Sunay Akın, beni her zaman çok etkilemiştir.

Kitaplarının sayfaları arasında kaybolmak, büyük keyif vermiştir hep bana.

Bir hafta sonu yine araladım sayfalarını Kule Cambazı’nın…

“Everest’ten Düşen Yazar” başlığı ilgimi çekti, başladım okumaya, okudukça göğsümde bir ağırlık hissetmeye başladım, satırlar ilerledikçe ağırlık arttı arttı, hikayenin sonuna geldiğimde nefes almakta zorlandığımı fark ettim.

Kemal Uluer ismini daha önce özümsememiş olduğum için kendime mi kızsam, insanlık için bir gömlek fazla bu özel insanın erkenden aramızdan ayrılışına mı üzülsem, yoksa yoksa diye uzayıp giden düşünceler silsilesi arasında gidip geldim bir süre.

Sunay Akın o kadar güzel anlatmış ki bu özel insanı, bana onu tekrar etmek düşüyor, iznine sığınarak.

Kemal Uluer; 1960 yılında Ankara’da doğmuş, lisenin başlarına kadar yürüyerek gelip gittiği okuluna kas erimesi nedeniyle tekerlekli sandalyede devam etmiş…

Endüstri Meslek Lisesi Makine Ressamlığı bölümünden okul birincisi olarak mezun olduktan sonra, Ankara Siyasal Bilimler Fakültesinde devam etmiş eğitimine.

Bir süre Bayındırlık ve İskan Bakanlığında çalıştıktan sonra, iç dünyasının renklerini tuvale aktarmaya karar vermiş…

Kısacık zamana dolu dolu bir hayat sığdırmış, seyahatler etmiş, gerçek dostlar edinmiş üst perde bir insandan bahsediyorum sizlere…

Düşünen, düşündükçe üreten, üst perde bir insan…

Ve son düşüncesi… ‘Zamanı geldiğinde odasına kapanıp son 10 tablo yaparak her şeye noktayı koymak!’

Öyle de yapar…

Hayatının son 91 gününü geçireceği odaya kapandığında henüz kırk yaşındadır.

91 gün boyunca odasına sadece 4 yaşındaki yeğeni girer, günlüğünün sayfalarında anlattığı üzere ‘’Toplamış olduğu eski bankamatik kartlarından tren yaptık. CD kutularından köprüler, tüneller ve oyunumuza başladık. Her gün tuval başında yaptığımızda bundan farklı bir şey değil zaten! Çocukları anlayabilmek ve onların dünyasına girebilmek çok kolay değil. Yeğenim pilli oyuncak treniyle en fazla 10 -15 dakika ilgilenmiştir. Oysa bugün yaptığımız (5-6 adet kredi kartını peş peşe bantla yapıştırarak) trenle iki saate yakın oynadı; kah vagonlara kolonya şişesi, mum, küçük arabasını yükleyerek dolaştı, kah babasını ve halasını işlerine bıraktı; köprüleri yıktığımda da acemi makinist oldu.”

Sonraları birkaç kez daha gelir sonra küçük yeğen yanına, oyunlar oynamaya devam ederler…

69.günde bir not daha… ‘’Trenden sonra kutulardan kamyon yaptık, bir güzel oynadı, sonra yatağıma çıkıp uyudu, hem de tam üç saat…”

Kemal Uluer şunları yazıyor, çocuğun çıkıp uyuduğu yatak hakkında…

“Düşe kalka çıktığımda sanki Everest’in tepesine çıkmışçasına saygı duyuyorum kendime.”

Seni anlayamaz sadece kuru kuru ‘hak verebiliriz’, yüce gönüllü insan…

91. gününde biter oda da geçirilen günler, yükselme günü gelir artık daha da yükseklere…

‘İntihar mı?.. Hayır!.. O gün, Everest gibi insanlığın ulaşabileceği en üst noktadan biri düşer yalnızca… Zirveye ulaşmış, oradan tüm dünyaya bakmayı başarmış, mutlu bir hayat tırmanıcısı!’

diye bitirmiş hikayeyi Sunay Akın…

Var ol Sunay Akın, Kemal Uluer gibi bir insanla beni tanıştırdığın, daha önce tanımama gafletime kelimelerinle sertçe bir tokat yapıştırdığın için…

Eserlerinden birkaçı…