Kendimizi “iyi hissediyoruz”, evet, yeni bir mevsimdeyiz, yani hepimiz için “yeni bir gün, yeni bir şafak”.  “Yüksekte uçan kuşlar”, biliyorlar hislerimizi, “güneş” ve “esinti”, “nehir” ve “balıklar”, hepimiz için yeni bir başlangıç bu. Yeni mevsime açın perdelerinizi, çünkü “bu yeni bir yaşam”. Yaşam kendini yeniliyor, kalplerimiz yaşam yolunu izliyor, zevkle ürperiyor. Kederli bile olsak, bir şekilde acı çeksek de, kendimizi iyi hissediyoruz, çünkü George Eliot’ın roman kahramanı Daniel Deronda gibi acılarımızda yalnız olmadığımızı biliyoruz. Yalnızca haz olsaydı hayatın yaşanmaya değer olmayacağını biliyoruz. Kendimize acımak yerine başka acı çekenlere elimizden geldiğince yardım etmeye çalışalım, haydi. Gam mutluluğu daha da güzelleştirir, gülümsemeler daha değerlidir o zaman. Ritim sizi fethetsin bırakın, düşsel bir gülüş dansında kaybedin kendinizi.

Nina Simone’nun sesi gerçekten de bize “büyü yaptı” 1965 yılında, öncesinde ve sonrasında da gerçi, sonsuz bir büyü bu. “Feeling Good” şarkısını “I Put A Spell On You” (Sana Büyü Yaptım) albümünde seslendirmişti Simone. İngiliz besteciler Anthony Newley ve Lesley Bricusse tarafından bestelenmişti bu şarkı. Simone, unutulmaz bir blues, caz ve folk şarkıcısı, aynı zamanda insan hakları ve eşitlik için mücadele eden bir sanatçı. Müthiş melodisi ve eşsiz sesiyle bize ilham veriyor bugün de. “Don’t Let Me Be Misunderstood” şarkısını dinlerken kim kendinden geçmez, bu basit insani hisleri anlatan şarkıyı, basit ama öylesine yoğun, derin ve fırtınalı, hepimizin aslında olduğu gibi? Hiç nedensiz kendimizi hüzünlü ve terkedilmiş hissederiz bazen, başka bir zaman da neşe fışkırır içimizden, çünkü hepimiz insanız ve ara sıra hepimiz kendimizi “biraz deli hisseder”iz. Caz ve blues en derinlerdeki hislerimizden sızarak başka şekilde sözlere dökülemeyenleri ifade eder.

Ünlü Romanyalı yazar Panait Istrati, Akdeniz’in güneşinin sıcaklığına nasıl hayran olduğunu anlatır aynı adlı kitabında. Romanya’nın buzlu günlerinden sonra kış bile ılıktır orada, “Akdeniz” her zaman mavi, her zaman kucaklayıcı bir gülümseyişledir.  Yazlara dayanmak zor olabilir gerçi ve güneş kaynar kaynar olmadığı zaman, güneşin ışınları çok daha yumuşak, kucaklayışı daha hafif olduğunda, derin bir nefes alırız ve günün yeni döngüsüyle yaşamaya hazır hale geliriz. Yaseminlerin tatlı kokusu havadadır, “Yaz Neredeyse Bitti” dediğimizde, The Doors’un “Summer’s Almost Gone” şarkısındaki gibi, bize yazın harika günlerini hatırlatır. Şimdi pastırma yazı zamanıdır, “Indian Summer”, sonbaharın son sıcak günleri, ay ve yumuşak okşayışlarla ilgileneceğimiz parlak uzun geceleri getiren daha kısa günlerde Jim Morrison’la birlikte bu şarkıyı mırıldanarak. Sonbahar, yeni bir başlangıç, biraz ilerideki ilkbahar için hazırlık, ağaçlar, toprak, deniz güçlerini toplamak için dinlenmeye başlıyor. İnanılmaz sarı, turuncu ve kırmızı tonlarıyla düşen her yaprak bize yaklaşan ilkbahar ve yazın müjdesini veriyor. Nasıl da hasretini çektik uzun, serin gecelerin, kristal beyaz bir dünyada titredikten sonra evimiz ve dostlarımızın tatlı rahatlığında ısınmanın.

“Bazıları için ilkbahar nasılsa, ben sonbaharı canlandırıcı buluyorum. Sonbahar çalışma zamanıdır, bu konuda Puşkin’le aynı fikirdeyim.” diyor John Banville “Deniz” adlı müthiş romanında. Sayfalar boyunca fırtına, yağmur ve deniz, yeni mevsimin yoğun günlerinde taze bir nefes buluyoruz. Pastırma yazının ritminde ağaç dalları dans edip durur, yapraklar bizi selamlar. Bedenimiz tuz kokulu kumla dolu meltemle ürperir. Sonbaharda ayakkabılarımızdaki kum bize “gülen deniz” hatıralarımızı getirir, “laughing sea”, “Summer’s Almost Gone”. Bu mevsimde günbatımları eşsizdir, bulutlar batıda yanar ve deniz ateşi kucaklar. Karanlık süzülür antik şehre, maviye karışan pembemsi turuncu, serin rüzgâr yüreğimize işler. Kararan denize hüzünlü bakışlar, üşüten dokunuşlu serin suyla kederli akşamüzeri. Aniden kahve kokusu ve haz verici kitaplarla dolu odaların görüntüsü, upuzun gecelerde paylaşılmayı bekleyen satırlar. Saçlarımıza, ellerimize, yüzümüze öpücükler gibi değen yağmur, üzerine basmaya korktuğumuz dökülen yaprakları örten yağmur, sıcak, uzun yaz günlerinden sonra nasıl da ferahlatır bizi. Ağustosböceklerinin şarkıları hala devam ediyor, The Doors’un dediği gibi “Insanty’s horse adorns the sky(Delilik atı süsler geceleri)”, o yanan kısa gecelerin düşsel şarkıları.

Dağlar bir peçenin arkasında şimdi, yalnızca antik şehrin kalıntıları görünüyor, evde yağmur kokusu. Pencereyi açıyoruz, damlalar avuçlarımızda, bir demet yağmur damlası. Gözlerimizde sevinç bulutları dolaşıyor, yağmurlu dallara şakıyan kuşlar tünemiş. Bir sarhoşluk titreyişiyle, Albert Camus’la birlikte fısıldıyoruz, “sonbahar, her yaprağın birer çiçeğe dönüştüğü ikinci bir bahardır.” Dünya tekrar renkli giysilerini giyiyor, sözlerle ifade edemediğimiz renklerin her tonunda giysiler, sadece kalplerimizin bildiği.

Not:  İngilizce yazılarımı blogumdan artidelight.com takip edebilirsiniz.