Sahi, Kemal Güven ile ilk tanışmam, yıllar önce “Hep Böyle Kal” kitabıyla olmuştu. Hatırlıyorum, okurken kimi satırların altlarını çizmiş, sayfa kenarlarına ufak notlar almıştım.

Kendisiyle ikinci karşılaşmam ise “Fatima’nın Erkekleri” ile oldu. Oyunu izlerken ve hemen sonrasında teksti okuduğumda Ateş’i ne kadar iyi tanıdığımı fark ettim. Ateş ve Ajda Pekkan. O tutkulu özdeşim, o isyankâr hayranlık hiç yabancım değildi ki.

İşte tam da o günlerde, Sevil Akı ile bir ödül töreninde bir araya gelmiştik. Laf lafı açtı ve Sevil’e Ali Kemal Güven’in yazdığı “Fatima’nın Erkekleri” nden bahsettim. Özellikle de Ateş’ten. En yakın tarihte beni Ali Kemal Güven ile buluşturma sözü verdi Sevil. Ancak araya seyahatler, yazılar, yeni kitabın hazırlıkları, programlar girdi bir türlü buluşamadık.

Ve günlerden bir gün aldığım bir haberle heyecanlandım:

“Ali Kemal Güven’in Duygu Asena’nın Aslında Özgürsün (2001) romanını sahneye uyarlayıp yöneteceği.”

Artık resmen günleri sayıyordum.

Ve oyunun ilk gecesi kuliste Ali Kemal Güven ile nihayet bir araya geldik. Daha birkaç dakika önce sahnede Duygu Asena için söyledikleri kulağımdaydı.

Kısa bir röportaj ricam oldu. Kabul etti. Sonra neler mi konuştuk?

Pınar Çekirge: “Fatima’nın Erkekleri”, “Efsane Kadın” ve şimdi de “Aslında Özgürsün” kadın kahramanlar ve onların öyküleri. Neden Duygu Asena diye sorsam, neden Aslında Özgürsün?

Ali Kemal Güven: Kadın odaklı, kadınların önde ve başrolde oldukları hikâyeleri hep sevdim. Mesela yazar olarak hayranlık duyduğum isimler hep kadın. Virginia Woolf, Perihan Mağden, Simone de Beauvoir, Joan Didion, Duygu Asena… Bunlar benim kahramanlarım. Dolayısıyla kadın hikâyeleri yazıyor olmam çok doğal geliyor bana. Kadınlar çok katmanlı ve karmaşıklar. Onları anlatmak ve anlatırken anlamaya çalışmak, bu süreçte içimdeki kadınla paslaşmak her zaman daha keyifli.

Neden Duygu Asena’nın birçok cevabı var. İçlerinden ilk aklıma gelen şu: Bu ülkede kadınları kimse onun kadar korkusuzca, yargılamadan, yalın ve gerçekçi bir dille anlatamadı. On sekiz yıl önce yazdığı ne varsa bugün hala dibine kadar geçerli. Yani zamansız ve evrensel bir yazardı Duygu Asena. Ve çok önemli bir kadındı. Yeni jenerasyonun onun kim olduğunu, inandığı şeyler uğruna neler yaşadığını, ne büyük tabuları yıkıp nasıl bu ülkenin dört bir yanındaki kadınların kütüphanelerine girdiğini bilmesi gerek diye düşünüyorum.

Aslında Özgürsün’ü okuduğumda öğrenciydim. Hatta çocuktum! Annemin başucunda bulmuştum kitabı. Bir sayfa, iki sayfa derken bütün kitabı devirdiğimi hatırlıyorum. Sanki gizlice dertleşen iki kadını kapının arkasından dinlemek gibiydi. Aşırı sürükleyici bir arkadaşlık hikâyesiydi ve çok gerçekti. Sonra Belgin ve Berna benimle kaldı. Kalmış daha doğrusu… Ne zaman ki ilk hangi oyunu yapmalıyım diye düşünmeye başladım, birden aklımda kocaman, kıpkırmızı ASLINDA ÖZGÜRSÜN aydınlandı. Aslında ben değil, kitap beni seçti diyebilirim.

Pınar Çekirge: Roman uyarlaması zor bir süreç olmalı, ne dersin?

Ali Kemal Güven: Evet, zor ama anladım ki ben uyarlama yapmayı çok seviyorum. Bir kere o yazarın dünyasını çok iyi bilmeniz gerek. Onun kalemine bürünmeniz şart. Yazarın dünyasına ve eserine ihanet etmeden, detaylı ve ince bir iş çıkartmanız lazım. O tonu tutturduğunuzda gerisi su gibi geliyor. Başarabildiysem ne mutlu bana!

Pınar Çekirge: Belgin ve Berna’yı 18 yıl sonraya yani bugüne taşımak. Selfie, Netflix dizilerinden bahsetmek yaratıcı detaylar olmuş. Yönetmen olarak başta kurduğun hayalin ne kadarını gerçekleştirdin, diye sorsam…

Ali Kemal Güven: Teşekkür ederim. En başta kurduğum hayalin on gömlek üstü oldu diyebilirim. Çıkan sonuçtan müthiş mutluyum. Bunda önce yapımcım Seda Özkaraca’nın, sonra da canım oyuncularım Emel Çölgeçen ve Pelin Öztekin’in büyük, koskocaman katkıları var. Tam istediğim ve hayal ettiğim gibi bir oyun oldu. Gerçekten çıkan sonuçtan çok gururluyum. Bana inandıkları ve ilk yönettiğim oyunda benimle bu yolculuğa çıktıkları için Emel ve Pelin’e olan sevgimi, hayranlığımı ve saygımı anlatmaya sayfalar yetmez. Kalbimde ikisinin de yeri çok ayrı.

Pınar Çekirge: İlk gösterimin aldığın tepkiler nasıldı?

Ali Kemal Güven: Muh-te-şem! Bir kere nasıl coşkulu, nasıl tatlı bir seyirciydi o! Her ışık değişiminde alkış, kıyamet! İlk kez böyle bir şeyle karşılaştım! Duygu Asena’nın ailesi ve yakınları oyundan çok memnun ayrıldılar. Onların içine sinmesi benim için önemliydi. Herkesin bu kadar beğenmesi ekipçe bizi inanılmaz mutlu ediyor. Özellikle usta isimlerden, “Bu oyun tamamdır,” cümlesini duymak müthiş! Arada çaktırmadan gözlerim dolmuyor değil. Güzel bir oyun olsun diye hepimiz çok emek verdik. Karşılığını alıyor olmak harika.

Pınar Çekirge: Nasıl bir reji anlayışın var, oyuncuyu serbest bırakıyor musun mesela?

Ali Kemal Güven: Ben film kökenli olduğum için daha önce deneyimli oyuncularla çok çalıştım. Meral Çetinkaya, Sevil Akı, Sezai Aydın… Oyuncularla iyi bir iletişimim olduğuna inanıyorum. Bir kere onlarla vakit geçirmeyi, birlikte üretmeyi çok seviyorum! Her oyuncunun iç dinamiği ve süreci farklıdır. Ben onlara bir teknik ya da bir yöntem dayatmaktan yana değilim. Şu an burada ne oluyor, biz ne anlatıyoruz ve nasıl anlatıyoruz benim için çok önemli. Öncelikle oyunculardan geleni seyrederim. Sonra, onların yaptıkları üzerinden, onlarla bir bağ kurarak benim ne istediğimi anlatırım. Ve birlikte önce anı, sonra sahneyi yaratmaya başlarız. Onların kendi kendilerine birçok şeyi keşfetmelerine yardımcı olmaya çalışırım. Prova sırasında oyunculara kesinlikle alan açmaktan yanayım. Onların kendilerini rahat hissetmeleri, yaratıcı, yeni fikirler üretmeleri benim için çok değerli. Hep birlikte bir oyun çıkartıyoruz; “ben” yerine “biz” olmak gerek. Yönetmenlik çok gevezelik etmeden, suyu çok bulandırmadan, pek bir şey yapmıyormuş gibi görünerek, ÇOK şey yapmaktır aslında.

Pınar Çekirge: Yeni projelerin var mı? Kısaca bahsetmen mümkün mü?

Ali Kemal Güven: Evet, var. “Beyaz Tavşanın Gizli Yaraları” isimli oyunumu okuma tiyatrosu olarak sahneleyeceğiz. Karanlık bir oyun. Tekrarı olmayacak özel bir gece hazırlıyoruz. Sanırım nisan başı gibi hazır oluruz. Gelişmeler için ProjectAS’ın sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

Hatırlıyorum; Aslında Özgürsün” ü ilk okuduğumda hemen Duygu Asena’yı aramıştım. Önce telefonda kahramanlardan konuşmaya başlamış, sonra yakın bir tarihte buluşup etraflıca görüşmüştük.

Ve yine hatırlıyorum;

1984 yılının soğuğu içe işleyen, yağmurlu bir gün sonuydu. Elimde master tezimin ilk bulgularından derlediğim notlar, Duygu Asena’nın Gelişim Yayınları’ndaki odasına girivermiştim. Önce uzun bir makalem hemen ardından benimle yaptığı uzun bir söyleşi yer almıştı ‘Kadınca’ dergisinde. Kuşkusuz yazma, duygularımı paylaşma cesaretini bana ilk verenlerdendi. Önemli bir kilometre taşıydı hayatımda ve şimdi Duygu Asena’yı her zaman “aşk gibi” sevdiğimi itiraf ediyorum. Bir idoldü o benim için ve hep öyle kaldı.

Gözlerimi ayıramıyordum bir türlü. O kadar güzeldi ki. Sesinin yumuşak tonu, bakışlarındaki o sıcaklık, içten sevgi yansıları… Gittikçe çözülüyordum karşısında. Off the record, neler konuşmuştuk.

Camlarda sırılsıklam bir yağmur vardı.

Seneler geçmiş üzerinden, içimde o gün filizlenen duyguya hiç ihanet etmedim, hep sevdim onu. Kendimce. Kimler geldi, kimler geçti elbette. Ama anılarımda, yüreğimde kalanlardan biriydi Duygu Asena. Tekrar ediyorum güzelliği, içtenliği, dostluğu büyülemişti beni. Evet, büyülemişti.

Sene 1999. Duygu ile yeniden karşı karşıyayız. Hiç değişmemiş. (Daha mı güzelleşmiş ne?) Yine heyecanlıyım yanındayken. Üstelik bu kez soruları soran, onunla röportaj yapan benim. Ah, bir de ellerim titremese konuşurken.

Pınar Çekirge:  ‘Kadının Adı Yok’ ile panellere, doktora tezlerine konu oldun. Yunanca, Flemenkçe, İtalyanca, Almancaya çevrildi kitap. Beyaz perdeye aktarıldı. Hatta uygunsuz bile bulundu. Poşette satılmasına karşı çıkarak, mahkemeye başvurdun. Kitap yasaklandı. Raflardan çekildi. İki yıl tutuklu kaldı, hiç satılmadı. Resmen sürek avı uygulanmıştı sana, hatırlıyorum. Dili edebi mi, değil mi tartışmaları bile yaratıldı yok yere. Radikal feminist, anti feminist ve sosyalistlerden özellikle de kadın yazarlardan tepki almıştın. Yetmezmiş gibi(!) , dergi genel yayın yönetmeni ve gazeteci-yazar Duygu Asena olarak bir de ‘artiz’ oldun. İki filmde rol aldın. Dahası, KADINCA, NOKTA, NEGATİF, RADİKAL-3’te kapak oldun. Dediğim gibi öncüydün. Kural değişmezdi ki: “Öncüler her zaman kurban verir, tabular dokunulmazdır.”

Duygu Asena:  Sıra dışı yapılan her şeyde bedel ödetiliyor Pınar. Ama ben ödemedim. İnan yerimde bir başkası olsaydı, bırakıp giderdi. Lanet olsun derdi. Direndim. Mücadele ettim. Sürekli dedikodular üretildi. Kesinlikle erkek düşmanı olmadığım halde, erkek düşmanı olduğum yazıldı, çizildi. Yakıştırmalar yapıldı. Cinsel tercihim bile sorgulandı bu arada.

Pınar Çekirge: Peki hiç mi yıpranmadın bu süreçte?

Duygu Asena: Hayır, sadece şaşırdım. Ne edebiyatçı ne de feminist bir kimlikle çıkmamıştım ki… Söylenecek sözlerim vardı. Hepsi bu! “Kadının Adı Yok” cesur ve cüretkâr bir kitap olarak nitelendirildi ve söylediğin gibi hak etmediğim, olumsuz, inanılmaz tepkiler geldi. Okurun ilgisi, kitabın çok satması dışında bir aydın meslektaş kesimi vardı akıl almaz, şaşırtıcı, üzücü diyebileceğim şeyler yaptılar. “Onunla aynı panele katılmam,” diyenler bile oldu. Ama sonra vazgeçtiler bu kararlarından. Beni bulaştırmayın sakın, diyenlerle de zaman içinde dost olduk. Yayıncıma göre bunca tepkinin, tavır alışın kaynağı sadece kıskançlıktı. Belki de “Neden bu basit gibi görünen gerçekleri, hisleri akıl edip de yazamadım,” diye kendilerine kızmışlardı. Anlayacağın, sansasyonel (!) sayılan bir kitap yazmıştım. O kadar… Ama sonrası da geldi. Makalelerim, kitaplarım gelip geçici olmadığımı kanıtladı. Dediklerim doğruydu. İstikrarlıydı çünkü.

Pınar Çekirge: Bir defasında “Gerektiğinde kapasite ve yeteneklerimi zorlarım. Yapabileceklerimi önceden sezinlerim. Zevk alacağım şeyleri yapmaktan hiç çekinmem. Yılmadan,  denerim. Olmazsa kaybedeceğim bir şey yok. O kapıyı kaparım. Ama bir de tutarsa,” demiştin. Kendini bir dış göz olarak değerlendirdiğinde bunca başarının sırrı ne?

Duygu Asena: Başarısızlıktan korkmamak. Yaptığım işlerde ille başarılı olmalıyım, diye bir kaygım hiç olmadı. Başarırsam sevinirim, aksi durumda da karalar bağlayıp köşeme çekilmem. Bu bitti, yenisine başlayayım diye, düşünürüm. Hayır, cesur değilim ben. Denemekten korkmam sadece. Biz başarısızlıktan niçin korkuyoruz, insanların tepkileri yüzünden. Öyle değil mi? Şimdi kimseler yokken ipte yürümeye kalksan ve beceremeyip düşsen ne olur? Hiç! Ama bunu insanların önünde yapsan ya başaramazsam, mahcup olursam diye kaygılara, yersiz korkulara kapılırsın değil mi?

Bak film de çevirdim. Yapacağıma inanıyordum çünkü. Küçükken aktris olmak istemiştim çok ama babam karşı çıkmıştı. İçimde kalmıştı bu istek. Günün birinde bir fırsat çıktı önüme. Tamam kabul ediyorum, deneyeceğim, sinemayı tanıyacağım dedim ki en yapmamam gereken bir zamandı. Ünlenmiştim, gündemdeydim. Gözler üzerimdeydi. Hiç unutmam, bir filmin tanıtım kokteylinde bir hanım yanıma yaklaşıp alaylı bir tonlamayla “Artık şarkıcı da olursunuz,” demişti. Büyük bir içtenlikle, “Eveeeettt” dediğimi hatırlıyorum. “Çok istiyorum ama çalışmam lazım.”

Nitekim “Umut Yarına Kaldı” başarılı olmadı pek ama çizdiğim kompozisyonda başarılıydım. Kesinlikle inanıyorum buna.

Pınar Çekirge: Ya tiyatro… Deneyecek misin?

Duygu Asena: Ah, nasıl istiyorum fakat biliyorsun provalar, turneler, her gece oyun, zaman bulamadım.

Pınar Çekirge: “Aşk bir oyundur” demiştin kitabında. “Doğal oldukça kaybettiğin bir oyun.” Aşk gerçekten açıklığı kaldırmıyor mu, sevdiğini söylediğin an mı başlıyor ilk kopuş. Oyunun kuralları ille maskelerin ardına sığınmak, hiç dürüst olmamak mı?

Duygu Asena: Ne yazık ki, evet. Bunu keşfettiğimde, inan çok üzülmüştüm. Doğallığa önem veren bir insanım. En belirgin özelliğin nedir diye sorsan, doğallığımdır derim. Aşkı da öyle yaşamak istedim. Sevdiğini söylediğinde, içten davrandığında karşındaki istisnasız geri çekiyor kendini. Doğallık, dürüstlük, aşk işin içine girince prim yapmıyor.

Pınar Çekirge: Yitirme noktası oluyor yani.

Duygu Asena: Kesinlikle. Gönül kaçanı kovalar derler ya.

Pınar Çekirge: Aslında aşk yok mu?

Duygu Asena: Bir şey var. Farklı hisler, farklı coşkular gibi ama o kadar işte. İlişkinin farklı bir boyutu diyelim buna. Fazla da anlam yüklememek lazım sanki. Çünkü bitiyor, nasıl desem aşk molekülleri eskiyor zamanla. Özlem yitirildiğinde bitiyor belki de. Sonsuz değil ki aşk. Sevgiye, saygıya dönüşüyor zamanla. Hepsi bu!

Pınar Çekirge: Acı çektirenin peşinde oluyoruz kimi kez. Bu apayrı dediğimiz birliktelik bir öncekinin aynısı oluveriyor. Otobiyografik dediğim tekrarlara yöneliyoruz ister istemez. Tercihlerimiz bilinçli mi bu bağlamda?

Duygu Asena: Aşk diye tanımladığımız duygu aynı, değişen sadece insanlar. Hayat bir oyun aslında, bir tiyatro. Eğer o dönemin perdesini kapadığında alkış aldıysan mutlusun demektir. İş hayatı, aşk, sevgi, arkadaşlık, ilişkileri içinde geçerli bu dediğim. Ağlamadan, kahrolmadan bitirelim. Hızlı, heyecanlı, coşkulu sahnelerimiz olsun ama bir trajediye döndürmeden selamımızı verip gidelim… Gidebilelim… Ve yeni bir oyuna başlayalım. Acı vereceğini hissettiğim bir insanla karşılaştığımda uzaklaşıyorum hemen, çünkü kendimi seviyorum, değer veriyorum. Kimsenin beni üzmesine, kırmasına iznim yok.

Pınar Çekirge: Anja Meulenbelt vardığı noktada şöyle der. “Erkekler hiçbir işe yaramaz. Ya da kadınların duyargaları böylelerine açıktır. Ödün verdiği, bağlandığı, destek çıktığı için kadın onları bu hale getirir sonunda.”

Duygu Asena: Kadının fazlasıyla ödün verdiği bir gerçek. Erkeği çok önemsiyor. Belki de salt güvensizlik duygularından kaynaklanıyor bu davranışı ve yalnızlık korkusundan.

Pınar Çekirge: İkili ilişkilerde kimi kez enkazlar kalıyor geriye, duygusal cinayetler işleniyor. Hep erkekler mi suçlu?

Duygu Asena: Dikkat et Pınar, şu ana kadar erkekleri hiç suçlamadım ben. Yerine göre kadının erkeğe benzemesini dahi öneriyorum.

Pınar Çekirge: Nasıl yani?

Duygu Asena: İkili ilişkilerde erkek çok daha mantıklı ve doğru davranabiliyor çünkü. Diyelim kavga ettiler, kapılar vurulup çıkıldı. Kadın dünyasına çekiliyor hemen, ağlıyor, kendini harap ediyor ve telefon bekliyor. Erkeğe gelince o da çok üzgün, gergin, acı çekiyor hatta yine de hayatından, programlarından ödün vermiyor. Yani işine gidiyor, maçını izliyor ve sonunda ahizeye uzanıyor. Erkeğin tepkileri bu nedenle sağlıklı oluyor, bana göre. Kadın daha yumuşak, duygusal, fizyolojik açıdan da böyle bu. Kadın ve erkek arasında mutlak fark söz konusu. Hep bir uyumdan bahsedilir. Hayır, böyle bir uyum yok. Olamaz da. İki zıt yaratık çünkü kadın ve erkek. Mars – Venüs hikâyesi gibi, önemli olan ortak bir noktada buluşuyor olmak. Buluşabilmek.

Pınar Çekirge: Feminizme karşı çıkıyorlar hala. Feminizmi ille erkek düşmanlığı, lezbiyenlikle eşleştirenler var. Üstelik kimi kadınların feminizmi inkârı akıllara seza… 1978’den beri sürekli bunun böyle olmadığını, feminizmin kadın haklarını savunan, kadın – erkek eşitliğini isteyen bir düşünce akımı olduğunu savunuyorsun. Feminizm seninle, yazılarınla Türkiye gündemine geldi. Ama feminizm tam anlaşılamadı. Niçin?

Duygu Asena: Bunun tek sorumlusu maço basındır. Hep böyle bir imaj verildi. Yani feminist kadın çirkindir, erkek düşmanıdır ve de sonunda kaçınılmaz olarak eşcinseldir. Bu mantık silsilesi içinde ‘erkek düşmanlığı’ söylemi hep körüklendi.

Karanlık. Ağustos olmasına rağmen içim üşüyor.

Kirli mavi bir gece yirmi dörde doğru yürüyor ağır aksak. Yanaklarım yağmur ıslağı, daha bu sabah Vatan gazetesinin önünde onu sarı güllerle kaplı bir tabutta görmek.

Bardağımda bırakılmış bir gül. Varılacak hiçbir yer kalmamış sanki.

Renkler solmuş.

Sevgi kadar hüzün, gece yarısı kadar yalnızlık, susmak kadar yalnızlık. O kadar uzun ki yalnızlığın tülleri, sımsıkı sarmalanmışım. Yeni bir düş beklemiyorum. Yeni bir öykü, kim bilir?

Teybin düğmesine dokunuyorum. Avuçlarımda cam kırıkları.

İlk gençliğimin buğusunda okuruydum Duygu’nun, son gençliğimde onun gibi yazmaya çalıştım, orta yaşında yine o var. Duygu, hep idolümdü.