“Tüm dünya bir sahne
ve tüm erkek ve kadınlar yalnızca birer oyuncu:
çıkışları ve girişleri var hepsinin
ve herkes kendi rolünde birçok bölüm oynar…”

William Shakespeare – Size Nasıl Geliyorsa, Oyun II,
Sahne 7, 139-42

 Bir sanat çevresine “Dilini en iyi kullanan, kalemi en güçlü olan yazar kimdir?” sorusu atıldığında –her ne kadar kesin bir cevaba sahip olamayacağı açıkça belli olsa bile- birçok cevapla karşılaşmak mümkündür. Bu şerefe nail olan yazar kimisi için “dil” kavramını ters yüz ederek bildiğimiz sanat dünyasını sarsan Joyce, kimisi için yer ve olay betimlemeleri konusunda edebiyatta Tolstoy’dan beri görülmemiş devrimlere imza atan Proust, kimisi için de Dostoyevski’den Faulkner’a kadar uzanabilecek olsa bile herkesin ortak noktada birleşeceği şey, sanatla ilgisi olan olmayan, çoğu insan için aşktan hırsa, ihtirastan nefrete kadar insani duyguları en etkili aktarabilen isim tartışmasız William Shakespeare’dir. Sanat dünyasının adeta titanıdır Shakespeare imzası, yüzyıllardır yıkılamamış. Çünkü herkes bilir ki o imza ne aşklar saklar arkasında ne trajedilerin örter üstünü… Kimin aşk denilince aklına gelmez Romeo ve Juliet’in tutkuları, ihanet denildiğinde Hamlet’in yemini, hırs denildiğinde Machbeth’in yükselişi ve düşüşü? Kim tanımaz soytarı Yorick’in kafatasını, prensin o ünlü nidasını? Kim bir dille oynamak bir kenara, o dili kökten değiştirebilir? Başka hangi isim herhangi bir sanat çevresinde daha büyük bir anlam ifade edebilir, hele de gerçekliği hala belirsizliğini korumaktayken? Bir imza arkasında neler saklayabilir? William Shakespeare, gerçekten kimdir?

Huckleberry Finn ve Tom Sawyer gibi eserleriyle tanınan, Amerika’nın milli yazarlarının başındaki isim Mark Twain üzücü bir şekilde yanlış anlaşılmış ve bu bağlamda fazlasıyla da eleştiri almış eseri “Shakespeare Öldü Mü?”de açıkça “Herkesin bildiği ve kanıtlayabildiği üzere Startford’lu Shakespeare hayatında bir kere bile oyun yazmamıştır.” gibi iddialı bir cümleye yer vermektedir. Eserin geri kalanında da bu fikrin üzerine, yazının ilerleyen kısımlarda bahsedeceğim Bacon’cı teoriye yoğun bir şekilde göndermelerde bulunan Twain’i desteklemekte olan Sigmund Freud’dan Charlie Chaplin ve Orson Welles’e uzanan isimleri de kapsamakta olan kitleyi düşününce akıla tek bir soru gelmekte: “Hakkında bu kadar doldurulamaz boşluk olan birine gerçek demek ne kadar mümkün olabilir?” Yüzyıllardır cevaplanmak bir kenara, hakkında her an yeni soruların çıkabildiği bu gizemi açığa kavuşturmak bir yazının üstlenebileceği bir yük kesinlikle değil ancak daha iyi anlamak için Shakespeare’in “bildiğimiz” hayatını incelemek, umarım her sanatseverin hayatına bir yerden temas eden bu isme önceden bakmadığınız yerlerden bakmanızı sağlar.

William Shakespeare, İngiltere’nin Stratford-upon-Avon kasabasında dünyaya gözlerini açar. Doğumunun tam tarihi belirsizliğini korusa bile çoğu uzman bu tarihi –doğumunun ve ölümünün aynı güne denk gelmesinin de cazipliğinden dolayı, 1564 yılının 26 Nisan’ı olarak bilinen vaftiz tarihinden birkaç gün öncesi 23 Nisan olarak almaktadır. Babası deri eşya ticaretiyle de uğraşmakta olan John Shakespeare, annesi ise bölgenin en varlıklı toprak sahiplerinden birinin kızı Mary Arden’ın sekiz çocuğundan üçüncüsü ve ne yazık ki aralarında hayatta kalabilen en büyükleriydi. İlk gittiği okul da belirsizliğini korusa bile tahminlerin çoğu evlerine 400 metre uzaklıkta olan “King’s New School”u göstermektedir. Kraliyet kararnamesiyle standartlaştırılan müfredata bakarsak ise Shakespeare’in ilkokul eğitiminin yoğun bir şekilde Latin dili ve kültürü üzerine kurulu olduğu kesindir. 18 yaşında ise kazayla hamile bıraktığı Anne Hathaway’le töre gereği acele bir evlilik gerçekleştirmiş ve altı ay sonra da 26 Mayıs 1583’te ilk çocuğu Susanna’yı kucağına almıştır. Ancak ne yazık ki iki ay sonra doğacak olan Hamnet ve Judith ikizlerden Hamnet, Shakespeare’in kardeşlerinin acı kaderini paylaşarak erken yaşta hayatını kaybetmiştir.

İkizlerin doğumundan Londra’daki kariyerinin başlangıcına kadar 1585 ve 1592 arasındaki, “Shakespeare’in Kayıp Yılları” olarak anılan yıllar, yazarın hayatında belirsizliğini korumakta olan süreçlerden yalnızca biri olacaktır. Shakespeare hakkındaki ilk biyografiyi yazan Nicholas Rowe’un attığı ve dönemin diğer tarihçilerinin de sık sık andığı bir teoriye göre Shakespeare bu yılları, bölgenin en etkili politikacılarından biri olan Thomas Lucy’nin arazisinde kaçak avcılık yaparak geçirmiş ve bu nedenle de kırbaçtan hapse kadar birçok cezaya maruz kalmıştır. Üstelik –tarihselden çok yerel bir söylentiye göre- Shakespeare, Lucy’e karşı oldukça kaba dizeler yazmış ve bu dizeler uzun yıllar boyunca meyhanelerde söylenmeye devam etmiştir.

“Parlemento üyesi, barışın koruyucusu,
Evde zavallı bir korkuluk, Londra’da tam bir g.t,
Eğer “alçak”(lousy) kimilerinin telafuzu gibi Lucy ise,
O zaman Lucy de alçaktır, ne olursa olsun.”

Lucy’nin ailesi ve evliliğiyle alay etmekte olan başka dizeler de günümüze ulaşanların arasında olsa bile bu dizeleri Shakespeare’in yazdığına dair kesin bir kanıt yoktur.

Başka bir rivayete göre de Shakespeare, Lancashirelı bir toprak sahibi olan Alexander Hoghton’ın vasiyetinde geçen ve Hoghton tarafından o yıllarda öğretmen olarak görevlendirilmiş William Shakeshafte’tır ancak Shakeshaft’ın o bölgede oldukça yaygın bir isim olması bu teorinin kesinliğini sarsmaktadır. Apayrı bir teori ise Shakespeare’in Londra’da at bakıcılığı yaparken tiyatro kariyerine başladığı üzerinedir ancak bu teori de rivayetten öte bir değer taşımamaktadır.

Bu kayıp yılların ardından gelen ve Shakespeare imzasının değerlenmeye başladığı tiyatro kariyerinin ilk izlerini, çok iyi niyetli olmasa da dönemin ünlü üçlüsü Christopher Marlowe, Thomas Nashe ve Robert Greene’den  Greene’nin “Groats-Worth of Wit” isimli eserinde görüyoruz.

“…sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibirindedir.”

“Sonradan görme bir Karga” ve Johannes factotum, yani “ikinci sınıf bir tamirci” olarak betimlenmiş Shakespeare’in “VI. Henry” oyununun üçüncü bölümündeki “…bir kadının derisine bürümüş kadının kalbi” ifadesine gönderme yapan bu oldukça sert saldırı bir nevi ters teperek Shakespeare isminin Londra sahnelerinde ünlenmesini sağlayacaktı. Bu sıralarda oyunları Kraliçe Elizabeth’ten sonra geçecek yeni kral I.James ile ismi “King’s Men” olarak değişecek “Lord Chamberlain’s Men” adlı şirketin çatısı altında sergilenen Shakespeare, ortaklarıyla birlikte 16.yüzyılın sonunda Thames Nehri’nin kıyısındaki ünlü Globe tiyatrosunu inşa etti. Bu süreç içerisinde birçok gayrimenkul kaydında da imzasına rastlanan Shakespeare’in bu dönemlerde varlığa kavuşmaya başladığını söylemek mümkündür. Artık oyunları sahnelerin vazgeçilmezi olmuş ve azımsanmayacak da bir varlığa da kavuşan yazar ise hala yazarlığın yanında aktörlüğe de devam etmekteydi. Dönemin kaynaklarında kendi olduğu kadar başkalarının oyunlarında da oyuncu listesinde gözüken Shakespeare’in Hamlet’in babasının hayaletini oynaması ise bir gelenek olarak tiyatro dünyasına kazınacaktı. Ancak son üç oyununu “King’s Men” ekibinden John Fletcher’la yazdığı tahmin edilen Shakespeare, kariyerinin sonuna gelmişti.

Bir süre daha Londra’da yaşadıktan sonra hayatının son yıllarını huzur içinde ailesinin yanında ve doğduğu kasaba Stratford’da yaşamaya karar veren Shakespeare, söylentilere göre, oldukça iyi bir durumdayken iki iyi arkadaşı Drayton ve Jonson’la buluşup içkiyi fazla kaçırdığından havale geçirip doğduğu gün 23 Nisan 1616’da hayata gözlerini yumdu. Arkasında devasa bir kitle, olağanüstü bir sanat hazinesi ve birçok gizem bırakarak. Holy Trinity Kilisesine defnedilen yazarın mezarındaki kemiklerini oynatanlara lanet ise 2008’deki restorasyonda bile gerginlik yaratmayı başaracak kadar etkili olacaktı.

Güzel arkadaş, İsa aşkına bir dur da sakın,
Eşmeden örtüsünü üstümdeki toprağın.
Bu taşları koruyan her kim olursa kutsansın,
Kemiklerimi yerinden oynatana ise lanetler yağsın.

Mirasının ise oldukça büyük meblağlar içerdiği bilinmektedir. Mirasında en büyük payı en büyük kızı Susanna alırken eşine bırakılan bir meblağın kaydı bulunmamaktadır. (Bazı uzmanlar, eşi Anne’in adı geçmemesine rağmen otomatik olarak mirasın üçte birinin sahibi olduğunu savunmaktadırlar. Vasiyetteki ilginç bir detay ise Anne’den “ikinci en iyi yatağım” olarak bahsedilmesidir. Kimileri bu yakıştırmayı bir hakaret olarak kabul ederken kimileri de bu yatağı evlilik yatağı olarak alarak anlamının derin olduğunu savunmaktadırlar. Bıraktığı devasa servetin akıbeti bilinmese de Shakespeare’in soyu, çocuklarının çocuk sahibi olamamasından dolayı ölümünden elli yıl gibi kısa bir süre sonra tarihe karışmıştır.

Romeo ve Juliet, Hamlet, Othello, Machbeth gibi onlarca oyunu çağlar boyunca sahneleri süsleyip insanlara ilham vermiş ve sanat tarihinde belki başka kimsenin sahip olamadığı bir etkiyi yüzyıllarca sürdürebilmiş bir dahi işte böyle yaşamış, böyle yükselmiş ve tarihe izini böyle kazımıştır. İşin sıra dışı tarafı ise şudur ki, bu bölük pörçük tahminlerden oluşan hayat hikâyesi, Shakespeare isminin efsanelerinin çok minik bir kısmıdır. Hikâyenin geri kalanı ise ne zaman doğduğundan, görünüşüne, imzasından yeteneğine kadar uzanan şüphelerle dolu bu ismin peşinde yüzyıllardan günümüze uzanmakta olan, eksik belgeler, güvenilmez şahitler ve çelişen tasvirler arasındaki adeta bir hazine avıdır.

Bu seferki hayat hikâyemiz macera dolu bir hayat yaşamış bir aristokrat olan Edward de Vere’ye ait. 16. Oxford kontunun oğlu ve varisi olan bu genç, o dönemde bir soylunun maharet göstermesinin adeta zorunluluk taşıdığı, binicilik ve avcılıktan dans ve müziğe kadar birçok alanda ileri bir eğitim almış bir hukuk öğrencisi olan de Vere 12 yaşında babasını kaybettiğinde kendisine atanan vasi, dönem siyasetinin en ünlü isimlerinden biri olan William Cecil’di. 21 yaşında, vasisinin kızı –Shakespeare’in kayıtlardaki eşiyle de adaş olan Anne Cecil ile evlenecekti. 24 yaşında çıktığı Avrupa yolculuğunda Manş Denizi’nde yaşadığı olay ise günümüzde Shakespeare teoricilerinden Vere’cilerin spekülasyonlarının başlangıç noktası olma özelliğini taşımaktadır. Üstelik hafife alınamayacak kadar da sağlam bir nokta. Kaynaklar, de Vere’nin gemisinin Manş Denizi’ni geçerken korsanlarca alıkoyulup fidye istendiğini ancak de Vere’nin kraliçeyle dostluğu çıkınca korsanların onları derhal serbest bıraktığını kaydetmişlerdir. İşin ilginç noktası şudur ki bu talihli olay Hamlet’in beşinci perdesinde prensin yaşadığı olaylarla tesadüfi olamayacak kadar paralellik göstermektedir. Kendisi seyahatteyken eşi Anne’in doğum yapması sonucunda de Vere’nin, bebeğin kendisinden olmadığını iddia ederek eşini zinayla suçlaması, beş yıl sonra ise bu suçlamalardan vazgeçerek onla yaşamaya geri dönmesi de Shakespeare’in aralarında “Yeter Ki Sonu İyi Bitsin”, “Kış Masalı” ve “Othello” gibi oyunlarında işlediği, bir kadının haksız yere zinayla suçlanması temasını hatırlatmaktadır. Ancak paralellikler bu kadarla sınırlı kalmamaktadır. Karısından ayrı geçirdiği beş yıllık süreçte saraydaki kadınlardan biriyle hamileliğe varan bir ilişki yaşayan de Vere, kraliçe kendisini tutuklattığından birkaç ay sonra serbest kalır kalmaz saray görevlisinin bir akrabası tarafından saldırıya uğrayıp ağır yaralanır. Bu olaydan sonra iki aile arasında başlayan sokak kavgalarının büyümesiyle Kraliçe bizzat iki aileye de uyarıda bulunarak kavgalarını bitirmelerini ister. Bir yerden tanıdık geldi mi? Mesela edebiyat tarihinin en ikonik aşklarından biri olan Romeo ve Juliet’ten? Eşi Anne’nin 32 yaşındaki erken ölümünden dört sene sonra tekrardan evlenen de Vere’ye Kraliçe tarafından yıllık 1000 sterlin (günümüz parasıyla yaklaşık 100.000 dolar eden bu devasa meblağı, özellikle de maddi konularda oldukça eli kapalı bilinen Kraliçe Elizabeth’ten almayı başarmasının asıl nedeni olarak ise sarayın yetenekli bir sanatçıyı kendilerine katmak istemesi olarak gösterilebilir.) bağlanınca çocukluğundan beri edebiyata meraklı olan de Vere ilginç bir şekilde tek bir tane satır yazmamaya başladı. Bu sessizlik dönemi ise bir hiçlikten gelerek Londra sahnelerini sallayan Shakespeare imzasının çıkışından bir iki yıl öncesine tekabül etmekte. Peki de Vere neden kimliğini gizlemek isteyebilirdi? İlk neden olarak dönemin soylularına ticari amaçla yazarlığın şiddetle yasaklanması gösterilmekte. Shakespeare’in saray yaşantısı hakkındaki iğneleyici tavrının, de Vere’nin kendi itibarına zarar verme olasılığı da tartışılanların arasında, ancak çoğu tartışmanın odağı ise Shakespeare’in sonelerinin birçoğunun özel bir kadına ve bir adama yazılmış olması. Evli de Vere’nin, bu şiirleri açıkça yayınlayamayacak olması anlaşılabilir bir şey, ancak sonelerden özel bir erkeğe yazılmış olanlar tartışmaların asıl odağı olmakta. Bu özel adama olan sevgisini en açık gösteren sone, adama “tutkumun baş kadını” diye hitap ettiği 20. Sone’dir. Adamda bir kadının naifliği ve güzelliği vardır, üstelik o yıllardaki sosyete gibi makyaja bulanmış bir maskenin altında da değil, tamamen doğaldır. Hatta Tanrı bu adamı ilk kadın yaratmış, son anda kararını değiştirmiştir. Böyle yoğun bir tutkuyla söz edilen bir adam göz önüne alındığında akla Shakespeare’in cinsel tercihi hakkında sorular doğsa da onca çelişen veri arasında bunu kanıtlamanın hala açık bir yolu yok.

Shakespeare imzasının arkasındaki diğer isim adaylarından, özellikle de son günlerdeki gelişmelerle birlikte en ünlüsü, yukarıda adı geçen, Shakespeare’in tiyatro kariyerinin başlarında Londra’daki sanat camiasının liderlerinden Christopher Marlowe. Marlowe’un 30 Mayıs 1593’te hayatını kaybettiği bar kavgasındaki ölümün, yazarı ateist olduğu dolayısıyla hapse atılmaktan kurtarmak için kurgulanmış bir tezgah olduğu bu teorinin merkezinde yer alan en büyük spekülasyon. Geçtiğimiz hafta da resmi olarak Shakespeare imzalı üç oyunun eş yazarı olduğunun kayıtlara geçilmesiyle tekrardan canlanmış bu teori, tüm teoriler arasındaki en günceli ve de Vere’le birlikte en çok rağbet göreni olma özelliğini taşımakta. Diğer teoriler ise Roger Manners, William Stanley ve ünlü filozof Francis Bacon gibi ünlü isimleri kapsamakta ancak bunlardan hiçbiri üstteki iki isim gibi sağlam kanıtlar taşımadığından çok rağbet gördüklerini söylemek zor.

Doğumu belirsiz, görünüşü kanıttan yoksun, ölüm sebebi mehçul, imzası tartışılır ve hatta varlığı bile sarsıntıda, ancak tüm bu belirsizlikleri barındıran Shakespeare imzasının hayatımızdaki etkilerini görmezden gelmek neredeyse imkansız. Onun oyunlarında tadılan duygular, şiirlerinde hissedilen aşk, karakterlerinde hissedilen taşkınlık, tüm bunlar senelerdir sanatçıların yakalamaya çalıştığı ve üst sınırı yüzyıllar önce Shakespeare imzası altındaki şaheserlerde koyulmuş değerler. Adına nice festivaller düzenleniyor, eserleri hala okunuyor, oynanıyor, izleniyor ve hissediliyor. Belki bir kont, belki bir aşık, belki bir şair, belki bir filozof, belki de yalnızca bir imza ama her şeyden önce, Shakespeare bir iz. İnsanlık tarihinden bile öte, dünya tarihine damgasını basmış ve nice dönemleri sanatıyla yönlendirmiş bir iz, zihnimizin en merkezinde, yüreğimizin en derininde. Shakespeare aşk, nefret, intikam, ihtiras, umut, şefkat, ölüm. Shakespeare, sanattan bile üst.

 

Shakespeare, hayatın ta kendisi.