Uzun zamandır sahnelenen “Ferhangi Şeyler”e uzun zamandır gitmek istiyordum. Bahsettiğim bu uzun zaman, tahmin ettiğinizden de uzun. Otuz yılı aşkındır sahnelerde, eskimeyen, aksine hep yenilenen bir efsane bu oyun. Yıllardır dolan seyirci koltukları, hakkını veriyor Ferhan Şensoy’un.

Altmış sekiz yıllık bir çınardı izlediğim. İzlerken yaşardı gözlerim, yaşlılığından dolayı birkaç yerde sözleri anımsayamayışından. Gurur duydum ve de böyle bir insanın varlığına, her şeye rağmen sahnelerde oluşuna, tükenmeyen kalemine ve Başkaldıran Kurşun Kalem’ine merak uyandırışına…

Hemen oyundan sonra bir solukta okudum 2004’te yazdığı “Hacı Komünist” kitabını. Kendine has kelimeler silsilesi hayranlık uyandırdı bende, tam da beklediğim gibi. Konuşma dilindeki samimiyetini, nükteli haykırışlarını yazı dilinde de bütün kıvraklığı ile konuşturmuş. Kitabında öyle güzel anlatmış ki Küba’yı, hemen pılını pırtını toplayıp oraya gidesi, Şans Kapıyı Kırınca’yı bir kez daha izleyesi ve hatta Barbunyaca öğrenesi geliyor insanın.

Ferhan Şensoy’a ait bir kitabı okuduğunuzda çeşitli yan etkiler yaratıyor, acilen başka kitaplarını da okumak istiyorsunuz. Hatta bambaşka kitapları da. Bende uyandırdığı semptom tarih kitapları ve klasikler oldu. Don Kişot’u okurken İspanyolcası çat pat olmasına rağmen denk gelince onu da alması, denk geldiğinden kitabın baleye uyarlanışını izlemesi ve dahası, Don Kişot’u okumaya sevk etti beni.

Kendisinin Jose Martin’den yaptığı “Bir şeyi söylemenin en iyi biçimi, onu yapmaktır.” alıntısını anımsayarak hemen buluyorum Don Kişot’a dair ne varsa. Geleceğe not düşüyorum; günün birinde Havana sokaklarında yürürken bunları anımsayacağım, kendime söz! Gidemezsem de eğer, değirmenlerde hissedeceğim halimin pek de don ve kişot olduğu anlarda, tıpkı Ferhan Şensoy’da olduğu gibi: “Don Kişot’a gitmek istiyorum ve göreceğim. Otel odasında geceleri okyanusa karşı Cervantes okuyor, notlar çıkarıyorum. Bir yandan bambaşka bir Don Kişot’u yazıyorum, bölük pörçük. Kafamın içi gayet don ve kişot.”

Ferhan Şensoy’un sosyal medyayı kullanmadığını biliyordum. Bunca hayranlıkvari (Ferhanca kelimeler çıkıyor istemsiz) hissiyatın ardından bir kez daha denedim şansımı ve bulamadım kendisini. Kendi tabiri ile ‘internet aleyhisselam’a olan saygısına rağmen sosyal medyayı bir zaman kaybı olarak değerlendirip uzak duruyor bu tür bağımlılıklardan. Bunun yerine bütün zamanını okuyarak, yazarak, gündemi takip edip sahneye uyarlayarak geçiriyor. Oyunun gündemi değerlendiren kısımlarında, kıvrak zekâsını kara mizahı ile harmanlayıp sunuyor bizlere. Muhalefete de muhalif sanatçı kimliğini koruyor. 30 yılı aşkındır usanmadan anıyor gelmiş geçmiş pek kıymetli ozanları ve şairleri. Mahzuni Şerif’i onun sazından duymak tüyleri diken diken ediyor. Bektaşi geleneğini olanca saygısı ile ifade ediyor pek sevgili Ferhan Şensoy. Tam da tersi olan çeşitli şarkı yarışmalarında Bektaşi kültürüne has deyişlerin gençler tarafından maskaralaştırılıp ezberlenip anlamının, içeriğinin hissedilmemesine içerliyorum. İyi bir müzisyen olmanın iyi bir okuyucu olmaktan geçtiğini bilmiyor ne yazık ki nesildaşlarım. Oyunda bu noktaya pek de güzel değiniliyor.

Oyuna dair, kitaplarına dair anekdotlar vermemek için zor tutuyorum kendimi. Bu yüzden imkânı olan delirmeden önce Ferhangi Şeyler’i izlesin, kitaplarını okusun sonra zaten filmlerini de izleyecek, şarkılarını da araştıracaktır. Birden kendini Pardon’u izlerken bulacaktır, pardon da! Yine bir yan etki; içine girince hayranlık uyandırıyor. Sonrasında insan kendisini içindeki sorgu odasına çekiyor, ardından; zamanını böylesine kıymetli geçiren bir insan karşısında dönüp bakıyorum kendime ve çevreme. Zamanı değerlendirmeyip zamanı öldürdüğümüz için mahcup hissediyorum. 21. yüzyıla, bütün bu teknolojik popülasyona ve çakralarımızı ele geçiren alıcılara rağmen, kültür ve sanatı baş tacı ilan ediyorum! Doğan her güneş için: “Günaydın lan yaşamak!”