Zor zamanlar geçiriyor ülkemiz. Herkes etkileniyor bundan iyi ya da kötü. En acısı da yavaş yavaş alışıyor oluşumuz. Alıştırılıyoruz. Ama başka çare yok. Her gün korkuyla uyanmak, korkuyla yaşamaktansa… Bin bir türlü şey ile uğraşıyor insanlar dikkatleri dağılsın diye. Benim için bunu sağlayan en nihai şey tabii ki müzik. Düşüncelerinizden 360km/h ile kaçmanızı tek bir notayla sağlayabilen Tanrı’nın bir lütfu!

Bu aralar –normalde hiç adetim değildir ama- yerli şarkılar da dinliyorum. (Yanlış anlaşılmaları oluşmadan önlemek adına söylüyorum lakin ‘yerli’den kastım kesinlikle Türk müziğinin ‘pop’ genre’sı değildir. O konu ile ilgili yazıyor olsaydım şuan ‘adeyyolallaleyoadeyyolallaley’in Türkçe meali ile ilgili tezimi okuyor olurdunuz. NOT: Sevenler alınmasın, zevkler renkler tartışılmaz…) Ağırlıklı olarak, Ceylen Ertem, Dilara Sakpınar –hem grubu 123, hem de solo çalışmaları-, Can Kazaz, Birsen Tezer ve Flört’ün şarkılarının yer aldığı playlist’imin baş tacı, çok sevdiğim bir şarkı var ki, bu yazıyı yazmam için bana ilham veren şey de bu şarkı ve onun klibidir aslında. Bahsettiğim bu şarkı birçoğunuzun aşina olduğu, Türk rock müziğinin yükselen gruplarından Athena’nın ‘Ses Etme’ adlı parçası.

Athena’nın 2014 yılında çıkardığı ‘Altüst’ adlı albümünden bir parça bu, ama klibi geçen yılın ekim ayının başlarında yayınlandı. Karışık tepkiler aldı dinleyicilerden. ‘Alışılmışın dışında’ bir klipti bu. Ana karakteri kadın gibi giyinen bir erkekti.

Klip son derece ‘normal’ başlar oysaki. Kıvırcık saçlarının yüzüne gölgeler düşürdüğü ana karakterimiz, siyah deri ceketinden başlayarak pantolonu dahil olmak üzere tüm kıyafetlerini çıkarır. Buraya kadar her şey –soyunma eyleminin ‘ayıp’lığı dışında- son derece beklenilirdir. Sonraki sahnede ise ana karakterimizi pembe ışıkla aydınlatılmış bir banyoda görürüz, aynanın karşısına geçmiş bir sütyen denemektedir. Ki tahmin edebileceğiniz üzere burası klibin kırılma noktası, ‘anormal’leştiği andır. Ardından tıraş olur, tıraş olurken adem elmasına odaklanır kamera. (‘Erkekliğini’ belirtmek adına) Sonra suyla dolu küvete uzanır, kan kırmızısı elmasından bir ısırık alır. (Burada elmanın Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan ‘yasak meyve’ye bir gönderme olarak kullanıldığını düşünüyorum, lakin kahramanımız da toplum tarafından olumsuz ve uygunsuz, ‘yasak’ kabul edilen bir şey yapmaktadır. Yüzündeki ifade de ait olmadığı bir yerden kovulmayı umursamadığının bir kanıtıdır aynı zamanda. ‘Günahkarlar’ cennette barınamaz ne de olsa…)

Sonraki sahnede kahramanımızı sarı bir peruk ve makyajlı olarak görürüz diğer iki arkadaşıyla. Halinden memnun bir şekilde gülümsemektedir çünkü kendini en rahat, en güvende ve en ‘kendisi gibi’ hissettiği haliyle karşımızdadır. Arkadaşlarıyla giyinip süslenip hazırlandıktan sonra ‘kendisi olmak’tan korkmadığı diğer ‘kendisi olmak’tan korkmayanların, başkalarının ‘kendileri olma’larına engel olmadığı, bunu yadırgamadığı bir yere eğlenmeye giderler.

Her şey güzeldir, herkes mutludur. Müzik, içki, dostlar vardır. Kimse onlara karışmaz, onları olduğu gibi kabul eder. Klibin son sahneleri ise dünyanın aslında nasıl bir yer olduğunu hatırlatırcasına, tokat gibi çarpar yüzünüze gerçekliğiyle. Evine tek başına dönen kahramanımızın birkaç serseri tarafından sokakta yürürken yolu kesilir ve tahmin edebileceğiniz üzere dayak yer. İmdadına arkadaşları ile yaşadığı evde onlara annelik yapan yaşlı teyze koşar, serseriler dağılır. Kahramanımız ve ‘anne’si kol kola, omuz omuza evlerine döner. Alışmışlardır, bilirler dünya acımasız…

Ana karakterimiz, başkahramanımız Love Dance Point adlı bir kulüpte zaten bu mesleği icra eden 28 yaşındaki Onur Gökhan Gökçek, aynı zamanda bir dj ve balettir. Evrensel gazetesine verdiği bir röportajda, klibin evlatlarını LGBTİ+ olduğu için kabul etmeyen aileler ya da mahallede bir transseksüel ya da eşcinsel gördüğünde tepki veren insanlar için yaptıklarını ifade eden Gökçek, “Şu an bir şiddet ve nefret var ve bu bir suç. Ben de bu yüzden oynadım klipte,” diyor. Athena ile yollarının kesişmesi ise grubun bas gitaristi Umut Arabacı sayesinde olmuş. Arabacı Ses Etme’ye klip çekeceklerini, LGBTİ+ dünyasına dair bir şey anlatmak istediklerini ve onunla çalışmak istediklerini söyler, grubun diğer üyeleri ve yönetmen de bu konuda son derece istekli olduğundan ortaya bu muhteşem klip çıkar. Aynı röportajda klibin çekim süreci ve ardından alınan tepkilerden de bahsediyor Gökçek. ‘Klibi çekmeden önce bayağı kafa patlattık, istiyoruz ki klişe olmasın, ulaşmak istediğimiz kitleye doğru ulaşsın. Doğru bir mesaj vermekti amacımız, öyle de olduğuna inanıyorum. Şu an Youtube’da çok izlendiği için kilitleniyormuş video. Böyle bir ilgiye biz de şaşırdık, bu kadar beklemiyorduk. Bugünkü Türkiye’de grubun böyle bir şeye cesaret ediyor olması takdir edilesi bir durum diye düşünüyorum.’  Bir diğer ilginç şey ise Youtube’da videonun yoruma kapalı olması bunun nedeni ise nefretin suç olduğunu insanlara anlatmayı amaçlayan bir videonun altında nefret mesajları olmaması gerektiğine inanmaları. Klipteki olayların çoğu kendi hayatından kesitler içerse de sonda olduğu gibi hiçbir türlü fiziksel tacize maruz kalmadığını söylüyor Gökçek, ‘Çalışmaya giderken sokakta yürümüyorum, gideceğim yere taksiyle gidiyorum. Bunun basit bir nedeni var: O kadar yüksek topuklu ayakkabılarla sokakta yürüyemem.’ Ve ekliyor ‘Ne çalışırken ne de sokakta fiziksel olarak bir şey geldi başıma. Ya ben şanslıyım ve kendimi korumayı biliyorum ya da alışmışım. Tabii bu gelmeyecek anlamına da gelmiyor. Yoksa zaten en başından beri insanlar ölüyor, bunun için eşcinsel olmana gerek yok. Kadınsan, çocuksan ölüyorsun. Şiddet hep vardı. O yüzden ben özgürlüğümün kısıtlandığını hissetmiyorum, istediğimi giyinip istediğim yere gidebiliyorum ama sıra gündelik hayatımıza da gelecek. Yurt dışına gitmemin sebeplerinden biri de bu. Yaptığım iş yurt dışında daha çok anlaşılan bir iş, geri dönüşü daha çok olan bir iş, hem maddi hem manevi açıdan. Bu geri dönüş de psikolojik ve ruhsal açıdan çok iyi hissettiriyor, yaratıcı olmamı, düşünmemi, daha çalışkan olmamı sağlıyor. Çünkü burada çok fazla negatiflik var, bu durum da ben çevremde olup bitenlerden kolay etkilendiğim için motivasyonumu düşürüyor. Hiçbir şeyden etkilenmeden yoluna giden biri olamadım hiç.’

Kadın gibi giyinen erkekler Türk milletine bu kadar da yabancı gelmemeli bence. Ne de olsa kültürümüzde Zenne diye bir kavram var… Zennenin açıklaması Vikipedi’de kısaca şöyle verilmiştir, ‘Zenne, eski geleneksel göçebe Türk geleneğinde düğünlerde ve şenliklerde kadın kıyafetiyle geleneksel olarak kadın gibi oynayan erkeklere verilen isimdir. Karagöz gibi tiyatro sergisi hasıl olduğunda kadın rolüne çıkan erkeklere zenne denir. Zenne eski dilde Farsça kökenli olup kadın demektir. Kaşlarını aldırıp piercing takarlar.’ Günümüz drag queen’lerinden pek bir farkları da yok gibi. Seyfi Dursunoğlu’nun canladırdığı Huysuz Virjin karakteri ülkemizde bu kadar ün yapmış ve beğeni toplamışken, bu işi çok daha profesyonelce yapan ‘sanatçı’ların hor görülmesi ve dışlanması son derece anlamsız geliyor.

Onur’un da röportajında söylediği ve hepimizin bildiği üzere drag queen’lik ya da LGTBQ+ topluluğunun bir parçası olmak her ne kadar hala birçok insan tarafından olağan dışı görülse de Amerika ve çoğu Avrupa ülkesinde bizdekine nazaran hoşgörüyle karşılanan ve desteklenen bir olgu. ‘Drag queen’liğin kökeni oldukça eskilere, kadınların sahneye çıkmasına izin verilmediği için erkeklerin teatral gösteriler için sahnede kadın karakterleri canlandırmalarına dayanır. ‘Drag queen’ terimi ise uzun eteğin yerde sürüklenişi (İngilizcedeki ‘drag’ kelimesinin Türkçe anlamı sürüklemektir) ilham alınarak ortaya çıkmış, 1870lerin tiyatro jargonundan bir terimdir. (Aynı zamanda kelimenin Almancadaki ‘giymek’ anlamına gelen ‘tragen’dan ortaya çıkmış olduğu da düşünülmektedir)  Günümüzdeki haliyle drag queen’liğin ise gay kültürünün yavaş yavaş oluşmaya ve gelişmeye başladığı 50-60’lı yıllarda Amerika’da başladığı biliniyor. Özellikle 60’lı yılların sonunda çıkan ‘The Stonewall Riots’ olarak adlandırılan, gay, lezbiyen, draq queen (ve daha sonra değineceğim drag king’lerin) ve trans bireylerin kendilerine karşı gösterilen zulüm ve yasal zorlamalara karşı başlattığı 6 günlük isyan bu topluluğun, toplumun tarafından tanınmasında önemli bir rol oynar. O dönemde yaşanan bu tür bir çok olaydan dolayı daha çok underground kulüp hayatıyla özdeşleşmiş olan drag queenliğin gözler önüne serilmesi 80-90’lı yılları buldu. Bu yıllarda gay erkekler için bir tür kendini ifade etme yöntemi olarak oldukça yaygınlaştı. Abartılı makyajları, kostümleri ve devasa perukları ile eğlence sektöründe de yer etmeye başladı drag queen’ler. Bunlardan en bilinenlerinden biri olarak Rocky Horror Picture Show’un ünlü yıldızlarından Tim Curry örnek verilebilir. Günümüz drag queen’lik anlayışının yaratıcıları sayabileceğimiz Danny La Rue, Alan Haynes ve Terri Gardener gibi birçok isim bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Basitçe kadın kıyafetleri giyerek içinde şarkı (müzik eğitimi almış sayılı drag queen’ler dışında, çoğu drag queen şarkı söylemek yerine ‘lip sync’ yapar, yani şarkı sözlerine uygun olarak ağzını oynatır diyebiliriz) ve dansın olduğu şovlar yapan erkek sanatçı olarak adlandırılabilen drag queen’ler kendi içinde ‘pageant queens’ (güzellik yarışmalarına layık kostüm ve makyajlarından dolayı bu adı alan, ana gayeleri ‘güzel kadın’ görüntüsüne ulaşabilmek olan ve rastlantı mıdır bilinmez genelde Tanrı’nın bir lütfu olarak feminen hatlara sahip yaratılmış drag queen’ler), ‘comedy queens’ (sahne şovları stand up komedi şovlarından oluşan, genelde ‘güzellik’ten nasibini almamış ama izleyicileri gülmekten ağlatma potansiyeline sahip, makyaj ve kostüm seçimlerini kasti olarak en abartılı şekilde yapan drag queen’ler) gibi kategorilere ayrılsa da ‘aslında olmadığı biri gibi giyinme’ sanatının tek temsilcileri değil. ‘Drag’ topluluğunda erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar yani ‘drag king’ler, abartılı makyaj ve kostümlerle drag queenler gibi giyinen ve davranan kadınlar yani ‘faux (sahte) queen’ler ve ‘drag king’ler gibi giyinen ve davranan erkekler yani ‘faux king’ler de bulunmakta. Ama ben sizleri asıl konumuz olan drag queenlikten uzaklaştırmamak adına, ‘kadın olma sanatı’nın ustalarıyla olan ilk karşılaşmamdan bahsedeceğim.

Benim drag’le tanışmam ‘Ses Etme’nin klibinin çıkışının 1 yıl kadar öncesine, ‘tumblr’ denilen sosyal medya uygulamasında karşılaştığım bir resme dayanır. Bu resim gördüğüm an çok güzel bir kadın olduğunu düşündüğüm, daha sonradan gerçek adının Sutan Amrull olduğunu öğreneceğim Raja Gemini adlı bir drag queen’e aittir. (Raja drag queen olmadan önce ünlü bir makyaj artisti olarak başlamış. Özellikle America’s Next Top Model ile şovun makyaj artisti olarak tanınmış. Dita von Teese, Pamela Anderson, Iman ve Tyra Banks gibi birçok ünlü isimle çalışan Raja, 2009’dan beri de Adam Lambert’ın makyaj artistliğini yapıyor. Onu Lambert’ın ‘Ghost Town’ şarkısının klibinde de 2:20-2:23 dakikaları arasında görebilirsiniz.)

Kendisiyle ilgili daha çok bilgi edinmek adına resmin altındaki hashtag’leri incelerken ‘drag queen’ ve ‘RuPaul’s Drag Race’ tagleri ilgimi çekiyor. Merakıma yenik düşüp tıklıyorum ve araştırmaya başlıyorum. Drag queen’lerin kadın gibi giyinerek şov yapan erkekler olduğunu öğreniyorum. Merakım daha da çok artıyor. Çünkü bizler ‘kadın’ olmanın külfetlerinden yakınırken hangi deli, erkek olmanın refahından uzaklaşıp kadın olmanın zahmetlerine katlanmayı seçer? Çoğu drag queen bunu eğlence için yapsa da bunu bir geçim kaynağı olarak benimseyen ya da bir tür sanat olarak görenlerin sayısı da bir hayli fazla. Bir de bu işin içine tatlı bir rekabet katanlar da var. Örneğin günümüzün en ünlü ve ‘köklü’ drag queen’lerinden RuPaul.

Gerçek adı RuPaul Andre Charles olan RuPaul, Amerikalı bir aktör, model, yazar, televizyon personası, şarkıcı ve drag queen. San Diego’da büyüyüp performans sanatları üzerine eğitim almak için Atlanta’ya taşınan RuPaul, New York’a yerleştiğinde gece kulübü hayatının popüler isimlerinden biri olmuştu bile. Ama onun bir drag queen olarak tanınmasında en büyük katkıyı hit şarkısı ‘Supermodel (You Better Work)’ ve ardından Elton John ile yaptığı düeti ‘Don’t Go Breaking My Heart’ sağlamıştır. 9 stüdyo albümü bulunan ve birçok filmde rol almış RuPaul’u günümüzün önde gelen drag queen’lerinden biri haline getiren şüphesiz, 2009’dan beri prodüktör ve sunuculuğunu yaptığı reality show’u ‘RuPaul’s Drag Race’tir.

Toplam 8 sezonu bulunan RuPaul’un Amerika’nın yeni ‘drag superstar’ını aradığı yarışmaya, başvuranlar arasından her sezon 13 yarışmacı seçilir. Bu yarışmacılar her bölümde makyaj, dans ve yaratıcılıktan komediye, tiyatro ve müzikten takım çalışmasına, tasarım ve dikiş becerilerinden çirkefliğe kadar akla gelebilecek, bir drag queen’in sahip olması gereken her özellik konusunda final için en iyi 3 yarışmacı belirlenene kadar challenge’lara tabi tutulur. Sona kalan 3 yarışmacı arasından, son bir sınav ve seyircilerin de beğenisiyle, geçmiş sezonlarda yarışmış drag queen’lerden LGBT+ topluluğunun önemli kişiliklerine kadar birçok kişinin davet edildiği bir gala gecesinde, elenen yarışmacıların da katıldığı herkesin en kabarık perukları, en abartılı makyajları ve en yüksek topuklularıyla boy gösterdiği bir runway ile yapılan açılış ve ardından en iyi 3’ün hazırladığı şovlar ile devam eden gecenin sonunda Amerika’nın yeni ‘drag superstar’ı tacına kavuşur.

Bana bu yepyeni dünyanın kapılarını açan Raja’nın da 3. sezonun ‘kraliçe’si olduğunu öğrendiğimde gururlanmadım desem yalan olur.

Bazılarınıza saçma gelecek olsa sezonun sonunda hepsinin hem ‘drag’leri hem de kişilikleri olarak değişim ve gelişimini izlemek, çocuğunuzun büyümesini izlemekten farksız. Ve bir sezon boyunca alıştığınız ‘queen’lerinizden ayrılıp bir sonraki sezona başlamak da bir o kadar zor. ‘Gay’lerin ‘dobra’lığının bir sonucu olsa gerek atışmalar, ağız dalaşları, saç saça baş başa girmeler, peruk çekiştirmeler, tırnak kırmalar, bardak fırlatmalar, gülmeler, ağlamalar kısaca her bölümü ayrı bir skandalla dolu olunca yarışmayı izlemek de bir ayrı keyifli oluyor.

İnsanlar için kabullenmesi ve alışması zor bir durum olduğu için drag queen’lik, özellikle bizim ülkemizde, anca bendeki gibi bir rastlantı sonucu ya da araştırarak keşfedebileceğiniz bir şey. (Bazen de, çok sık olmasa da, bir klipte…) Ya da birilerinin gözünüze sokması gerekiyor. Bakınız Eurovision 2014…

Eurovision birçok ilginç yarışmacı ve saçma sapan performansa ev sahipliği yapmış olsa da, 2014 yılı Avusturya temsilcisi ve Eurovision kazananı Conchita Wurst en çok dikkat çekmiş yarışmacı olabilir. Conchita Wurst (doğum adıyla Thomas ‘Tom’ Neuwirth) birçoklarının başta düşündüğü üzere hormon tedavisi sürecinde olan bir trans birey değil, bir drag queen. İnsanların böyle düşünmesine neden olansa, uzun saçları, kıvrımlı kirpikleri ve yerlerde sürünen altın rengi elbisesiyle büyük bir zıtlık uyandıran sakalı. Bizlere ilginç gelmiş olsa da bu drag dünyasında sıkça karşılaşabileceğiniz bir drag tarzı olan ‘skag drag’; yani belirgin bir şekilde erkeklere ait dış görünüş özellikleri (Conchita’nın durumunda bu sakalı oluyor) taşırken drag yapmak, kadın gibi giyinmek. Görünüşü kadar güçlü sesi de dikkat çekti Conchita’nın. Ve tabii ki ona birinciliği getiren şarkısı ‘Rise Like A Phoneix’…  Biz buradayız diyordu Conchita şarkısıyla, ayaktayız.

Conchita, Eurovision’u kazanarak sadece kendi hayallerini gerçekleştirmekle kalmayıp drag queen’ler ve aslında tüm LGBT+ topluluğunun, engellere ve tepkilere rağmen, orada olduğunu büyüdüğünü, güçlendiğini ve vazgeçmediğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Ödülünü alırken sahnede yaptığı konuşmada, ‘Bu geceyi barış ve özgülük dolu bir geleceğe inananlara adıyorum. Kim olduğunuzu biliyorsunuz. Biz birlikteyiz. Biz durdurulamayız.’ cümleleriyle duruşunu net bir şekilde ifade etti.

Eurovision’daki başarısının ardından duraksamadan hemen yeni albümü için çalışmaya başladı. 15 Mayıs 2015’te yayınladığı ‘Conchita’ adlı ilk stüdyo albümü büyük başarı getirdi. Başarısı sadece müzik alanıyla kalmadı, 2014 haute couture sonbahar/kış koleksiyonu için Paris Fashion Week’te Jean-Paul Gaultier ile çalıştı.

Hem Eurovisionu hem de milyonların kalbini kazanan Conchita sadece LGBT+ topluluğu için değil, ne kadar imkansız gibi gözükse de hayallerinin peşinden koşmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen herkes için bir ikon haline geldi.

Dünya içinde yaşanabilecek en saçma gezegen. Onu bu hale getiren de tabii ki insanlar. Kendisine yapılmasını istemedikleri şeyleri başkalarına yapmaktan çekinmeyen, hatta bundan zevk alan, kötü insanlarla dolu dünya. Ama dünya güzel yer. Müzik var, dans var, çiçekler var, gökkuşakları… İyi insanlar var. Kendisi olmaktan korkmayan, kendisi olanlara destek olan, kötü insanlara kötülükle karşı vermek yerine onlara çiçek uzatan insanlar. Bu güzel insanların hepsi gülmeyi unutmayalım diye uğraşıyor, en mutsuz anlarında bile. Onlardan nefret eden insanlara, sevmeyi öğretmek için.  Arkadaşları ölürken susmaları söyleniyor. Erkek, kadın kimi sevdiğim ne fark eder, her an sevdiklerimi kaybetme korkusuyla yaşarken. Dur, sakın ses etme! Siz durmayın n’olur…

Her gün işe giderken ‘acaba bugün başıma bir şey gelir mi?’ diye düşünerek evden çıktığınız bir dünya hayal edebiliyor musunuz? Siz hiç yorulmayın, camdan bakmanız yeterli zaten…

Rengarenk insanlar var dünyada siyaha inat. Işık var dünyada, karanlığa inat. Umut var dünyada, savaşa inat. Bu güzel insanların hepsi gülmeyi unutmayalım diye uğraşıyor, en mutsuz anlarında bile. Onlardan nefret eden insanlara, sevmeyi öğretmek için.

Artık insanların ateşten korkmamayı öğrenmeleri gerek. Çünkü biz yanarsak ‘solan alevlerden doğacak, yükseleceğiz aynı Ankakuşu gibi’…