21.yüzyıl, birçok alanda çok yönü değişimlerin çok hızlı yaşandığı bir dönem. İlk on yılda bile değişimin genişliği ve hızı baş döndürücü. Aydınlanma Çağı’nın değerleriyle kurulan Sanayi Devrimi’nin beraberinde getirdiği dünya tüm kurum, değer ve ilkeleriyle biçim değiştiriyor.

Geçen hafta katıldığım bir söyleşide; sosyal medya uzmanının günümüz teknolojisi üzerine konuşurken söyledikleri arasında bir şey dikkatimi çekti. Uzman, teknolojik aletlerin çok sıklıkla ve aynı yönde kullanılması sonucu ellerimizin işlevlerinden birkaçını yitirme tehlikesinin olduğunu dile getirdi. Bu sözleri duyunca bir an yıllar öncesine döndüm; üniversiteye kaydolduğum ilk dönemdi, fotoğrafçılık dersi almak istemiştim fakat kayıt döneminde kodlamayı yanlış yaptığımdan fotoğrafçılık yerine anatomi dersi görünüyordu ders listemde, listeden çıkarmak için tanınan fazladan süreyi de geçirdiğimden kaçınılmaz olarak her salı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki anatomi dersinin yollarını aşındırmak zorunda kalmıştım. Dersler zevkliydi, özellikle de ellerin olağanüstü anatomik yapısı ilgimi çekmişti, hoş, benim için çocukluktan itibaren ellerin özel bir yeri vardı ya.

Gövdenin üst iki yanından dışarı doğru uzanan kollarımızın bitim yerinde özelleşmiş bir organdı ellerimiz. Bileklerdeki kemikler dışında beşi tarak, on dördü parmak kemiği olmak üzere kemik, kas, yağ, sinir, damar ve deriden oluşan ellerimiz, olağanüstü yeteneklere sahipti. Evrimle kullanışlı hale gelen başparmağımızla tutmak, çekmek, itmek, çevirmek, sıkmak, basmak gibi eylemlere kaynaklık eden yaklaşık yirmiye yakın hareket eksenine sahip, biyomekanik hesaplamalarda insan zihnini zorlayan ellerimizi anlamak için bir hayli çaba gösterdiğimi hatırlıyorum. Anatomi dersini vermiştim, sıra, anatomisinden estetik kıvrımlarına kadar ilgimi çeken elleri fotoğraflamak üzere, fotoğrafçılık derslerine gelmişti.

Antik Çağ’da Anaksagoras, insanı ellere sahip olduğundan ötürü en akıllı canlı diye nitelerken Aristoteles buna karşı çıkıp insanın en akıllı olduğu için elleri olduğunu söyler ve ekler “Eller, araçların aracıdır.” Aydınlanma Çağı’nda ise Kant, “El, dışarıya uzanmış beyindir.” diye boşuna söylememiş olsa gerek. İbranicede Tanrı anlamına gelmesine hak veriyor insan, ellerin; uygarlık yaratmaktaki rolünü bilince. Uzmanın dile getirdiği üzere, ellerimizin işlevlerinden birkaçını yitirme tehlikesi demek, insanlık olarak ortaya koyduğumuz uygarlığımızın gerilemesi değil de nedir?

Görmeyenlerin gözü, duymayanların kulağı, dilsizlerin dili eler, kavgayı, aşkı, emeği imleyen eller, gözlerle beraber insanı ele veren eller, ağrıyan yerlerimizin üzerine götürdüğümüz eller…

Elleri fotoğraflıyordum, çevremdeki elleri, tanıdık, el fark etmiyordu; anatomisinden sonra estetik değerini keşfetmeye çalışıyordum, bir taraftan resimde ellerin yerini merak ediyordum, diğer taraftansa edebiyattaki dile getirilişini.  O zamanlardan kalmadır gönlümde Albrecht Dürer’in “Dua Eden Eller” tablosundaki ellerin yeri, o zamanların lezzetini bulmuştum, İspanyol yazar Pinto’nun romanından uyarlama, her karesi için farklı yorumlara izin veren Luis Bunuel’in filminde. Yıllar sonra bulmuştu ellerin yitik imgesi yine beni. Bu kez kalp krizi sonrası; rahmetli babamı hayata döndürme mücadelesi verirken. Babamın cansız bedenini seyrederken Abidin Dino’nun “Ölüm gelip geçtikten sonra salt eller kalır aslına uygun.” deyişini yaşamıştım.

Abidin Dino şöyle bitiriyor Eller kitabını: “Dört ayaklı bir yaratık olan atın gözlerine dikkatle baktınız mı hiç? Parmaksız bacaklarının küt uçları, ne verecek ne de alacak durumda, böylece at ne resim yapabilir ne de okşayabilir. Gözlerinin sonsuz kederi işte bu yüzden.” 

21. yüzyıl değişim, yüksek teknoloji filan derken insanlığın gözünü sonsuz keder kaplamasın da.