“Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra uçamıyor diye yakınıyoruz”

Simone De Beauvoir

Bugün 8 Mart. Dünyanın en karanlık noktalarına dokunarak renk katan, sevginin sıcaklığını derinden hissettirebilen ve varoluş süreci boyunca hep bir kademe altta durmaya zorlanmasına rağmen her zaman sıkıca tutunarak kendisini yukarıya doğru çekmeyi başarmış bir canlıdır “Kadın”. Antik dönemlerde savaş çıkartan ve kötülük getiren bir varlık olarak arka plana atılmışsa da, aslında donmuş bir buz kütlesinden isterse ateş bile çıkartabilir kadın.

Bugün 8 Mart. Bir kadının gücünün ölçütü dış görünüşüne bağlı olarak belirlenemez. Bir kadın aynı anda birden fazla kişiliğe bürünebilir. Gerektiğinde hemşire, gerektiğinde terzi, gerektiğinde aşçı, gerektiğinde tesisatçı, gerektiğinde sporcu, gerektiğinde öğretmen olur. Kadın, anne olur. Kadın, gerektiğinde baba da olur.

Bugün 8 Mart. Bizler de bugün sizler için dünya tarihine damgasını vurmuş kadınları yazdık. Bu dünyanın, daha güzel yarınlara ulaşmak için kadınlara ihtiyacı var.

Dünya üzerindeki tüm eşsiz kadınlara sesleniyoruz ; Kadınlar gününüz kutlu olsun!

Marie Curie

Maria Salomea Skłodowska, ya da bildiğimiz adıyla Marie Curie; onu uzun uzun anlatmak gerek aslında… Çok değerli, çok güçlü bir kadın…

Doğanın içerisinde insan ömrü çok kısadır, bu kısacık zamanı dolu dolu değerlendirmek gerekir. Marie Curie bu ömrü tam anlamıyla dolu dolu yaşamış insanlardandır. 66 yıllık ömrüne 2 farklı bilim alanında Nobel ödülü sığdırmıştır (1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü). Bu ödülü alan ilk kadın, iki kez layık görülen ilk bilim insanıdır.

Materyalist olguları bir kenara bırakırsak…

Çalışmaları süresince yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti, toryumun radyoaktif özelliğini ortaya koydu ve radyum elementini ayrıştırdı. Radyumu keşfetmiş ancak patentini almayı reddetmiştir. Bu demek oluyor ki hayatının sonuna kadar çok büyük bir zenginliği reddetmiştir.  Daha sonraları keşiflerine polonyumu da dahil etmiştir.

Çalışmaları ile insanlık tarihine yön vermiş bu değerli insan; 1934 yılında kan kanseri nedeniyle hayatını kaybetti, neden olarak aşırı dozda radyasyon gösterildi; bilime adanmış bir hayat, bilim için son buldu.

Leyla Erbil

Edebiyatın cesur sesi…2013 yılında aramızda ayrılan özgün bir kadın…

Lise yıllarında ilk şiirlerini kaleme alan Leyla Erbil, İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölümünde okurken aşık olur ve öğrenimine ara verir. Ancak bu evlilik uzun sürmez. Evliliğinin noktalanmasının ardından eğitimine döner. Bir yandan da İskandinav Hava Yollarında çalışmaya başlar. Yeni işi ona yeni bir aşk sunar ve bu yeni aşk yine onun eğitimini bırakmasına neden olur. İkinci eşi Mehmet Erbil ile de böylece evlenir.

Öykü yazmaya yönelen Leyla Erbil’i Metin Eloğlu cesaretlendirir ve ilk öyküsü Seçilmiş Hikayeler Dergisi’nde yayımlanır. Yayımlanan ‘Uğraşsız’ adlı ilk öyküsü edebiyat dünyasında hemen fark edilir ve bu öykünün ardından birçok yeni öykü, birçok dergide okuyucu ile buluşur.

Edebiyat dünyasının Leyla Erbil’i fark etmesi tesadüf eseri olmamıştır elbette. Zengin kelime dağarcığı ve sözcüklere verdiği şekillerle edebiyatın özgün seslerinden biri olmayı başarmıştır. Bunların yanında eserlerinde psikanaliz yöntemini tercih ederek din, aile ve toplum kavramlarına sorgulayıcı bir tavır geliştirmiştir. Marx ve Freud ise başucu düşünürleri olmuştur.

Nitekim Behçet Necatigil de onun dilinin ve kurgusunun farklılığının farkındadır. Leyla Erbil’in ‘Gecede’ öyküsü için şu cümleleri söylemiştir: “Biçim ve dil bakımından ilk kitabı ‘Hallaç’taki atak çıkışları yumuşatmış ve burjuva ahlak çöküntüsünü, türlü toplum yabancılaşmalarını ustaca ve insancıl belirtmiş olan hikayeci, bu eseriyle hikayeciliğimize yeni bir bakış açısı kazandırdı.”

Birçok ödüle layık görülür yıllar içinde. Ancak Sait Faik Abasıyanık’ın mezarı başında yakın arkadaşları Selim İleri, Demir Özlü, Fikret Ürgüp ve Naci Çelik ile aldıkları karar gereği hiçbir ödül törenine katılmamıştır.

Bu durum şüphesiz yeni ödüller almasına ya da ödüllere aday gösterilmesine engel olmamıştır. Nitekim 2002 yılında PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne ‘’Türk dili ve edebiyata egemenliği aynı zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı’’ dikkate alınarak aday gösterilmiştir. Leyla Erbil böylece ülkemizden Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday olarak gösterilen ilk kadın yazarı olmuştur.

Artemisia Gentileschi

Sanat tarihine kadının gücünü ön plana çıkaran, kan vahşet ve intikam kokan eserleriyle damgasını vurmuş ve en az yapıtlarındaki kadar ayağı dünyaya sapasağlam basan bir kadındır Artemisia Gentileschi.  1592 senesinde, dönemde Caravaggio’nun aşırılığını ehlileştirmesiyle ünlenen Barok ressam Orazio Gentileschi’nin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Fakat babasının o tarihlerde sanatsal açıdan zirvede oluşu bile kadın oluşundan ötürü geri planda kalışını ve sanat eğitimi almasının imkansızlığını engelleyememişti. Küçük yaşta annesini kaybeden Gentileschi, bir yandan babasıyla Caravaggio üslubuna ulaşma konusunda çalışmalar yaparken, diğer yandan babasının arkadaşı olan Floransa’lı manzara ressamı Agostino Tassi’den perspektif dersleri almaktaydı. Fakat 19 yaşında Tassi’nin tecavüzüne uğramasıyla hayatında patlak veren çıtırtılar büyük kayıplara ve ruhsal bunalımlara neden olacaktı. Aylarca süren mahkemeler sonunda Artemisia “hafif bir kadın” oluşuyla suçlandığı gibi Agostino Tassi zor bela hapis yatıp birkaç ay sonra Roma’ya giderek hayatına eskisi gibi devam etti. Bu kötü olay Artemisia’yı “Holofernes’in Kafasını Kesen Judith” adlı başyapıt niteliğindeki eserini ortaya çıkarmasına sevk etti. Eser adeta yaşadığı tecavüzü ve mahkemenin yarattığı dehşetin izlerini barındırıyordu. Tecavüz skandalı kısa süre içerisinde tüm İtalya’ya yayıldı ve zamanda dönemin önde gelen ressamlarından biri olan Orazio Gentileschi’nin itibarını sarstı. Artemisia bu durumun getirdiği suçluluk duygusuyla Floransa’lı ressam Pietro Antonia Stiattesi ile evlenerek Floransa’ya yerleşti. Artemisia sanatsal açıdan verimli geçen bu döneminde Accademia del Disegno’ya kabul edilen ilk kadın ressam oldu. Eşinin kumara düşkünlüğü ve onunla yaşadığı huzursuzluklar Artemisia’nın bir kadın olarak “aile reisi” oluşuna zemin hazırladı ve eşinden ayrıldı. 1638’de babasıyla birlikte Londra’ya giderek I. Charles’ın himayesinde çalıştı ve ünü gitgide yayıldı. Öylesine yetenekli bulundu ki artık portreler konusunda babasını geçmişti. Sanat tarihindeki diğer kadın ressamlar gibi anatomi ve insan vücudu üzerine yaptığı çalışmalarının engellenmesini kabullenmek yerine, sanatının önüne konan bu taşı görmezden gelerek mitolojik ve dinsel konularun üzerine cesurca gitmişti. Özellikle 17 yaşında yaptığı “Susanna ve Yaşlılar” tablosunda birçok erkek ressamın farklı bir bakış açısıyla ele aldığı konuda, kadın figürünü, çıplak ve savunmasız bir genç kadının üzerine gelen iki yaşlı adamın iradesizliğinden ötürü tiskinti duyar bir biçimde resmetmişti. Artemisia daima yaşamdaki kadın figürünün içine düştüğü gidaba yine kadın gözünden bakabilmiş ve bunu sanat hayatının en başından en sonuna kadar sürdürerek farkını ortaya koymuştur. Günümüzde Modernizm öncesi kadın ressamlarının en önde geleni olarak kabul edilmekte ve hemen her eserinde kadının gücü ve mücadelesi yankılanmaktadır.

Zaha Hadid

Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden ve dünya mimarlık tarihine damga vurmuş isimlerden biri olan Zaha Hadid, Beyrut Amerikan Üniversitesinde matematik eğitimi almıştır. Mimarlık kariyerinin ise ilk adımını Londra’daki Mimarlar Derneğinde atmıştır. 1979’da kendi şirketini kuran mimar, 2004’te Pritzker Mimarlık Ödülü’nü alan ilk kadın mimardır. Ayrıca Azerbaycan’ın 3.cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in adına Bakü’de yapılmış Haydar Aliyev Kültür Merkezi binasının tasarımı ile, 2014 Londra Tasarım Müzesi Ödülleri’nde en iyi tasarım ödülünü almıştır. Üstelik, İstanbul Kartal kentsel dönüşüm projesinin de tasarımı Zaha Hadid’e aittir.

Bir röportajında “Kadın” olmanın inceliklerinden şöyle bahsetmiş Hadid ; “Kızların erken yaşlardan itibaren üstün olacakları yönünde cesaretlendirilmediklerini, öne çıkacak güvenin verilmediğini düşünüyorum. Bu gerçekten gayretli olmayla ilgili. Tabi ki hırslı, yetenekli olmak da sayılabilir fakat oldukça zor. Bu kadın için de erkek için de zor. Fakat kadın için daha da zor. Bunun bir sebebi yok. “

Onun mimari üslubunu diğerlerinden ayıran bazı özellikler var. Sınırları aşan ve kalıplara sığmayan bir kadın olan Zaha Hadid, bunu mimari eserlerinde de gözler önüne sermiş aslına bakarsanız. Başlangıçta kullandığı keskin çizgiler belirgin hacimler, zamanla değişen bakış açısının getirisiyle beraber yerini organik biçimlere bırakmış. İç mekân ile dış mekân arasına duvar örmemiş, ilhamını doğadan almış ve bir su gibi akıp giden formlarla sanatında kendisini ifade etmiştir Zaha Hadid. Hadid’in ruhunun bir tasviri olan bu akışkan formlar ve minimalist üslup, insana bir rahatlamışlık hissi veriyor.

Afife Jale

Afife Jale. Sahneye çıkan ilk Türk oyuncu. Şimdi bu hiç de zor değil elbette fakat Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde bunu başarmıştı Afife Jale. Defalarca polis tarafından arandı, birkaç kez kaçsa da yalanan oyuncu “Devlete, dine ve millete karşı çıkmak” ile suçlandı. Oysa sadece sanatını icra etmekti isteği. Toplumdan dışlandı, hor görüldü ve yalnız bırakıldı. 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk kadınını özgür kılmasıyla beraber oyunculuk hayatına yeniden başlasa da 39 yaşında hayatını kaybetti. Bu değerli sanatçımız 1997 yılından beri Yapı Kredi sponsporluğunda Afife Jale Tiyatro Ödülleri ile her yıl saygıyla anılmaya devam ediyor.

Gertrude Bell

Herkes tarafından casusluğuyla tanınır Gertrude Bell. Oysa ki hiç tutkularından bahsedilmemiştir bu kadının, seyyahlığından ve dünya sanat tarihine kazandırdıklarından. Gerturde Bell, casusluğunun yanı sıra seyahate derin bir tutkuyla bağlı olan bir kadındı.  Tarih okumak için gittiği Oxford Üniversitesinden birincilikle mezun olan ilk kadın olmuştu Bell. Arkeoloji, Sanat tarihi ve Dünya Tarihi üzerine eğitimler almış olan Gerturde Bell, seyahatindeki her molada bulunduğu yerleri fotoğraflamış ve günümüz araştırmalarına referans edecek birçok görsel sunmuştur bize. Özellikle Türkiye toprakları ile Ortadoğu’ya çokça seyahat yapmış, Arap dünyasına duymaya başladığı hayranlığın ardından Arabistan çöllerini de karış karış gezmiştir. Araplar ona, “Çöl Kraliçesi” demeye başlamışlar. Geç Hitit dönemi yerleşimi olan Karkamış’ta önemli keşiflerde ve incelemelerde bulunmuş olan bu kadın, ayrıca seyahat ettiği yerlerde rastladığı fakat günümüze ulaşamayan çokça mimari yapının planını çizmiştir.

Gertrude Bell’in çektiği görseller, internet ortamında paylaşıma açılmıştır.

 Yıldız Moran

Yıldız Moran,  Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısıdır. 1951 yılında Robert Kolej’den mezun olmuş ardından da Bloomsbury Technical College ile Ealing Technical Colleg’de eğitimine devam etmiştir. 18 yaşında iken İngiltere’ye gitmiş ve burada ‘Shakespeare Tiyatrosu’nun fotoğrafçısı John Vicker’den fotoğrafçılık üzerine eğitim almıştır. İlk fotoğraf sergisini 1953 yılında 21 yaşındayken Cambridge’de açmıştır. İngiltere’de kaldığı süre içerisinde Cambridege’de bir, Londra’da ise dört sergi açan Moran, ardından İstanbul, Ankara ve Edinburgh sergileriyle çalışmalarına devam etmiştir. Avrupa’daki işlerini bitirişinin ardından Türkiye’ye dönen Yıldız Moran, 12 yıl boyunca Anadolu’yu gezerek fotoğraf  çekmiştir.1963 yılında ise Özdemir Asaf’la evlenmiş  olup bu evlikten sonra da fotoğrafçılığı bırakmıştır.

Germanie Dulac

Germanie Dulac ilk feminist yönetmenlerdendir ve 1920’lerde Fransız Avant-Garde akımının oluşmasında anahtar bir rol üstlenmiştir. Kariyerine 1900lü yılların başlarında feminist gazeteler ‘La Fronde’ ve ‘La Francaise”de yazarlık ve fotoğrafçılık yaparak başladı. Birinci dünya savaşından sonraki ortamda kadınlar için iş imkanları arttı ve Dulac bu dönemde kendi yapım şirketini kurdu. İlk filmleri standart melodramlardı. 1917 yılına gelince Dulac ve teorisyen Louis Delluc, Fransız Avant-Garde hareketini – bir diğer ismiyle Fransız İzlenimciliği’ni – işbirliği yaparak başlattılar.

Dulac, sinemayı “Yedinci Sanat” olarak tanıtmaya kendini adamış Fransız İzlenimcilerinin başında geliyor. Soyut filmleri bu hareketi yansıtmış ve “İntegral Sinema” adını verdiği bir tarz oluşturmaya çalışmıştır. ‘La Coquille et le Clergyman’ (1927) integral sinemanın en iyi örneği denebilir. Dulac, soyut sinemacılığının yanısıra en tanınmış filmi olan ‘La Souriante Madame Beudet’ (1927) ile görülebileceği gibi feminist meselelere olan bağlılığını da kariyeri boyunca sürdürmüştür.