Malum sinema ve dizi sektörü gelişimi bir şekilde birleşti. Birleşimden kastım; dizi sektörü ve sinemayı yapan kamera arkası ekipleri aynı. Fakat yapım şirketleri ve oyuncular ise projelerin sinema veya dizi oluşuna göre değişiyordu. Bu tabuyu yıkan yegâne oluşum ise Netflix oldu. Hem projeleri özgürleştirdi hem de kendi bünyesinde de büyük bütçeli projeleri olduğu için büyük yıldızları dizi sektörüne dâhil etti. Ve dizi oyuncusu – film oyuncusu ayrımını bitirdi. Benim diyen dünya starlarını dizilerinde başrolde oynattı. Ama bence Netflix’in en büyük becerisi bu değildi. Projeleri özgürleştirmesiydi. Yani projenin oluşum aşamasına bulaşmadı. Kendine uygun görmediği projeleri başkalaştırmaya çalışmadan reddetti, kabul ettiklerini ise asla değiştirmedi. O yüzden herkese hitap eden bir platform oldu. Bugün bu özgürlüğün en ilginç ürünlerinden birine göz atacağız: “The End of the F***ing World”

Peki, ilginç olan ne derseniz? Mutfağı inanılmaz genç bir ekipten oluşuyor. Ve bu ekibin her üyesinin ilk büyük projesi. Dizimizin iki yönetmeni var. Jonathan Entwistle ve Lucy Therniak. Jonathan 5, Lucy 4 bölüm yönetmiş. Bu iki yönetmenin önceki filmografisinde büyük bir proje yok. Bol ödüllü bir kısa metraj filmler var. Uzun metraj filmlerde asistan yönetmenlik ya da senaristlik yapmışlar. Senaristleri ise Charlie Covell ve Charlie S. Forsman. Covell her ne kadar sektörde uzun yıllardır var olsa da yine de çok büyük projelerde var olmamış. “B” proje filmlerde iş yapmış. Forsman ise sadece TEOTFW de yönetmen Jonathan Entwistle ile çalışmış. Yani insanların tanımadığı yeni yüzlerin ürünü. Cast ise kamera arkası ekibinin tam tersi. Geleceği en parlak genç oyunlardan ikisi Alex Lawther ve Jessica Barden dizinin başrollerindeydi. Bu Alex Lawther İngiliz sinemasından Hollywood’a geçen son zamanlardaki en başarılı genç oyuncu. Imitation Game , X+Y , Black Mirror gibi projelerde oyunculuğuyla dikkat çekti. Jessica Barden ise Hanna, The Lobster, Penny Dreadful gibi projelerde rüştünü ispat etti. İşte dizinin en ilginç kısmı bu tip bir birleşimden çıkan sonuç. Harikulade. Dizi ve filmlerde oyuncu yönetimi çok önemlidir ve o oyunculardan maksimum performans almak çok zordur. Eğer büyük bir yönetmen değilseniz ve projeniz büyük bir şey vaat etmiyorsa doğru insanları seçmediğinizde berbat performanslar alabilirsiniz. Bu dizi de aslında başta baktığınızda bu kategoriye giriyor. Netflix olaya dahil olmasa çok iyi bir hikayeye sahip olmasına rağmen sansasyonel bir iş değil. Ama burada doğru kişiler doğru tercihlerle bu ortaya çıkan sonuç fevkalade.

Peki dizimizin konusu ne? “ Ergenlik döneminde tam da karakterlerini oturduğu dönemde James, kendinin bir psikopat olduğunu düşünür. Birini öldürmek ister ve kendine kurban arar. Alyssa ise sıradan kızların tavırlarından ve bayağılığından sıkılmıştır. Diğer kızların zevk aldığı şeyler ona çekici gelmemektedir. Hayatında bir farklılık arar. Farklı tavrıyla James dikkatini çeker. James, başta Alyssa ile konuşmak istemese de sonrasında onu kurbanı olarak seçer.” Öncelikle konu olarak çok farklı bir hikayeye sahip olduğunu söylemeliyim. Çünkü genelde ergenlik dönemini konu alan dizilerin “Teenager series” modunun dışına çıktığını göremiyoruz. Bir de çağımızın başlıca sorularından biri olan “İnsanlar kötü olmak isteyemez mi?” sorusu gibi biraz daha karakteristik ve çağ olarak bir sonraki evrenin sorunu olan bir konuyu barındırıyor. Ergenlik ve kötü olma konularının bir sentezi olan hikaye diziyi ilgi çekici ve senaryo konusunda bir bakıma avangard bir noktaya koyuyor. Kara mizah – hiciv türünün bir örneği olan dizi aslında hikayenin işlenişi ve diyalogları ile “Coen Brothers” esintileri sunuyor. Kendilerinden önceki kara mizah ürünlerinden etkilendikleri ortada ama dizi kendine has bir tavır da sergiliyor. Dizide hikayenin işlenişi masalsılıktan realizme şeklinde ilerliyor. Şöyle ki ikilimizin dünyalarında en büyük günah “öldürmek” iken hikaye ilerledikçe hikayeye dahil olan yetişkinlerle ile “çocuk tacizi – tecavüz” gibi günahlarla tanışıyorlar ve dünyaları kirlenmeye, kirlilikle beraber de daha gerçeğe yakın bir hal almaya başlıyor. Bir yandan gerçekliğe yaklaşırken bir yandan da karakterlerimizin büyümesine şahit oluyoruz. Bu büyümenin en önemli sebebi ise karakterlerimizin zarar görmeme isteği ve masalsı dünyalarını korumaya çalışmaları. Bu karakter gelişimi ise göz dolduran güçlü diyaloglarla seyirciye güzel bir şekilde sunuluyor. Dizinin senaryosu ve oturaklı diyalogları ile konu geçişleri ve hikaye ilerleyişi hiç sekteye uğramıyor. Bu da senaryo açısından dizinin seyirci tarafından iyi karşılanmasını ve seyirciye geçişini kolaylaştırıyor. Çünkü özdeşleşmesi zor anti-kahraman karakterlerin başrol olduğu projelerin başarısını belirleyen şey seyirciye geçişidir. Ve “The End of the F***ing World” bu konuda hiç sıkıntı yaşamıyor.

Dizinin bir diğer parlayan kısmı ise oyunculuklar. Zor karakterlerin altından çok rahat kalkan ve aralarındaki kimya ile harika bir ikili oluşturan başroller Jessica Barden ve Alex Lawther harika performanslarıyla göz dolduruyor. Zor bir hikayede iki anti-kahramanı canlandıran oyuncular çok iyi performanslarıyla adeta parmak ısırtıyor. Bu kadar zor rollerin altından bu kadar kolay kalkabilmeleri ciddi bir başarı örneği. Bu da dizi ekibi ve seyircinin işini kolaylaştırıyor. Özellikle “James” karakterini canlandıran Alex Lawther ayakta alkışlanası performansı ile harikalar yaratıyor. Donuk bakışları, soğuk duruşu ve jestsizliklerin içinde ufak mimikleri ile rol için adeta biçilmiş kaftan olduğunu görüyoruz.

Dizinin sinematografisine baktığımızda, hikayesininde getirisi olarak genel de yakın planları kullanan yönetmenler, değişen mekanlara göre fotografik geniş planlara yer veriyor. Aktüel kamera kullanımını hikayenin gidişine göre kullanan yönetmen kamera ile bir tavır oluşturmak yerine hikayenin yarattığı tempoya ayak uydurarak çekimlerini ve planlarını buna göre şekillendiriyor. Özellikle çekim kurallarının dışına çıkmadan “İngiliz mükemmelliyetçiliğine” bağlı kalarak genel de altın oran kuralı merkezli kadrajlar görüyoruz. Anlatıda büyük yer sahibi olan görüntüyü bu dizi de hikayenin temposuyla güzel bir uyum içinde olduğunu görüyoruz. Daha çok hikayesinin ön plana çıktığı dizinin atmosfer aktarımında görüntüler ön plana çıkıyor. Kullanılan renkler ile hikayenin ilerleyişine göre soğuktan – sıcağa geçişi görebiliyoruz. Bu geçiş karakterlerin büyüyüşü ve ruh halleri ile de ters orantılı olduğunu görüyoruz. Yani karakterler büyüdükçe ve yükleri daha arttıkça sarının tonları ile sıcak bir atmosfer sunulurken, ailelerinden koptukları ilk anlarda daha mavi tonu ağırlıklı kullanılarak soğuk bir atmosfer sunuluyor. Bu renk kullanımın diğer sebebi ise ailelerinin korumasından uzak olan ikilinin Dünya’nın soğuk yüzüyle tanışmaları ve buna alıştıkça, problemleri kendileri hallettikçe dünyaya ayak uydurmaları, ısınmaları.

“The End Of the F***ing World” bize sundukları ile bu senenin sürprizlerinden. Yayınlanan son bölümüyle de bitip bitmediğiyle ilgili herhangi bir fikir sunmuyor. O yönden herhangi bir bilgi yok. Yalnızca IMDB de bitiş süresi verilmediği için devam edecek diyebiliriz. Dizinin sunduğu en güzel şeylerden biri ise “özgünlük ve özgürlük” ile ortaya çıkan bir eser oluşu. Herhangi bir kaygı, baskı ve sansür unsuru olmadan üretildiği için sadece anlatmak istediklerini anlatıyor. Bu da farklılığı, başarıyı ve kaliteyi getiriyor. Bunu sağlayan Netflix’in başarı oranının bu derece yüksek olmasının yegane sebebi de bu ikili. Asla kendini tekrar etmeyen bu platforma bir kez daha buradan saygılar sunuyorum. Diziyi izlemeyenlere “ keyifli vakit sunacak bir eser “ olacağını söylüyor ve tavsiye ediyorum. İzleyen herkese ise afiyetler diliyorum. Saygılar…