“Kadınlar yüzyıllardır erkeği olduğundan iki kat daha büyük göstermenin tatlı gücüne sahip büyülü aynalar gibi hizmet etmişlerdir. Bu güç olmasaydı dünya bir bataklık ve vahşi ormandan ibaret olacaktı.”

Virginia Woolf

 

“Distopya” ilgimi çeken özel konulardan biri. Bu alanda kült sayılacak eserleri okuduğumu zannederken bir anda karşıma “Swastika Geceleri” çıktı. Feminist distopyanın öncüsü olan kitapla çok daha önce buluşmuş olmayı dilerdim.

Ön söz okuma alışkanlığınız var mı bilmiyorum. Ancak bu eserin ön sözü ayrı bir önem taşıyor. Nitekim yazar ve kitap hakkında doğru bir bilgilendirme ile buluşuyorsunuz. Bu da kitap hakkında bir bilinç oluşturmanıza olanak sağlıyor. Nitekim aynı ön sözden romanın yazarı Katharine Burdekin’ın, yaklaşık elli yıl boyunca “Murray Constantine” takma adını kullanarak eserlerini ortaya koyduğunu, feminist eleştirilerinin gerçekçi kurgularında hatta çocuk kitaplarında bile yer aldığını öğrenme fırsatı yakalıyoruz.

“Düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde onur da yoktur.”
Katharine Burdekin

Katharine Burdekin, Swastika Geceleri romanında feminist bir distopyaya imza atarken “diktatörlük” kavramına da sağlam bir eleştiri sunar.

Olay örgüsü Swastika şeklinde inşa edilen Hitler’in Tanrı olarak kabul edildiği kentte bir kilisede “İman Töreni” ile başlar. İmparatorluğun neredeyse her köşesinde bir kilise bulunur. Ancak yeni bir dünya, yeni bir din ve yeni bir Tanrı yaratılmış durumdadır. Hitler Tanrı, Hitler’in öğretileri ise Hitler’in İncil’i olarak karşımıza çıkar. Hristiyanlık başta olmak üzere birçok din küçümsenir.

Romanın başında verilen dini törenle bir anda olay örgüsünün içinde buluruz kendimizi.

İlk satırlardan çarpıcı bir olay örgüsü ile karşı karşıya kaldığımızı söylesem abartmış olmam. Dünyada iki büyük uygarlık olarak adlandırılan Almanlar Avrupa ve Afrika’da; Japonlar Asya, Avustralya ve Amerika kıtasında hüküm sürer. Hitler, “Kutsal Uçak”la Moskova’yı bombalayarak büyük bir kahramanlıkla savaşı bitirir. Alman İmparatorluğu’nda bu olaydan sonra Hitler’in Tanrılaştırıldığı yeni bir düzen kurulur. Hitler Tanrılaştırılırken fotoğrafları ve heykelleri yok edilir. Mükemmel bir varlık olarak idealize edilir. Diktatörlük gücünü görülebilenden sadece “gören”e çevirir. “Kan Soyu” yeni düzenin en büyük belirleyicisidir. Nazilerin ekonomik ve askeri bakımdan üstü “Şövalye”ler, şövalyelerin üstünde ise Hitler’in kutsadığı Führer yer alır.

İnsanların bu düzeni kolayca benimsemesi için de kitapların tamamı yakılır. Geçmişe dair bütün izler silinir. İnsanlara savaştan önce dünyada sadece barbarların yaşadığı öğretilir. Haliyle insanları Alman İmparatorluğu’nun ilk ve tek büyük güç olduğuna inandırmak zor olmaz. Hitler’in Tanrı kabul edildiği topraklar da bunun sonucunda kutsal topraklar olarak karşımıza çıkar. Suç işleyen insanlar kutsal topraklardan sürgün edilir.

Toplumun en alt sınıfı ise kadınlardır. Sadece kadınların yaşadığı bir bölge inşa edilir ve dini törenler haricinde bu bölgeden çıkmaları yasaklanır. Kadınlar kimliksizleştirilir. Ruhları ve fikirleri olmadığına inanılan kadınların fiziksel görünümüne de büyük bir darbe vurulur. Saçları tıraşlı ve bakımsız halleriyle sürekli aşağılanırlar, tecavüzün de suç sayılmadığı bir düzende sadece çocuk doğurarak adeta görevlerini yerine getirmeye programlanırlar. Erkek çocuklarını yetiştirmek için yetersiz bulunan kadınlardan, erkeklerin akıllarının ermeye başladığı(!) 1-1,5 yaşlarında erkek çocukları koparılır. Uygulanan psikolojik baskı nedeniyle de kız çocuğu doğurduklarında kendilerini yetersiz hissederler. Bu nedenle tecavüze uğradıklarının da farkında olabilecekleri bir algıya sahip değillerdir. Onlara öğretildiği gibi “teslimiyet yaş”ına geldikleri andan itibaren kendilerini erkeklere sunmak zorundadırlar!

Toplumsal kuralların özellikle kadınlar için bir hayli acımasız olduğu bu yeni düzende, kadınların tecavüzden muaf olabilmesinin tek yolu bir erkeğin sahipliği altında olduğunu belli eden kolluk takmasıdır. Eser boyunca kadınların üreme görevleri dışında bir görevleri olmadığı vurgulandığı gibi sadece erkekler arzulanabilir olarak tasvir edilir.

Aslında kadınlardan gizlenen çok büyük bir gerçek vardır. Hitler’in özenle inşa ettiği imparatorlukta orantısız erkek doğumu söz konusudur. Ancak bu durumun ciddiyeti ve taşıdığı tehlike asla kadınlara hissettirilmemelidir: “…Kadınlar bunu anlarlarsa eğer, kendilerine saygı duymaya başlamaları nasıl önlenebilir? Bir kadın kız doğurduğu için alelen sevinç duymaya başlarsa Hitlerkent yıkılmaya başlar.”

Hitler’in Tanrılaştırılmasında da kadın unsurundan sıyrılarak onun Gök Gürültüsü Tanrısı olan babasının kafasından infilak ederek oluştuğu anlatılır. Bu şekilde dünyaya geldiğinin anlatılmasının altında yatan neden ise kadınlarla temas etmeden, kirlenmeden oluştuğunun vurgulanması içindir!

“Başka bir hayata imrenerek özlemle akıyorsanız kendinizi kaybetmişsiniz demektir. Çünkü her şeyden üstün olduğunu bilmeyen hiçbir şey kendi olamaz. Kadınlar kendilerini asla üstün görmediler. Sadece eşitlik istediler, makul, küçük şeyler.”

Hitler’in oluşma biçimi Hitlerkent’in erkeklerinin de felsefesini “Ve gurura, cesarete, şiddete, zalimliğe, kan dökmeye, insafsızlığa ve bütün diğer askeri ve kahramanca değerlere inanıyorum.” sözlerine dayandırır.

Kitabın arka kapağında yer alan “Şiddet ve hainliğin erkeklere statü kazandırdığı, kadınların damızlık hayvan vasfına düşürüldüğü bu dünyada herkesin ortaklaşa taptığı tek bir şey vardır: Hitler” cümlesi de bütün anlatımımın özeti biçimindedir. Nitekim yine kitapta yer alan

“Üstündür erkek kadından.

Ve üstündür Nazi, bütün yabancı Hitlercilerden.

Nazi yabancı Hitlercilerden üstündür

Ve Şövalye de Nazi’den üstündür,

Ve Führer (Hitler’in kutsadığı)

Bütün Şövalyelerden üstündür

Ve Tanrı, Efendimiz Hitler, Führer’den üstündür.”

bölümü sözünü ettiğim Hitlerkent’in işleyen kast sisteminin kanıtı olarak karşımıza çıkar.

Romanda üç ana karakterimiz olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır: Alman şövalye Friedrich von Hess, Hermann ve İngiliz Alfred.

Hermann’ın fiziksel özelliklerinden daha çok olaylara dair düşüncelerine baktığımızda karşımıza tipik bir Nazi örneği çıkar. Emir alan ve uygulayan ama sorgulamayan bir kimlik Hermann. Hermann’ı yakından tanıdıkça Stefan Zweig’ın Satranç kitabının ana kahramanlarından Mirko Czentovic aklıma geldi. Mirko, yoksul bir çiftçinin oğludur. Bir kaza sonucu babası yaşamını kaybedince bir papazın himayesinde yaşamını sürdürür. Papaz acıyarak bakımını üstlendiği çocuğun her şeyiyle bizzat ilgilenir. Evde özel olarak da çalıştırdığı çocuğun yüz kere bile anlatsa en ufak bir bilgi kırıntısı öğrenemediğini kabullendiğinde pes eder. Papazın verdiği görevleri yerine getiren Mirko, asla kendiliğinden bir şey yapamaz. Adeta neye şartlandırılırsa sadece onu yapmaya programlanmıştır. Daha fazlasını yapmak hatta düşünmek aklına bile gelmez. Ancak bu cahil, zekâsı yetersiz çocuğun tesadüfi bir şekilde satrançta başarılı olduğu keşfedilir. On sekiz yaşında Macaristan, yirmi üç yaşında ise dünya şampiyonu olur. Ancak nice başarıya rağmen şampiyonumuz, satranç tahtasını zihninde canlandırmayı ve zihninde oynamayı başaramaz. Yine de satrançta hatırı sayılır bir başarı kazanır. Başarısıyla para kazandıkça Mirko, kendini diğer insanlardan daha üstün görmeye başlar. Mirko, aslında zengin olmak için bilgiye, görgüye ihtiyacı olmayan küstah insanların temsilidir. Hermann da bir “birey” olduğunun dahi farkında olmadan sadece verilen emirleri yetiren getiren ve tıpkı Mirko gibi “programlanmış” bir ömür tüketir. Yer yer gösterdiği küstahlık ve kendini herkesten üstün görme Mirko ile ortak noktasıdır.

İngiliz Alfred ise bir hayli akıllıdır. Daima sorgulayan, Almanlardan önce sadece barbarların yaşadığına inanmayan ama geçmişe dair hiçbir belge bulamadığı için de Almanları anlamak adına Hitler’in İncil’ini okuyup analiz etmeye çalışan biridir. Hac ziyareti nedeniyle Almanya’da bulunan Alfred distopik eserlerde yer alan “kırılma”nın simgesi niteliğindedir. Yolu Hermann ve şövalye Friedrich von Hess ile kesişen Alfred bu distopik düzenin boşluklarını, yanlışlarını ortaya çıkararak sisteme eleştiriler getirir.

Alfred’in aydınlanması şövalye Friedrich von Hess’in gösterdiği bir fotoğraf ile başlar. Şövalye fotoğrafı sunarken Alfred’in uğrayacağı şaşkınlığın farkındadır: “Sayısız Hitler resmi ve heykeli gördünüz. Çok uzun bir boy; uzun, gür, altın saçlar; göğsüne yayılan erkeksi altın sakallar; okyanus mavisi gözler, asil ve sert kaşlar… Ama işte bu o!”

Alfred sarışın ve çok uzun olarak anlatılan Hitler’in kumral, kısa boylu, badem bıyıklı gerçek hali ile yüzleşir. Tabii bir de Tanrılaşırken yüzlerce yıl içinde geçirdiği değişim ile de!

Ancak Alfred’i fotoğrafta Hitler’in gerçek görünümünden çok daha fazla şaşkınlığa uğratan şey ise Hitler’in yanındaki kadındır. Güzel, alımlı, uzun saçlı, mevki sahibi kadını gören Alfred “Önemli olduklarını bilmiyordum. Beni pirelerin önemli olduklarına inandırabilirseniz pireler hakkında ciddiyetle, kişisellikten arınmış olarak mümkün olduğunca önyargısız düşünebilirim,” sözleriyle şaşkınlığını ortaya koyar.

Bu fotoğrafın dışında Alfred’in aydınlanmasını sağlayan önemli bir kitap ile de buluşturur Şövalye, Alfred’i. Geçmişe dair önemli bütün bilgilerin yer aldığı bu kitap Şövalye’nin öldükten sonra bırakabileceği en önemli mirasıdır. Şövalye, evlatlarını kaybettiği için bu kitabı Hermann gibi sorgulamayan birine teslim etmektense başka ulustan akıllı birine teslim etmeye karar verir.

“Gerçekler, yetişkin bir adam için bile katlanılmaz bir yüktür. Bu yükü üstümden atacağım için çok memnunum.”
Friedrich von Hess.

Şövalye Von Hess’in soyu adeta deli olarak addedilmiş bir aileye dayanır. Elindeki fotoğraf ve kitaba rağmen maalesef o da kadınların en alt sınıftan olduğuna inandığını “Kadın, erkekleri memnun etme arzusunun vücut bulmasından başka hiçbir şeydir.” sözleriyle ortaya koyar.

Alfred, Şövalye’ye sayısız soru yöneltir. Merak ettiği çok şey vardır. Hitler’in yanındaki kadın gibi kadınlar varsa nasıl olmuşta da alt sınıf olmayı kabul etmişlerdir?

Şövalye büyük bir rahatlıkla açıklar durumu:

“O zavallı dişi ahmaklar, erkelerin onlara dayattığı şeyleri neşeyle ve canı gönülden yaparlarsa, erkeklerin bir şekilde mantıklı davranmaya başlayıp onları sevmeye devam edeceklerini sandılar. Ama sevginin öldürülmesine yardım ettiklerini göremediler. Bugün hangi kadın, erkeğin onu bir arkadaşını sever gibi sevebileceğini hayal eder. Ama erkekler arasında yayılan nefretin farkında olan o zamanki kadınlar, güzelliklerinden ve seçme ve reddetme haklarından feragat ederek, hayvanlık statüsünü kabul ederek, hararetle onları yatıştırıp memnun etmeyi umuyorlar.”

Bütün bunlardan yola çıkarak erkekler için bir ayna görevi görmesini umut ettiğim kitabın kadınlar için de “farkında”lık yaratmasını istiyorum.

Ve hemcinslerime sesleniyorum: “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Edebiyat öğretmeni olmanın yanında çocukluk hayalinin peşinden emin adımlarla ilerliyor. Kendi platformunu oluşturarak dostlarını bir araya topladı. Dostlarıyla sanatın her alanında üretim yapıyor ve inatla yapmaya devam edecek. Saplantılı edebiyat takipçisi. Kimi zaman Kafka’nın böceğinin peşinde, kimi zaman Slyvia Plath’in kafasını soktuğu fırının içinde. Kimi zaman Dostoyevski’nin yarattığı ‘Öteki’ ile ilgileniyor. Ama en çok da bir ‘şair’in dizelerinin misafiri.