Modernite kavramı beraberinde “Ne kadar yalın, o kadar güzel” mottosunu getirmişti. Elbette kimi zaman “Modern Sanat” olarak göz önünde bulundurduğumuz sanat dalı karmaşa ve kaos içinde bir sadelik de sunabiliyor bizlere, özellikle resim sanatında. Fakat Mimari olarak ele alındığında, minimalist dokunuşlar ve yeni dünyanın ihtiyaçları çerçevesinde gelişen malzeme kullanımları modern mimarlığın temelini oluşturuyor. Bununla birlikte, müze binaları da yalnızca işlevselleştirilmiş binalar olarak değil, tasarım ürünleri olarak son yıllarda özellikle oldukça önem kazandı. Bugün bu müzelerden birkaçını inceleyeceğiz.

 

Sanat, Mimari ve Teknoloji Müzesi

Müzeler, insanların var oluşunun ilk tohumlarının filizlenmesinden bu yana dokunduğu her şeyin üzerine gelişen dalları ana tema olarak alabilirler. Yalnızca sanat ya da arkeoloji müzeleri olarak değil; mimari, deniz, teknoloji, oyuncak müzeleri olarak da çeşitli dallara ayrılabilirler. Kimi zaman, birden fazlasını tek bir çatı altında toplayabilirler.

Sanat, Mimari ve Teknoloji Müzesi Portekiz’in Lizbon kentinde yer alıyor. 2016 yılında kapılarını açan bu müze, insanları çağdaş sanatın etrafında toplamanın da ötesinde farklı kültür-sanat dallarını bir arada buluşturarak etkileşimde bulunmalarını sağlıyor.

Britanyalı bir mimarlık şirketi tarafından yapılan müzenin fütüristik tasarımı, cephede kullanılan 15 bin üç boyutlu seramik sayesinde günün farklı saatlerinde çeşitli ışık oyunlarıyla cepheyi dinamik kılan niteliklere sahip. Üstelik müzenin yatay düzlemde yayılım gösteren tasarımında yüksekliği sınırlı tutmak için dört galeri de yerin altına inşa edilmiş. Özellikle müzenin konumu da büyük önem kazanıyor, Tejo Nehri kıyısında yer alan müze çıkışında ziyaretçilere nehir kıyısında büyüleyici anlar sunuyor.

 

Çağdaş Sanat & Şehir Planlama Müzesi

Son zamanlarda gelişen mimarlık anlayışlarında, akışkan formların büyük hakimiyeti olduğunu söylemek yanlış olmaz. Masif ve katı hacimlerin fizik kurallarına meydan okurcasına zorlu formlara sokulabileceğini kanıtlama çabası içinde, kimi zaman cıva elementini andıran tasarımlar ortaya çıkabiliyor. Sanki temelleri olmayan, havada asılı kalmış ve zamanda donmuş tasarımlar gibi. İşte Çin’in Shenzen kentinde bulunan Çağdaş Sanat & Şehir Planlama Müzesi de bunlardan birisi.

Çağdaş Sanat Müzesi ve Şehir Planlama Müzesi olarak birbirinden iki ayrı müzeyi içinde barındıran bir kompleksten bahsediyoruz aslında. İki müzenin girişleri Plaza bölümü ile birbirinden ayrılıyor. Son zamanların yükselen mimarlık trendlerinden biri olan transparan, ışığı yansıtan cephe tasarımına Çağdaş Sanat & Şehir Planlama Müzesi’nde de rastlıyoruz. Ve tahmin edeceğiniz gibi, iç mekân tasarımı ise oldukça minimalist tat barındırıyor.

 

Soumaya Müzesi

Meksika’da yer alan bu müze, az önce bahsettiğimiz akışkan formların, havada asılı kalmışlık ve zamanda donmuşluğun en iyi örneklerinden birisi olabilir. Yatay yönelimde gelişen yapıların aksine, Soumaya Müzesi yükseklik olarak oldukça spesifik bir örnek. Müze binaları işlevsellik anlamında çoklu galerilere ihtiyaç duyarlar ve bu galerilerin planlaması yatay yönelimde bir tasarım ile düşey yönelimde bir tasarım ile de sağlanabilir. Yani müze binalarının pek bir standardının olmaması, yaratıcılığını göstermek isteyen çağdaş mimarlara büyük olanaklar sunuyor.

Soumaya Müzesi’nin dinamik cephesi beni en çok etkileyenlerden. Böyle bir mimari yapının gerçekten var olduğunu bilmek hayrete düşürücü. Özellikle etrafındaki diğer yapıların arasından fütüristik tasarımı ile tüm dikkati üzerine çekerek ayrılan müzenin yüksekliği 50 metreyi buluyor. Bir hücre dokusu gibi işlenmiş cephede 16.000’e yakın ayna özellikli çelik malzeme kullanılmış. Bu malzemeyle birlikte, az önce de bahsettiğimiz gibi güneşin farklı açılarında ziyaretçilere farklı ve dinamik bir mimari doku sunuyor. Unutmayın, mimarlık canlı bir sanat dalıdır.

 

Estonya Ulusal Müzesi

Müze yapılarının akışkan formlar ilham alınarak inşa edilmiş olanlarından bahsettik fakat bu formlar son dönem mimarlık anlayışında elbette benimsenmiş tek tasarım değiller. Bunun ötesinde, kimi mimarlar keskin hatları ve sivriltilmiş formları tercih ediyor. Estonya Ulusal Müzesi’nin binası da bunlardan biri.

Düşey gelişime meydan okuyan yatay yayılımda inşa edilmiş bu yapı, yine bize alışkın olduğumuz yansımalı cephe tasarımıyla birlikte keskin bir form sunuyor. Ani cam kırıklarını andıran formlarda yaratılan kırılmalar ile yapıların tekdüzeliği aşılarak dinamizmi arttırılıyor. Müzenin tasarımını Paris merkezli bir firma olan DGT Architects üstlenmiş. 2016 yılında ziyarete açılan müzenin ön cephesini Estonya’nın ulusal çiçeğini simgeleyen “Troi” adındaki sekiz köşeli yıldız figürü süslüyor.

Estonya Ulusal Müzesi Estonya’nın Tartu kentinde yer alıyor. Ülke halkının antropolojik yapısından arkeolojik bulgularına dek uzanan kültürel bir koleksiyonu içinde barındırıyor.

 

Ontario Kraliyet Müzesi

Keskin hatlar ve sivriltilmiş formlardan bahsederken, Kanada’nın Ontario kentinde yer alan bu müzeden bahsetmezsek olmazdı. Louvre Müzesi’nde geç dönemlerde inşa edilen üçgen formların arkadaki 16. Yüzyıl yapısıyla oluşturduğu tezatlığın, kelimenin tam anlamıyla ‘iç içe geçtiği’ örneklerden birisi Ontario Kraliyet Müzesi.

Müzenin tarihi binasını günümüz mimarlık diline yorumlamak için yapılan ek tasarıma “Crystal” adı verilmiş ve bu prizmatik formdaki tasarım, müzeyi Kanada’nın en ilginç yapılarından birine dönüştürüyor. İç içe geçmiş iki farklı dönem tasarımı ise tezatlık içinde ilginç bir uyum içinde.

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.