Bu farazi bir yaşam şekli… Varsayılan hayatın peşinden mütemadiyen koştuğun bir hayat biçimi. Adını hatırlamıyorum. Asırlar öncesinde yaratıldı ve modern dünya kendine biçilmişcesine üzerine geçirdi. Belki başlarda zarifti ve tüm o vaatleriyle reddedilemez fakat beraberinde kimileri  için rezil bir yıkıma dönüştü. Ağır ağır ve bolca sıradanlık kokan bir şekilde… Hayır,bu kan akıtan fiziksel bir olgu değil. Bu benliğini deneyimlediğin her türlü hayal kırıklığıyla süslediğin ve edinemediğin her anının peşimden delirircesine sürüklendiğin yok oluş adımları. Silinmiyor ya da kaybolmuyorsun… Şeffaflaşıyor ve unutuluyorsun.

Parmaklarını sıkıca kavrıyorum ve bundan hoşnut olmadığını biliyorum. Bakışlarımı aşağı yöneltiyorum ve dudağının sol tarafında asılı kalan tehditkar  gülümsemeye bakıyorum. Henüz sen beş yaşlarında uslu bir kız çocuğusun ve benim en hakiki parçamsın. Bu görkemli dünyada artık herkes terk edilmiş bir halde ve hepimiz geçmişten kalan parçalarımıza benzersiz şekillerde sahip çıkıyoruz. Bu siyah saçlı ve soluk tenli kız çocuğu benim insanlığımdan arta kalanlar,belki vicdanım belki de solmaya yüz tutan mantığım. Aslında göründüğü kadar masum ve zararsız değil,zaman içinde onu ben var ettim ve  o da zaman içerisinde nasıl acı vereceğini öğrendi,bazen beni sorgulamaya cüret ettim ve tercihlerimin sonuçlarıyla birlikte bir  uçurumun kıyısına sürekledi ve bazen de ismimi unutacağım kadar derin dehlizlere…

Bugün sadece aylaklık edeceğiz. En azından planlanan gidişat bu yönde. Fakat bu kız çocuğu artık sinirlerime dokunuyordu.Uzun zamandır pek iyi anlaşamıyorduk. Çünkü ben hakiki hissetmek adına olmadık maceralara atılmaya kalkıyordum ve karşılığındaysa bu kız çocuğu etimi bedenimden vicdan azabıyla ayırıyordu. Ne olursa olsun insan kendini bu denli aşağılamamalı ve gururundan soyutlanmamalıydı. Sonuçta bizler kibirli varlıklardık ve gururumuzu affedici olmaya yeğ tutardık.

Rüzgar esiyor ve üşüdüğünü biliyorum. Küstahlığım had safhada ve donmanı diliyorum. Küçük parmaklarının üzerinde ki minik tırnaklarının mor renge bürünüp,bedeninden kopmasını diliyorum ve sen aklımdan geçenleri elbet biliyorsun. Hayır dercesine başını sallıyorsun ve avuçlarını ellerimin arasına saklıyorsun. Karşı konulmaz bir illüzyonsun sen; eğilip kucağıma alıyorum seni ve başını omzuma bırakıyorsun:

-Buna tekrara kalkışırsan devam edebileceğin bir yol olmayacak bilmelisin.

Elbette biliyorum küçüğüm. Ve biliyorum ki insanın mütamadiyen kandırabileceği tek budala da kendisidir. Geçmişimi artık aramayacağım,affediciliğimin aptallık sayıldığı o tuhaf yere tekrar kendimi bırakmayacağım. Parmaklarını saçlarıma sarıyorsun :

-Doğru olanı yapacak ve ilerleyeceksin.

Geceler boyu,ben uykuya teslim olana dek çeşitli şekillerde teselli ederdin beni. İyi olacaktım,her şey yoluna bir şekilde girecekti ve unutmamalıydım ki insanlık bir bilebilse,benim kederime kahkahalarla gülerdi. Çünkü insan elinden çıkan her acı küçük düşmeye mahkumdu.Ve son olarak da geçmişe duyduğum özlem gelecek ihtimallerimi yok ediyordu ve yerinde sayarak ölmek için henüz çok gençtim.

Minik bedenini kollarımla sarıyorum ve bir daha sana ihanet etmeyeceğimi düşünüyorum. Hatırlıyorum…Seni kalabalıkların arasına bırakarak adımlarımı hızlandırıyorum ve son kaçış hikayemin peşine düşünüyorum. Kalbim hızla çarparken,pişmanlığın ardında eziliyorum. Önemsemiyorum ve koşmaya başlıyorum. Bu kapıyı kaç defa araladığımı bilmiyorum ama her defasında devasa bir hüsrana açılıyor. Seni budala… Bu defa farklı olacağını nereden çıkarıyorsun. Bilmiyorsun fakat  kaderi ihtimallere bırakmayı seviyorsun. Kapı aralanıyor ve kendine hatırlatıyorsun  bu onu sen defa görüşün olacak. Her şeyin daha iyi olduğuna emin olmak istiyorsun çünkü bu senin doğan,önem verdiysen,ihanet bile önemsiz görünüyor. Kapının ardında o değil ama hafif dalgalı saçlarıyla ufak bir çocuk var,onu ilk kez görmüyorsun. Bazen bir gözyaşının ardındaydı ve bazense en keskin öfkenin… Utangaç bir şekilde fısıldıyor:

-Onu değiştirmeye çalışma artık.

Gözyaşlarımın hiç böyle aktığını hatırlamıyorum. Hıçkırmadan birbiri ardına düşen kederin izleri. Dizlerimin üzerine çöküp,o masum oğlan çocuğunun yanaklarına belli belirsiz öpücükler konduruyorum ve…

Ayağa kalkmam asırlar alıyor ve bu devinim acıyı unutturuyor,öfkeyi siliyor. Sonbahar rüzgarında bir yaprak misali solgun ve hüzünlüyüm. Yok olmayı diliyorum çünkü unutulmuştum.

Bir adım atıyorum ve diğerinin onu takip etmesine müsaade ediyorum. Ve küçük kızım bu tattığım en hakiki acıydı. Bedenimi saran bu ağırlık hiç geçmeyecek gibiydi. Fakat zaman denen şey bana göre daha farklı aktı. İlk başlarda bir sis kadar yoğun ve yavaş ve ardından…. Güneş her daim doğmasa da elbet batacaktı ve bu benim sahip olabileceğim tek aydınlıktı.

Avuçlarını yanaklarıma bastırıyorsun ve hatırladığım anıları bir kez de senin gözlerinde görüyorum ve bir kez daha gözyaşlarımı siliyorsun:

-Artık hepsi geçmiş…

Bana ne olacağını biliyorsun. Yaşayan bir mermer asla kolay kolay aşınmaz. Çok uzak bir geçmişe döneceğim. Vicdanım ve inkar edilemez biçimde soğuk olan mantığımla kendi krallığıma tekrar yürüyeceğim ve hiçbir ders çıkarmayacağım. Hissizliğin parmak uçlarımdan başladığını hissediyorum ve yarı saydam benliğimi bu küçük kız çocuğuna emanet ediyorum.V arsaydığım hayatı artık bırakıyor ve farzettiğim tüm benliklerden sıyrılıyorum.

Kendi cennetimin topraklarına ayak basıyorum. Bu uzun bir yolculuk oldu ama ateşler içinde kalmam gerekti. Kendimi unutmam ve her defasında en baştan yaratmam gerekti. Bu defa da her defasında olduğu gibi zarafet içinde karanlığı selamlıyorum. Yeraltındaki cennetin kapılarını sıkı sıkıya kapatıyorum. İnsanoğluna benliğimi sınaması için son bir fırsat vermeyi reddediyorum.