Bu yazının başlığı yüz kez değişti belki de. Çünkü anlatmak istediğim şeyi en iyi nasıl ifade edebilirim diye düşünüp durdum, kimisi çok uzun oldu kimisi çok yetersiz. En son, bence bu oldu dedim ve kararı sizlere bırakmayı daha uygun buldum. Neden “Algı Kırıcılık” ve neden “Algı Yaratım” dediğinizi duyar gibiyim. Mimarlığın ‘sanat’ olarak üretildiği örnekler eşliğinde aslında mimarlık sanatının pek çok zaman bir algı üzerinden ilerlediğini konuşacağız bugün.

Bu durumu en yalın ama en uyguna yakın “Algı Yaratım” olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Peki bu tanım neyi niteliyor?

Sanat tarihi eğitimimin ilk senesinde, en sevdiğim hocalarımdan birisi bir tanım kullanmıştı ilk derslerde “Zamanın ruhu” diye. Bu tabirin ne anlama geldiğini hocamın kullanımından birkaç ay sonra daha iyi idrak edebilmeye başlamıştım. Zamanın ruhu, dönemin sanatına yansıyan etkilerin hepsini içerir, hatta dönemin sanatını da içine alır. Bu politik olabilir, siyasi olabilir, düşünsel olabilir, her türlü etkiyi bu tabirin içine sıkıştırabiliriz neredeyse. Bunu birkaç örnekle açıklamam daha uygun olacak.

Mimarlığın bir ‘sanat’ olarak anılması üzerinde çeşitli görüşler vardır, kimi araştırmacılar tarafından mimarlığın bir ‘sanat’ olarak ele alınışı barınma ihtiyacını gideren mekânlar üzerinde estetik kaygıların güdülmesiyle başlar, kimilerine göre de en başından beri bir sanattır. Barınma ihtiyacını giderdikten sonra, bu barınma alanıyla ilgili estetik kaygı gütmeyi temel alan çizelgeyi Mısır uygarlığından da başlatan araştırmacılar vardır, Yunan uygarlığından da başlatanlar vardır. Fakat Mısır uygarlığının resim sanatındaki pragmatik yaklaşımı ile mimarideki estetik anlayışa önem veren hali biraz çelişkili geliştiği için bizler Yunan uygarlığının kendi içinde karmaşık ama genel algı olarak oldukça basit mimarlık algısından başlayalım, çünkü bizi Rönesans’a götürecek yol antik Yunan mimarisinden geçiyor.

“Akdeniz uygarlıkları bir başka güzel.” Cümlesini sürekli duyarım, ki bana kalırsa doğrudur da. Akdeniz uygarlıkları gerçekten de bir başkadır, sıcak iklimin insana kazandırdıkları çok farklıdır. Önce özgürlüğü sunar size, çünkü doğası ve iklimi bir başka güzeldir. Güneşi eksik olmayan kentler cıvıl cıvıldır, huzuru getirir her rüzgâr esintisi beraberinde ve rüzgâra karşı durduğunuzda kendinizi sıkılmış ve bunalmış hissetmezsiniz. Aksine daha özgür ve ferahlamış hissedersiniz, bir ilkbahar tadı vardır neredeyse yılın bütün çoğunluğunda. Aynı şeyi Ege Denizi’nin iki yanına konumlanmış eski Yunan kentleri için de söyleyebiliriz.

Yunan insanı özgürdür ve bu kentlerde yaşayan insanlar temel ihtiyaçlarını zaten coğrafyanın katkısıyla rahatça karşılayabilirler. Böyle bir ortamda felsefenin ve sanatın yükselişi bizleri neden şaşırtsın ki? Temel ihtiyaçlarını rahatça karşılayabilen insan, başka alanlara eğilim gösterme fırsatını da elde eder. Böyle bir zamanın ruh içinde, antik Yunan sanatçıları da kendilerini sanat üretiminde oldukça etkin rol oynamışlardır. Bu nedendir ki Yunan mimarlığı, içe kapanık bir mimarlık değildir. Aksine doğa ile iç içe bir mimarlık anlayışı ile varlıklarını sürdürmüşlerdir çünkü ilham kaynakları doğadır, kendilerini kapatmaktan kaçınmışlardır. Üstelik kent devletleri olarak uzunca bir süre barışçıl olarak varlıklarını sürdürmüş, kent meydanları olan agoralarda felsefe üzerine konuşmuş, deniz ticareti yapmış ve ‘Kusursuzluk’ imgelemi üzerinden tanrısal güzelliği keşfetmenin peşinde, Tanrıları için sanat üretmişlerdir çoğunlukla. Yani iklim ve coğrafya, kent insanına sunduğu güzellikler ile sanatın algısını yöneten niteliklerden olmuştur.

Basilica of Maxentius, Rome.

Gelelim Roma devri yapılarına. Erken döneme kıyasla inşa teknolojisi bakımından yüksek teknolojili olarak anılabilecek bu devrin yapıları; kalın duvarları daha estetik kılmak için Yunan mimari plastiği kullanılmış masif kütleli, deneme – yanılma yöntemiyle yapı teknolojisinin keşfine olanak sağlayan ve yönlendirmelerle halktaki sınıfın yerini belirleyen bir algının sonucu olarak gelişimini sürdürmüştür. Yunan kent devletlerinin kimi zaman saldırgan fakat genel bağlamda barışçıl ruh halini bir kenara koyup Roma döneminde bir ‘İmparatorluk’ olgusunun varlığından bahsetmemiz gerek. İmparatorluk olgusu ile birçok imparatorun döneminde, halk ile yönetimdeki kişilerin arasındaki sınırlar keskin çizgilerle ayrılmış. Bu durum Roma İmparatorluğu’nun erken dönemlerinde dahi bu şekilde varlığını sürdürmüş, öyle ki Roma forumlarında birbirini takip eden sütunların girişten çıkışa dek sizlere gideceğiniz yönü göstermesine dek uzanır bu algı. Yaratılmak istenen algı aslında, halkın bir düzenin parçası olduğu ve bu düzenin kendilerinden daha yüksek mertebedeki bazı kişiler tarafından yönetildiğinin unutulmaması üzerine gelişmiştir. Bu algı üzerinden de, özellikle şehircilik bakımından ileri seviyeye geçilmiş ve ızgara planlı kentler ile karmaşa ortadan kaldırılmak istenmiş, kent halkı kontrol edilmek istenmiş kısacası. Her imparatorun kendi adına forum yaptırması da şehircilik üzerindeki üretimi oldukça güçlü etkilemiştir, bunun sebebi ise neredeyse her imparatorun bu dönemde ilahlaştırılması, tanrıya yakın bir konumda olması diyebilir miyiz? Biraz da ibadetler üzerinden inceleyelim bu durumu.

Imperial Fora

Şimdiye kadar algı yaratımından bahsettik, biraz da işin “Algı Kırıcılık” kısmına bakalım. Yunan mimarlığından bahsederken, bu mimarlığın ‘Tanrı için’ yapılan bir sanat ürünü olduğundan bahsetmiştik. Kentlerin en gözde mekânlarına yapılan tapınakların içine dahi girilmesi kimi zaman yasaklanıyordu; çünkü o tapınaklar yalnızca tanrılara ve tanrıçalara adanmıştı, bir nevi onların eviydi. Fakat Roma dönemiyle birlikte imparatorun değerinin artması, imparatorların ilahlaştırılması durumu tanrılar için yapılan sanat algısının pabucunu dama atıyor, imparatorların yaptırdıkları forumlar kentin en gözde mekânları olmaya başlıyorken tapınaklar mahallelere ya da iki ayrı yapının arasındaki daracık alanlara sıkıştırılıyordu.

Priene Tiyatrosu (Yunan Mimarisi)

Bergama Tiyatrosu (Yunan Mimarisi)

Bir başka karşılaştırmayı da Yunan ve Roma tiyatrolarının sahne binaları üzerinden yapalım mesela. Yunan tiyatroları bir yamaca yaslanmışlardır genelde, çünkü statik olarak henüz teknoloji çözümlenememiştir. Ve sahne binaları da, oturma yerleri ile aynı boyuta erişecek kadar yüksek değildir. Oyundan sıkılan bir izleyici gözlerini oyundan kaçırıp, sahne binasından daha yüksek bir kotta ise arka taraftaki manzaranın keyfini çıkartabilir mesela. Fakat Roma döneminde, yine kişiyi yönlendirme üzerinden bir gelişim izlenir bu sahne binalarında. Sahne binaları, oturma yerleri ile aynı seviyeye dek yükseltilmeye başlanır, böylece izleyici sahne binasının ardındaki doğal güzelliklere dalıp gidemeyecek, tamamen tiyatrodaki oyunu ve iç mekânı algılamakla yükümlü olacaktır.

Roma Tiyatrosu Örneği

 

Aspendos Tiyatrosu (Roma Mimarisi)

Roma ve Yunan mimarlığı aslında algı yaratımına ve algı kırıcılığa verilebilecek en güzel örneklerden birkaçını sizlere anlatarak asıl konumuza hazırlanmaya çalıştık. Çünkü bu iki erken örneği bir tutmak yerine bu tarz ayrımlarla ele alabiliyorsak, Erken Rönesans mimarlığının da bizden neyi istediğini ve bize neyi sunduğunu çok daha iyi anlayabiliriz. Bu giriş kısmından sonra asıl konumuza geçebiliriz.

Mont Saint Michel

Orta Çağ’ın ‘sürekli yıkım’ sürecinde; kentler gitgide küçülürken ve artık yalnızca geriye derebeylikler kalmışken bu karmaşadan çok az sıyrıkla kurtulan ve ayakta kalmayı başaran tek kurum Kilise olmuştur. Çünkü inanç, her daim insana sıkıntılarını unutturarak sığınacağı bir liman olmuştur ve bunun da bir getirisi olarak kilise sahip olduğu statüden çok da ödün vermemiştir bu süreçte. Eğitimin, üretimin gerçekleştiği tek yer kilise olana dek süren bu sancılı süreç yavaştan atlatılmaya başlandığında ise kilise kurumu çoktan gücünü kanıtlamış, insanları bünyesinde tutmayı başarmıştı. Yükselişe geçen kilise artık kurumsallaşmaya başlamıştı, tüm gücü avcunda tutuyordu ve bu da Gotik dönemin göz korkutucu ruh halini etkilemişti.

Kilisenin yaratmaya çalıştığı güçlü imajın sağlamasını yapmak ise insanları korkutmaktan geçiyordu. İskender gibi, Cengiz Han gibi, yedi cihana korku saçan bir imparatormuşçasına etrafındaki herkese hükmedebileceğini kanıtlamak istiyordu ve böylece de bir mimari algı yaratımına gidildi. Gözlerin dahi ulaşamadığı yüksekliklerde, sivrilikleriyle ve büyük kütleleriyle insanı, içine adım attığı anda bir karınca gibi ezen kiliselerin tasarladığı bir dönemden bahsediyoruz: Gotik dönem. Gotik dönemin mimari bağlamdaki tüm gelişimi ve keşfi aslında yapıyı biraz daha büyütmeyi ve yükseltmeyi, vitraylı yüksek pencerelerinden sızan ışık ile uhreviyeti arttırarak insana bu dünyanın bir anlamı olmadığını, tek önemli olanın diğer yaşam boyutu olduğunu ve bu yaşam boyutundaki refahın da tek sağlayıcısının ‘Kilise kurumu’ olduğunu hedefleyen bir algı üzerinden gelişti. Tamamen skolastik felsefeye hizmet eden, kendisine verilen görevi oldukça doğru bir şekilde yerine getiren ve amaca yönelik işlevselliği vurgulayan mimari olması bakımından Gotik dönem oldukça değerlidir aslında. Bu bir algı yaratımıdır.

Peki bu algı nasıl kırıldı tarihte sorusuna vereceğimiz cevap ise Rönesans olacaktır. Bir önceki yazımızda1  da bahsettiğimiz üzere, Rönesans mimarlığı aslında antik dönem eserlerinin yeniden keşfi ile ortaya çıkmış bir düşüncenin ürünüdür. Sokrates, Platon, Aristoteles, Cicero gibi çeşitli filozofların yeniden keşfedilen kitapları ile hümanist düşüncenin yükselişe geçmesi, Gotik dönemin bu Skolastik felsefeye biat eden sanat algısının kırıcısı olmuştur. Bir algının kırıcısı olması, yeni bir algının yaratımını da beraberinde getirmiştir. Rönesans mimarisi de hümanizm anlayışı üzerinden insanı merkez alan ve insana kendisini kötü hissettirmek üzerine kurulu Gotik dönem mimari anlayışının aksine, insana kendisini iyi hissettirmek üzerine gelişmiş bir mimaridir. Peki bunu mimaride nasıl ifade etmişlerdir?

İnsanın kendisini psikolojik bağlamda iyi hissetmesi, aidiyet ve uygunluk ile orantılı olarak gelişir. Bir yere ne kadar aitseniz, bir yere ne kadar uyum sağlayabiliyorsanız o kadar rahat hissedersiniz. Leonardo da Vinci’nin de özellikle üzerinde çalışmalar yaptığı altın oran, simetri gibi nitelikler insanın kendisinde bulunan, hatta bunun da ötesine gidecek olursak tüm doğada bulunan niteliklerdir ve bu nedenle göz ve zihin, bu oranlara oldukça alışkındır. Bu alışkanlık da beraberinde aidiyeti getirir, ve iyi hissetmeyi. Bunu zaten Yunan insanları da biliyordu ve uyguluyordu. Bu nedenle, Erken Rönesans dönemi aslında temelini Yunan mimarlığından alan bir mimarlık anlayışı ile yola çıkmıştır. Yalnızca anlayış olarak değil, aynı zamanda mimari plastik olarak da antik dönem elemanlarını kullanmaktan kaçınmamışlardır.

El Ospedale degli Innocenti

Erken Rönesans döneminin başlıca mimarlarından Brunelleschi’yi baz alalım mesela. Kendisinin “El Ospedale degli Innocenti” adıyla anılan yapısında en basit Rönesans mimarisi örneğini görüyoruz aslında. Bu yapı oldukça basittir, birbiri ardına tekrarlanmış eş birimlerin yan yana gelişiyle oluşturulmuştur ve insana kendisini adapte hissettirir. Aitsinizdir bu yapıya; gerek kütle olarak, gerek ölçek olarak, gerek oran olarak. İki kemer arası açıklık ile sütunların yüksekliği ve bu mesafe ile sütunların arkasında kalan duvarlarla öndeki sütunların arasındaki mesafe birbirine eştir, aslında bir küpe bakıyoruz. Yapılar, artık gözlerin erişemediği ve algının sınırlarına sığmayan formlardan ibaret olmaktan çıkarak algılanabilir yapılar hale gelmiştir.

Bu durum yalnızca yeni yapı üretiminde karşımıza çıkmıyor. Örneğin Leon Battista Alberti’nin Santa Maria Novella adlı yapısı için tasarladığı cephe düzenlemesine bakalım. Alberti aslında bir Orta Çağ yapısı için tasarladığı cephe ile yapıyı dönemin algısına adapte etmiştir. Fakat bir Orta Çağ yapısının kütlesi ile Rönesans yapısının kütlesi eş midir? Elbette hayır. Fakat mimarlık, bir yerde algı ile oynayan bir olgudur ve aslında mimarlığı sanat yapan da budur. Oldukça yüksek bir Orta Çağ yapısı, ancak yatay yönelimi arttırılarak olduğundan daha küçük ölçekli gösterilebilirdi ve Alberti’nin de yapıyı dönemine uydurmak için uyguladığı şeylerden birisi de yatay çizgilerin arttırımına gitmek olmuştur diyebiliriz. Bu yapı aslında Rönesans düşüncesinin neyi, neye çevirmek istediğini çok güzel örnekleyen yapılardan biridir.

Rönesans döneminin de “Aydınlanma Çağı” olarak anılmayı hak eden bir yanı var, Orta Çağ ve Gotik dönemin karanlığına bir mum yakmıştır bu sanatçılar çünkü. Tarih boyunca algı kırıcılık ve algı yaratımı birbiri ardına süregelmiştir, bu yalnızca Erken Rönesans dönemine mahsus bir şey değildir. İlerleyen dönemlerde bu kuralcı hallerden sıkılarak Maniyerist düşünceyi de bu kuralcı tavıra karşın yaratanlar, yine sanatçılar olacaklardır.

 

1“ Rönesans Nedir, Ne Değildir? ”

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.