’in tam merkezinde yer alıyor, üstelik Oscar’lı Emma Stone ve usta komedyen Steve Carrell, Little Miss Sunshine ve Ruby Sparks’ın yönetmenlerinin çektiği filmin başrollerini paylaşıyorlar. Eski şampiyon Bobby Riggs, tüm kibri ve cinsiyetçiliğiyle dünya kadınlar seribaşı Billie Jean King’e meydan okumuş, söz konusu maç yalnızca tenis kortunda değil dönemin ruhuna uygun şekilde cinsiyetçilik ve feminist mücadelenin de gündeme gelmesiyle tüm dünyada yankı bulmuştu. Ezeli Rekabet, Riggs ve King’in karşı karşıya gelişlerinin hikâyesini mizahi bir yolla ele alan harika bir komedi-dram.

· Fortunata / Sergio Castellitto

Adının anlamı “şanslı” belki ama yıkıcı evliliğinin enkazından sağ kurtulmaya çabalayan bir kadın Fortunata. Bir kuaför açmak için olanca gücüyle çalışıyor, bu esnada da sadece küçük kızı elinden tutuyor. Tek bir amacı var; yoluna taş koymaya bir hayli hevesli erkeklerle dolu bu büyük şehirde kendini özgür kılıp, hayata karşı dimdik durmak… Bugün değilse bile yarın, kendi varlığı dışında hiç kimseyi umursamadan mutlu olmak… Sergio Castellitto’nun Fortunata’sı Roma’nın arka sokaklarında güçlü bir kadının fırtınasından doğan, delişmenliğiyle Fellini tonlarına çalan bazen eğlenceli bazen de can yakıcı bir film.

· Foxtrot / Samuel Maoz

İsrailli yönetmen Samuel Maoz’un 2009 yapımı savaş karşıtı Lebanon / Lübnan’dan bu yana çektiği ilk film olan Foxtrot, dünya prömiyerini henüz tamamlanan Venedik ve ardından Toronto film festivallerinde yaptı. Film, askerdeki oğlunun ölüm haberini alan bir babanın yas sürecinde akrabalar ve ordu yetkililerinden bunalarak bir öfke nöbetine tutulması ile başlıyor ve sürprizlerle ilerliyor. Yazgı kavramını farklı yönlerden sorgulayan filmin başrolündeki Lior Ashkenazi, 2016’da İstanbul Film Festivali Altın Lale jürisinde yer almıştı. Foxtrot, Venedik Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı.

· Gemini / Aaron Katz

Başından sonuna kadar gerilimle gizemi bir arada ve yüksekte tutan Gemini, Los Angeles’ta sinema endüstrisinin tam ortasında geçen bir cinayet filmi, muzip bakışını hiç kaybetmeyen bir kara film. Dünya prömiyerini SXSW film festivalinde yapan Gemini, asistanlığını yaptığı genç Hollywood yıldızı öldürülünce baş şüpheli sayılan Jill’i izliyor. Jill, bir yandan kendini temize çıkarmak için katili bulmaya çalışırken bir yandan da sinema dünyasını saran kirli ilişkilere denk geliyor. Her anında önemli bir ayrıntı ve komplo gizli Gemini, hem eğlenceli hem heyecanlı bir seyirlik.

· Günübirlik Sevgili / Lover For A Day / Philippe Garrel

Fransız sinemasının en saygın isimlerinden Philippe Garrel, Günübirlik Sevgili / Lover For A Day yine aşkın ve âşıkların gizemli girdabına dalarak karmaşık ilişkileri ele alıyor; siyah-beyaz romantik filmin odak noktasında Garrel’in kızı Esther’in canlandırdığı, sevgilisinden ayrılan genç öğrenci Jeanne yer alıyor. Aşk acısı çeken Jeanne, üniversitede felsefe hocası olan babasının yanına taşınır. Evde ilk karşılaştığı, babasının yeni kız arkadaşı Ariane’dır. Ariane, Jeanne’la yaşıt, üstelik babasının öğrencisidir. Aynı evde farklı aile dinamikleriyle aşk ilişkisi çakışınca ortaya yönetmen Garrel’in alametifarikası, bir yanıyla komik bir yanıyla trajik insani durumlar ortaya çıkar.

· Hakaret / The Insult / L’insulte / Ziad Doueiri

Sıradan bir hakaret milli bir krize nasıl dönüşür? İlk gösterimini Venedik Film Festivali’nde yapan ve burada başrolündeki Kamel El Basha’ya En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandıran Hakaret, Lübnan’da siyasetten yargı sistemine uzanan ve derin bir toplumsal eleştiri getiren bir dram. Hakaret / The Insult / L’insulte’de Lübnanlı Hıristiyan Tony ile Filistinli inşaat ustası Yaser (El Basha) bir tamirat yüzünden kavgaya tutuşuyor. Tony, Yaser’e hakaret edince Yaser bir yumrukla karşılık veriyor; mesele mahkemeye düşünce bütün ülke ayağa kalkıyor. Hakaret, Lübnan’ın Oscar adayı olarak seçildi.

· Housewife / Can Evrenol

Cehennemin basamaklarını 2015’te ilk uzun metrajlı filmi Baskın ile inen Can Evrenol, yeni filmi Housewife’ın Türkiye prömiyerini yine Filmekimi’nde yapıyor ve korku merdivenini derinlere indirmeyi sürdürüyor. Evrenol’un sözleriyle “cinsellik, aile, toplumsal sıkışmışlık ve kâbus temalarını bu kez kadın bakış açısıyla” ele alan Housewife’ın başkarakteri, kız kardeşi ve babası, annesi tarafından öldürülen Holly. Olaydan 20 yıl sonra, kâbuslarıyla gerçekler arasındaki bağını gitgide yitirmeye başlayan Holly, bir yandan annesini bu feci eyleme iten nedenleri araştırırken bir yandan da kendi hayatının anlamını çözmeye çalışacaktır.

· İçimdeki Güneş / Let The Sunshine In / Claire Denis

Juliette Binoche’a uzun zamandır oynadığı en güzel rolü veren Claire Denis’nin son filmi, boşanmış, tek çocuklu bir kadının “gerçek” aşk arayışını ironik bir dille anlatıyor. İçimdeki Güneş / Let The Sunshine In’de Binoche’un canlandırdığı Isabelle, 50’li yaşlarını süren, duygularının hayatını yönlendirmesine izin veren, mutsuz ve kararsız bir sanatçıdır. Tanıştığı birkaç erkekle ilişki kurmayı dener, ancak bu adamların uyumsuzlukları, iletişim kazaları, tuhaf ve hatta komik durumlar onu yıldırır. Günümüz dünyası ve ilişkilerinin zorluğuna mizahi bir yolla eğilen film, Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünden büyük ödülle döndü.

· Kardaki İzler / Wind River / Taylor Sheridan

İnsan ya da hayvan, her şeyin av, herkesin tedirgin olduğu sert, tavizsiz bir dünyada geçen çağdaş bir western başyapıtı Kardaki İzler / Wind River. Sicario ve Hell or High Water / İki Eli Kanda filmlerinin senaryo yazarı Taylor Sheridan’ın yönettiği film, Wyoming’de karlarla kaplı Rüzgârlı Irmak Kızılderili Koruma Bölgesi’nde geçiyor. Jeremy Renner’ın orman korucusu rolünde dikkat çektiği film, ücra bir alanda, karlar altında bir ceset bulunması ve cinayetin araştırılmasını anlatıyor. Nick Cave ve Warren Ellis’in huzursuzluk yayan müzikleriyle Kardaki İzler / Wind River, doğanın kanunlarının bazen insan kanunlarından üstün olduğunu bize hatırlatıyor.

· Lucky / John Carroll Lynch

Paris, Texas’tan Inland Empire’a 200’e yakın filmde rol alan ve bu yıl 90. yaşgününü kutlayan benzersiz karakter oyuncusu Harry Dean Stanton’ın başrolü üstlendiği bu bağımsız Amerikan filminin kahramanı çölde bir kasabada yaşayan Lucky. Sabahları güne yoga ve kahvaltıyla başlayan, ilerleyen yaşına rağmen ne sağlık ne de genel olarak hayata dair herhangi bir sorunla karşılaşmayan Lucky, bir ateisttir. Derken bir gün, bu “talihli günlerinin” de sona erebileceği aklına takılır ve Lucky’nin “aydınlanma” yolculuğu başlar. Dünya prömiyerini South by Southwest Film Festivali’nde yapan Lucky, David Lynch’in de dahil olduğu güçlü oyuncu kadrosu ile dikkat çekiyor. Harry Dean Stanton ne yazık ki birkaç gün önce hayatını kaybetti.

· Mekânlar Ve Yüzler / Faces Places / Agnès Varda, JR

Cannes Film Festivali’nde özel bir gösterimde dünya prömiyerini yapan Mekânlar ve Yüzler / Faces Places, Fransız sinemasının en önemli isimlerinden, Yeni Dalga’nın “büyükannesi” Agnès Varda ile Fransız sokak sanatçısı ve fotoğrafçı JR’ın ortak proje-filmi. 60 yılı aşkın bir süredir sinemadan fotoğrafa, video yerleştirmeden heykele yapıtlar üreten 88 yaşındaki efsane Varda, İstanbul’da da “Şehrin Kırışıklıkları” projesiyle duvarlara yapıtlar bırakan genç JR ile birlikte Fransa’nın köylerini gezdi. İkili bir yandan halkla sohbet etti, fotoğraflar çekti, çektikleri fotoğrafları sergiledi, bir yandan da dost olup birbirlerini daha iyi tanımaya çalıştı. Mekânlar ve Yüzler / Faces Places, iki çok özel sanatçının sanat, yaş almak, paylaşmak ve gezmek hakkında yarattıkları son derece özel bir günce-gezi filmi. Mekânlar ve Yüzler, Toronto Film Festivali’nde belgesel dalında Halkın Seçimi ödülünü kazandı.

· Zirve / The Summit / Santiago Mitre

And Dağları zirvesinde psikolojik gerilimle siyasi gerilimi harmanlayan Zirve / The Summit, başrolündeki Arjantin’in en önemli oyuncularından Ricardo Darin’in güçlü performansıyla izleyiciyi etkisi altına alıyor. Filme adını veren Latin Amerika devletleri zirvesinde gündem petrol ve küresel güç iken Arjantin devlet başkanı Hernán Blanco’nun aklı bambaşka şeylerle meşguldür. Damadı, Hernán’a şantaj yapmaktadır. Hernán, zirveye kızı Marina’yı da çağırmıştır. Hernán ile Marina geçmişlerini deşip sırları ortaya çıkardıkça aralarındaki huzursuzluk artacaktır. Zirve / The Summit, ilk gösterimini Cannes’da Belirli Bir Bakış Bölümü’nde yaptı.

· Zama / Lucrecia Martel

Arjantinli yönetmen Lucrecia Martel imzalı, yapımcılığını Pedro Almodovar’ın üstlendiği ve uzun süredir beklenen son filmi Zama, dünya prömiyerini henüz tamamlanan Venedik Film Festivali’nde yaptı. Arjantin’in en önemli edebi yapıtlarından kabul edilen, Antonio di Benedetto’nun 1956 tarihli aynı adlı varoluşçu romanından beyazperdeye uyarlanan film, İspanya’nın sömürgesi olduğu 18. yüzyılda Paraguay’da geçiyor. Köpek Günleri ve Başsız Kadın ile tanıdığımız Lucrecia Martel, Diego de Zama’nın günümüz çağdaş toplumunda yaşanan sorunlara yakın bulduğu bunalımını olağanüstü güzellikteki Güney Amerika manzaraları fonunda sorgulayarak bize sunuyor.

· Yalnız Kalpler / The Desert Bride / Cecilia Atán, Valeria Pivato

Gloria filmiyle kalbimize kazınan Paulina García, Yalnız Kalpler The Desert Bride’da yine kaderini kendi ellerine alan güçlü bir kadın portresi çiziyor. Yalnız Kalpler, Buenos Aires’te, kendini ve hayatını adadığı ailenin yanındaki işini kaybedince hayatı alt üst olan ve iş uğruna çölü boydan boya geçmek zorunda kalan 54 yaşındaki Cecilia’nın hikâyesini anlatıyor. Saygın sinemacılar Pablo Trapero, Juan Campanella, Christopher Hampton’ın izini süren yönetmenler Cecilia Atán ve Valeria Pivato, ilk kurmaca filmleriyle Arjantin sinemasına yeni bir soluk getiriyorlar. Kadınlar için günümüz dünyasında ve belirli bir yaştan sonra kendini yeniden keşfetmenin zorluğunu ele alan Yalnız Kalpler, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı.

· Victoria&Abdul / Stephen Frears

İngiltere Kraliçesi Victoria rolünde, şimdiden efsaneleşen Judi Dench’i izleyeceğimiz Victoria ve Abdul, alışılmadık bir dostluk hikâyesi anlatıyor. İlk gösterimini henüz Venedik Film Festivali’nde yapan filmde, Hindistan hâlâ Birleşik Krallık sömürgesiyken, daha 24 yaşındaki bir memur olan Abdül Kerim, Kraliçe Victoria’ya hizmet etmek üzere bu ülkeden Londra’ya gelir. Zaman geçtikçe Abdül Kerim kraliçenin güvenini kazanmakla kalmaz, saray ahalisinin itirazlarına ve engellemelerine rağmen onun en yakın sırdaşı da olur. Geçen yıl Florence ile Filmekimi’ne konuk olan yönetmen Stephen Frears, hikâyesini gerçek olaylardan alan Victoria ve Abdul’un senaryosunu Billy Elliot’ın da senaryo yazarı Lee Hall’a teslim ediyor.

· Velayet / Custody / Xavier Legrand

Venedik ve Toronto film festivallerinde yarışan, Xavier Legrand’ın ilk uzun metrajlı filmi Velayet, annesiyle babası henüz boşanmış olan bir çocuğu gözlemliyor. Ortak vesayet altındaki Julien, annesinin şiddete meyilli olarak yansıttığı babasıyla aşırı korumacı annesi arasında kalınca durumu kontrol altına almaya karar verir. Gerçekçilik, toplumsal dram, gerilim ve aile dramı gibi farklı türlere göndermelerle izleyicinin ilgisini hep yüksek tutan Velayet, ilk gösterimini henüz tamamlanan Venedik Film Festivali’nde yaptı ve hem Geleceğin Aslanı hem de Gümüş Aslan En İyi Yönetmen ödüllerini kazandı.

· Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri / Martin McDonagh

Amerikan bağımsız sinemasının en güçlü kalemlerinden, klasikleşen In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh, Seven Psychopaths’ten sonra uzun zamandır beklenen yeni filmiyle geri dönüyor. McDonagh’ın ilk gösterimini Eylül’de Venedik, ardından Toronto film festivallerinde yapan filmi, kızı bir süre önce evlerine yakın bir yerde tecavüz edilerek katledilen bir anneyi gözlemliyor. Milfred rolündeki Frances McDormand’ın muazzam performansı, son derece güçlü oyuncu kadrosuyla, kalıpların dışına çıkıp kendi savaşını kendi yöntemleriyle veren güçlü kadınlara adanmış bir ağıt. Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri, Toronto Film Festivali’nde Halkın Seçimi ödülünü kazandı.

· Thelma / Joachim Trier

Norveç’in en önemli sinemacılarından Joachim Trier Thelma’da gerçeklikten bir nebze uzaklaşıyor ve âşık olunca doğaüstü güçlere kavuşan bir genç kızın hikâyesini beyazperdeye aktarıyor. 1980’lerin Japon animeleri, Stephen King romanları ve synthesizer müziklerinden ilham alan filme adını veren Thelma, kasabadaki hayatını ve dindar ailesini geride bırakarak Oslo’ya, üniversitede biyoloji okumaya giden çekingen bir kızdır. Burada, güzel sınıf arkadaşı Anja’ya âşık olur, ancak bu durum Thelma’ya fazla ağır gelir. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Reprise / Tekrar ve Oslo, 31 Ağustos filmleriyle tanıdığımız Joachim Trier’in özel efektlerden destek alan ve Norveç’in Oscar adayı seçilen filmi Thelma, uluslararası prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı.

· The Party / Sally Potter

Muazzam bir oyuncu kadrosuyla yola çıkan Sally Potter, izleyicilerini az sonra patlayacak bir bombanın geri sayımıyla diken üstünde tutan bir vodville karşımızda. Janet, İngiltere’nin gölge kabinesinde bir bakan olarak atanarak politik kariyerinin zirvesine ulaşmıştır. Kocası Bill’le birlikte yakın arkadaşlarını çağıracakları bir kutlama hazırlığı yapmışlardır. Konuklar yavaş yavaş davete icabet ederlerken, bu partinin az sonra Bill’in yapacağı şok açıklamalarla başka bir boyut kazanacağının farkında değildirler. The Party, İngiltere’deki politik tufanı bir kahkaha tufanına dönüştürürken sivri dilini kullanmaktan bir an olsun geri durmuyor.

· Tehran Taboo / Ali Soozandeh

Yönetmen Ali Soozandeh’nin kendi özgün senaryosundan beyazperdeye aktardığı Tehran Taboo, Tahran’da gençlerin kısıtlamalar ve kurallarla, yasaklara rağmen yaşama nasıl tutkuyla sarıldıklarını animasyonla gözler önüne seriyor. İlk gösterimini Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nda gerçekleştiren filmin baş kahramanları, bu ağır yasaklar ve kuralların etrafından dolanmayı bir yaşam tarzına dönüştüren, üç genç kadın ve müzisyen bir adam. Tehran Taboo, sistemin ikiyüzlülüğünü ve çelişkilerini mizahı elden bırakmadan, insancıl bir yaklaşımla ele alıyor.

· Son Tatil / The Leisure Seeker / Paolo Virzi

Filmekimi’nde önceki yıllarda Human Capital / İnsan Sermayesi ve Like Crazy / Deli Dolu ile yüreklerimizi ısıtan İtalyan yönetmen Paolo Virzi, bu kez yaşlı bir çiftin peşinde yollara düşüyor, dünyadan ve hayattan zevk almak için aslında ne kadar azla yetinebileceğimizi anlatıyor. Virzi’nin tabiriyle “bir şarkı kadar sade, komik ve hüzünlü, biraz çatlak ama mutluluk veren bir özgürlük filmi” Kanadalı efsane oyuncu Donald Sutherland ile Oscar’lı efsane Helen Mirren’a yeniden hayran kalmak için birebir.

· Son Cinayet / The Third Murder / Sandome No Satsujın / Hirokazu Kore-Eda

İnsancıl dramlarıyla tanıdığımız yönetmen Kore-eda, bu kez bir cinayeti araştıran bir ceza avukatının peşinde adalet, gerçek ve yasa kavramlarını sorguluyor. Venedik’te Altın Aslan için yarışan Son Cinayet / The Third Murder’ın başrolünde şarkıcı ve oyuncu Fukuyama Masaharu yer alıyor. Filmde Shigemori adında bir avukat, 30 yıl önce işlenen bir cinayet vakasının zanlısını savunmaktadır. İdam cezası istemiyle yargılanan adam suçu üstlenmiş olsa da Shigemori’nin araştırmaları, onu zanlının suçsuz olduğuna inandırır.

· Sadakat / Racer And The Jailbird / Le Fidèle

Belçika’nın Oscar adayı olarak seçilen Sadakat, başrolünde Matthias Schoenaerts’in parladığı, sevgilisi rolünde ise Mavi En Sıcak Renktir’den tanıdığımız Adèle Exarchopoulos’un yer aldığı hareketli bir romantik dram. Filmde mafya mensubu gangster Gino, zengin olduğu kadar başına buyruk yarış pilotu Bénédicte’e âşık olur. Tom Hardy’li The Drop / Kirli Para ve yine Schoeneaerts’li Bullhead / Taş Kafa’nın yönetmeni Michaël R. Roskam’ın son filmi, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yaptı.

· Patti Cake$ / Geremy Jasper

“Şişman beyaz kızlar rap yapamaz” denilerek hem cinsiyetçilikten hem ayrımcılıktan mustarip kalan Patricia “Dumbo” Dombrowski, hip hop yıldızı “Patti Cake$”e mi dönüşecek yoksa Jersey’deki karanlık mahallesinde bir anlığına parlayıp sönecek mi? Sundance Film Festivali’nde çokça konuşulduktan sonra Cannes’da özellikle

Avustralyalı başrol oyuncusu Danielle Macdonald’ın performansıyla büyük övgü toplayan Patti Cake$, 23 yaşında, bir yandan önyargıları ve küçük şehir yazgısını kırmaya çalışırken bir yandan da annesinin aşk acıları ve heyheyleriyle mücadele eden, yetenekli, azimli ve kilolu bir kadının ilham verici hikâyesini anlatıyor. Filmin müziklerini de besteleyen yönetmen Geremy Jasper, sıkışmış, kendini ifade etmekte zorlanan dışlanmış Patti’nin hikâyesinin kendi 23 yaşındaki halinden esinlendiğini söylüyor.

· Nico, 1988 / Susanna Nicchiarelli

Andy Warhol’un süperstarı, Velvet Underground’un solisti, nevi şahsına münhasır Nico bir dönem müzik dünyasının en ünlü, en ulaşılmaz yıldızlarındandı. Zirveden uzaklaştığı ve 50’ye merdiven dayadığı 1987 yılının Nico’su, yönetmen Susanna Nicchiarelli’nin son filminde vücut buluyor. “Nico’dan sonra Nico’nun hikâyesini” anlatan, Venedik Film Festivali’nin Ufuklar Bölümü’nün açılış filmi Nico, 1988, yıllar sonra oğlunu da yanına alıp yeniden turneye çıkan, özel hayatı kadar kariyeri de sıkıntılarla dolu Nico’yu Paris, Prag, Nüremberg, Manchester, Polonya ve Roma’da izliyor. Nico’yu, Komün filminden hatırlayacağımız Trine Dyrholm muhteşem bir perfromansla şarkıları da kendi seslendirerek canlandırıyor. Nico, 1988, cesur ve dirayetli bir müzisyen, bir ikon sanatçı, kadın ve anne olarak Nico’nun yeniden doğuşunun hikâyesini anlatıyor. Nico, 1988 Venedik Film Festivali’nde Orizzonti bölümünün büyük ödülünü kazandı.

· Muhteşem Kadın / A Fantastic Woman / Una Mujer Fantástıca / Sebastián Lelio

Filmekimi’nde gösterilen önceki filmi Gloria ile uluslararası alanda büyük başarı elde eden Sebastian Lelio, merakla beklenen yeni filmiyle karşımızda! Muhteşem Kadın’ın odağında kendinden yaşça büyük sevgilisini kaybeden trans kadın Marina var. Marina’nın sırtında ise veda edilen büyük aşkın yüzleşmesi güç tortusu, geride ve yalnız kalmışlığın ağırlığı ve kendisini dışlayan, hırpalayan bir toplumun karanlık yüzü… Yönetmen Lelio, başrolünde trans oyuncu Daniela Vega’nın harikalar yarattığı yeni filminde Şili’de bir trans birey olarak dünyaya var gücüyle göğüs germenin duygu dolu öyküsünü, bitmiş bir aşkı ve mutluluk hayallerini fon alarak anlatıyor.