Edebiyat türlerinin iç içe olduğunu düşünüyorum. Bugün ya da geçmişte başarılı edebi eserlerden hangisini ele alırsak alalım, içeriğinde tüm edebi türlerin harmanlanmış olduğunu görüyoruz. Bir tiyatro oyunu bizi şiirin büyülü dünyasına götürebilir ya da benzer bir biçimde okuduğumuz etkileyici bir şiirde romanın veya öykünün kapıları kendiliğinden açılır önümüze. Şiir ile öykünün kol kola girdiği Homeros’u bunun en güzel örneği olarak verebiliriz. Eski destanların neredeyse tümünde bu birlikteliği görmemiz mümkün.

Edebiyat bir zamanlar her şeyden çok şiir anlamına geliyordu. Zamanla şiir, öykü ögelerinden arındı. Öykü de şiirin düzyazıya oturmayan kalıplarından kendini arındırdı. Fakat şairler yine de öykü anlatmaktan vazgeçmediler dizelerinde ama çoğunlukla özetin de özeti olarak. Roman çağdaş bir başlangıçtı, biyografiye ve tarihe de çok yakındı yazım biçimi açısından. Lirik ve epik şiir kadar yoğun duygulara elbette ulaşamıyordu ama zamanla, özellikle yirminci yüzyılda şiiri gölgede bıraktı.

Şiir, öykü, deneme, roman, eleştiri… Yazın türleri arasında keskin çizgiler, net sınırlar olduğunu sanmıyorum. Ancak metinler, rahat kavranabilmek için türlere ayrılmışlar. Dolayısıyla böylesi bir ayrım da sınıflandırmaları kaçınılmaz bir hale getirmiş. Yine de yazınsal metin bir tür olmaktan çok, bir kavram bence. Edebiyat tarihinin önemli metinlerinden biri olan Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları kendi tabiri ile düzyazı edebiyat kuramcıları için Rilke’nin, varoluşçu edebiyatın da, ilk parlak örneği olan tek romanıdır. Oysa zaman zaman bilinç akışı tekniğine kayan kaleminin, derinlikli ve tamamen kendine özgü şiirlerle dolu olduğunu da söylemek yanlış olmaz. Aragon’un Elsa’ya Şiirler’inde de çoklukla düzyazı tümcelerine rastlarız. Ritsos, kısa metinlerinden oluşan Dikkatli Ariostos’tan kendisi roman olarak bahsediyor. Bense düpedüz okuduğum en iyi şiirlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Sait Faik’in ve Edgü’nün bazı öykülerini dizeler haline getirsek şiir niyetine ya da Asaf’ın “Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor” dizelerini küçük bir öykü olarak okuyabiliriz.

Dünya edebiyatına damga vurmuş bugün artık klasik olarak nitelendirdiğimiz Çehov ve insanın aklına “The Necklace” ve “Bel Ami” gibi şahane kısa öyküleriyle gelen Maupassant gibi salt öykücülerin dışında, çağdaş romancıların da unutulmaz öyküler yazdığını biliyoruz. Marquez, Borges, Cortazar, Faulkner ve bir bakıma Virginia Woolf ilk anda anımsadıklarım. Marguerite Duras ve Beckett’ın bazı anlatıları da romandan çok öyküye yakındır. Böll, Camus ve Sartre gibi Avrupa edebiyatının önemli kalemlerinin de öyküler yayımladığını unutmamak gerekir. Sâdık Hidâyet, Edgar Allan Poe, Wolfgang Borchert gibi farklı coğrafyalarda yaşayan yazarlar, öyküye farklı bakış açıları ve yazım biçimleri getirdiler ve kendilerinden sonraki birçok yazara da ilham oldular.

Bizde ise romanda olduğu gibi öyküde de ilk eserler Tanzimat’la birlikte batılılaşmayla başlamış. Akla gelen ilk isim Ömer Seyfettin. Cumhuriyet döneminde toplumsal eleştirileri bireyi ön plana çıkarışı, hem yenilikçi hem de sade diliyle Şevket Esendal çıkıyor karşımıza. Sonrasında Sabahattin Ali ve Sait Faik topluma ve insana bakışları ve anlatımları ile yeni Türk öykücülüğü dönemini başlatıyorlar. Sabahattin Ali belirgin bir dünya görüşünü savunan toplumcu bir yazar olarak eserlerini yazarken Faik ise yalın, doğal, sıcak ve etkin dili ve anlatımıyla büyük bir öykü ustası olarak yerini alıyor. Sonrasında Feyyaz Kayacan, Orhan Duru, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Sevgi Soysal, Füruzan, Tomris Uyar, Demir Özlü, Selim ileri, Nedim Gürsel, Bilge Karasu, Vüsat O. Bener ve Ferit Edgü devam eden öykücülüğümüzde kendilerinden sonraki kuşaklara yol açarken biz okurlara güçlü eserler ve muazzam öyküler bıraktılar.

Klasik öykü biçimleri, örneğin Çehov öyküsünün özellikleri günümüzde yerini farklı anlatım biçimlerine bıraktı. Öyküde klasik olay zinciri ya tümüyle kalktı ya da en aza indirgendi. Karakterler de öyle. Giriş gelişme sonuç çizgisi artık aynı düzlemde gerçekleşmiyor ya da zaman kurgusu doğrusal bir yol izlemiyor.

Birbirlerinden farklı siyasal, toplumsal, kültürel bakış açıları farklı anlatış ve yazım teknikleriyle eserler veren öykücüler, öykücülüğümüzde oldukça geniş bir yelpaze oluşturuyorlar. Dil anlayışları, öyküye bakışları ve yazış biçimleri ile birbirlerine zaman zaman yaklaşıp bazen de uzaklaşıyorlar. Günümüzde yalın anlatımdan fantastik kurguya post modernden romantizme, bilinç akışına geniş bir öykü anlayışından söz edebiliriz. Yine de bugünün öyküsü deyince anlatım biçimi belirlenmiş, sınırları net çizilmiş topyekûn bir anlayıştan söz etmek mümkün değil.

Günümüz dünya edebiyatında özellikle de Avrupa ülkelerinde öykü pek yazılmıyor ya da belki yazılıyor da yayımcı bulamıyor. Oysa ünlü yazarların çoğu birçok metnin yanında geçmiş yıllarda öyküler yazmışlar. Bu genel duruma uymayan istisnalar da var tabii. Bazı ülkelerde örneğin bizde, yazınsal bir tür olan öykü en az roman kadar, hatta son yıllarda romandan da ön planda.

Bir zamanlar öykünün küçümsendiğini, roman yazmanın bir ön çalışması gibi görüldüğünü ya da roman yazmaya yeterli olmayan yazarların eserleri olarak adlandırıldığını anımsarsak günümüz öncesinde çok başarılı yapıtlar ortaya koyabilmiş yönlendirici ve yenileyici olabilmiş öykücülerimizin ne büyük katkılarda bulunduklarını daha iyi değerlendirebiliriz.

Şiir, sözün en eski en kısa en damıtılmış hali ise, ben az sözcükle çok şey anlatabilmeyi başaran öyküyü tüm türlerden daha yakın görüyorum şiire. Nihayetinde bir düzyazıdır ve onun özelliklerini taşır fakat o da şiir gibi ilmek ilmek örülmüştür; duygusu derin ve içeriği yoğundur, boş laf kaldırmaz. Kötü yazılmış bir roman baskı üstüne baskı yaparken iyi yazılmış bir öykü yayımcının ya da okurun ilgisini bekliyorsa, sorunu öyküde değil, başka şeylerde aramalı. Öykü, romanın gölgesine sığdırılamayacak kadar kendine has biçim kurgu anlatım teknikleri içeren aynı zamanda zorlu ama özel bir türdür diye düşünüyorum. 

Bir okur olarak bunlar benim düşüncelerim. Peki günümüz öykücüleri ne düşünüyor acaba? Onlara sordum…