Sinemada mimari kurgu, aslında sahneyi gerçek yapan temel ögelerden biridir. Bunun kimi zaman yanlış yapıldığına tanıklık etmişizdir, kimi zaman da en doğru şekilde uygulandığına. Bugün bu yazımızda, birkaç örnek ışığında mimari elemanların sinema dünyasına etkisinden bahsedeceğiz. Fakat şunu belirtelim, burada bahsedeceğimiz fikirler tamamen öznel değerlendirmelerdir ve sizler için filmleri izlerken minik bir perspektif daha eklemenize yardımcı olmak için yazılmıştır.

John Wick 2

Bu yazıyı yazma fikri, geçtiğimiz günlerde John Wick 2 filmini izlerken gelmişti aklıma. Fakat bir türlü yeterli örnek bulamamıştım, aslında şöyle demeliyim, o kadar örnek arasından seçememiştim.

Film tutkunları iyi bilir; her dizide farklı temalar içeren sahnelere geçişte veya bir süreç değişimi belirtilmek istendiğinde bazı şehir ikonları kullanılır. Bunları yabancı ve Türk sinemasından birkaç örnek dahilinde inceleyelim.

Bu ikonikleşmiş mimari yapılardan biri Washington Meydanı’nda bulunan Washington Square Takı (Washington Square Arch) , bir diğeri bizim “İkiz Kuleler” olarak adlandırdığımız Dünya Ticaret Merkezi ( World Trade Center) ve tabii ki Empire State binası. Washington Square Takı, sadece bir simge olmaktan da fazlasıdır. Roma döneminde imparatorlar tarafından “Zafer Takı” adında şehre giriş kapıları yaptırılmıştır. Hatta bu yapıların en bilindik örneği Roma’da, imparator Hadrianus tarafından yaptırılan zafer takıdır. Bu zafer takları çeşitli siyasi kimliklere bürünmüştür, imparatorlar savaş dönüşünde şehre bu kapılardan girerler. Dünyanın birçok yerinde bu yapıların birçok örneği vardır. Günümüzde göklere uzanan modern mimari yapıların arasında antik dönem yapıları nostaljik kalsa da anıtsallıkları hâlâ dikkat çekicidir.

World Trade Center, yani bizim deyimimiz ile İkiz Kuleler, özellikle 90’ların dizi ve filmlerinin favori geçiş elemanlarıdır. Kendine hayran bırakan yükseklikleri ve prizmal tasarımları ile sahne geçişlerinin vazgeçilmez ögeleri olmuştur.

Empire State binası ise, günümüz dizilerinin gözdesi olmaya devam etmektedir hâlâ. Günümüz teknolojisinin eriştiği güç sayesinde kendisinden çok daha yüksek yapılar yapılmış olmasına rağmen bu yapı New York kentinin ikonikleşmiş kütlesi olarak sinemada hâlâ kullanılmaya devam etmektedir.

Bir de Türk sinemasının gözdesi birkaç yapı vardır. Tahminlerinizi duyar gibiyim, evet, bunlar Ortaköy Camisi, Galata Kulesi ve elbette Kız Kulesi’dir.

Mimari yapılardan yoksun bir film düşünün. Yer belli değil, bunun getirisiyle de özellikle belirtilmediğinde zaman da belli değildir. Bu durumda mimari, aslında tüm sanatlarla ilintili olduğu gibi icra edilen sanat kadar büyük değer taşır.

Bir de tarih ve biyografi filmleri vardır. Bu filmlerde, anlatılmak istenen dönemin en doğru şekilde verilmesi için mimari arka plan doğru bir şekilde kurgulanmalıdır. Özellikle antik dönemleri konu alan filmlere bakıldığında, birkaç istisna haricinde sinema dünyasında mimari gerçeklik tartışılması gereken bir durumdur.

Troy

Troy

Geçen sene, bir dersimizde Troy filmi bizlere izletildi ve bu filmdeki mimari hataları bulmamız istendi. O güne dek, defalarca izlediğim Troy filminde önceleri Brad Pitt’ten gözümü alamamıştım fakat dikkat edildiğinde filmin hatalarla dolu olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Buna kıyasla, İskenderiye’de Hristiyanlık ve Paganizm çatışmasının yarattığı sosyolojik kaosun ve yitip giden kültürel mirasların konu alındığı “Agora” filminde ise, Mısır ve Helenistik geleneğin birleşiminden ortaya çıkan İskenderiye kültürünün çok yerinde bir şekilde dekorlara yansıtıldığını görüyoruz.

Agora

Agora

Bu mimari dekorun, Büyük İskender filminde göz yaşartıcı bir zenginlikte olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Filmin bütçesiyle ilgili bir bilgim yok fakat, birkaç küçük hata dışında genel anlamda çizgiyi tutturmuş olan filmin dekorlarının çeşitliliği ve zenginliği üzerine söyleyecek lafımız yok.

Büyük İskender

Sanat Tarihi ve Arkeoloji biliminin inceleme alanı olan tarihi eserlerin, filmlerin olay kurgusunun birimleri olarak kullanımı ise son dönemlerde çokça karşılaştığımız bir durum. Özellikle Dan Brown kitaplarından uyarlanan, Tom Hanks’in başrolünde olduğu Melekler ve Şeytanlar gibi filmlerin temel odak noktası sanat üzerinden ilerliyor. Son dönemlerde bu filmlerle çokça karşılaşır olduk, hatta bu etkiyi verebilen kent olan Roma ile sıkça karşılaşıyoruz sinema dünyasında.

Melekler Ve Şeytanlar

Ayrıca Piazza Venezia’daki Palazzo delle Assicurazioni Generali binasından John Wick’in kente bakış sahnesi de ilgimi çekmişti. Bu sahnede, siyahlar içindeki John Wick’in beyazlara bürünmüş kente bakışını izleyebiliyoruz, adeta buraya ait olmayışını vurgular gibi…

Peki niçin Roma sizce? Bana kalırsa, Roma İmparatorluğu’nun gerek cumhuriyet döneminde olsun, gerek imparatorluk döneminde olsun, her zaman bulunduğu dönem koşullarından bir adım önde oluşuyla ilgilidir muhtemelen. Dünyanın diğer devletleri on dönümlük araziler için birbirlerini katlederken; Roma, barışın hakim olduğu bir imparatorluk olarak kendi içinde yaşamaya devam etmişti. Ve yüzyıllar boyunca ağır darbeler alsa bile başını dik tutmuş, sanatsal değeri yüksek olan eserler üretmeye devam etmiştir. Doğu’nun cazibesini arkasına alarak kurduğu ihtişam ile, yüzyıllardır insanların hayranlık duyduğu bir şehir olmuştur; hatta Büyük Constantin kendi ‘Roma’sını yaratmak istediği için Constantinopolis doğmuştur.

Aynı şey, geçenlerde izlediğim ve bu yazıyı hazırlamak için yeterli perspektifi oluşturmam gerektiğinden bir kez daha gittiğim John Wick 2 filmi için de söylenebilir. Genelde seri filmlerde gelen film, giden filmi aratır. Her zaman serinin ilk filmleri daha sevilen filmler olmuştur fakat suç ve aksiyon filmlerinin en ilgi çeken örneklerinden olan John Wick 2, ilk filmine kıyasla çok daha yaratıcı ve ilgi çekiciydi. Filmde dikkatimi çeken şeylerden birisi de InterContinental Hotel’in açık havadaki beyaz perdeye yansıtılmış alanıydı çünkü birçok filmin en can alıcı diyaloglarının burada gerçekleştiğini hatırlıyorum fakat maalesef ki filmlerin adlarını hatırlayamıyorum.

InterContinental Hotel, New York’un kalbinin attığı Times Meydanı’nda yer alıyor. Bahsettiğim sahnenin görseline dikkatli bakarsanız arkada yükselen prizmal gökdelenlerin ‘aynılık’larının arasında biricik oluşu ile St. Patrick’s Katedrali gözümüze çarpıyor. Onca modern bina arasında bir kuğu beyazlığı ile 20. Yüzyıl öncesi sanat akımlarının birçoğunun özelliğini içinde barındıran bu katedral aslında bir nevi gelenekçiliğin, ağırlığın ve kaidelerin arasında göze batan istisnaların sembolizmi olabilir mi?

Ayrıca John Wick 2 filminin bir diğer can alıcı noktası da, filmin ana gövdesini oluşturan olayların bir kısmının Roma’da geçiyor olması. Fakat filmde ilgimizi bu kez çeken durum yalnızca yapılar değil, yapıların kullanım şekilleri. Şöyle ki, burada sanat eserleri yalnızca birer dekor olmaktan çıkıyor, aynı zamanda politik ve maddi gücün göstergesi olarak da sunuluyor seyirciye.

Şimdi anlatacağım durumun kafalarda biraz daha oturması için sizlere, diğer bir yazarımız olan Hülya Utkuluer Yıldırım’ın http://arsizsanat.com/muzelerin-demokrasiyle-bir-ilgisi-olmali/ yazısını öneriyorum.

Dikkat! Yazının bu kısmı  John Wick 2 filmi hakkında spoiler içeriyor!

John Wick 2 filminden devam edeceğim durumu açıklamaya. Sanat eserlerinin bir dekor olarak değil de politik ve maddi gücün göstergesi olarak öne çıktığını söyledik az önce. Hepimizin de aşina olduğu bir durumdur bu; siyasi ve maddi güce sahip kişiler sanat gücünü de elinde bulundurur. Bu durum sanat üretiminin bir parçası olma şansına sahip olmadıklarından sanatın satın alınabilirliğinin bir ucundan tutmanın göstergesidir aslında. Dünyada, yüzyıllar boyunca varlıklı aileler tarafından sanat sevilmiş, desteklenmiş ve benimsenmiştir. Günümüzde de sanat aktivitelerinin birçoğu bu aileler tarafından yürütülür, hatta artık sanatın ortaya çıkarılışına da destek olmaya başlamışlardır. Türkiye üzerinde çeşitli arkeolojik kazılar, çeşitli ailelerin sponsorluğunda devam etme gücünü buluyorlar.

Giovanni Fattori – La battaglia di Custoza (The Battle of Custoza)

Antonio Canova – Hercules and Lichas

John Wick 2 filminde de bu durumun beyaz perdeye uyarlanışı ile karşılaşıyoruz. Tüm gücü elinde bulunduran karakterimiz Santino D’Antonio genellikle müzelerde karşımıza çıkıyor, hatta John Wick ile müzedeki ilk diyalog sahnesinde Giovanni Fattori’nin La battaglia di Custoza (The Battle of Custoza) adlı eserini bedenini bürüyen bir huzur ile izleyişiyle karşılaşıyoruz. Ayrıca John Wick’in, Santino D’antonio’yu öldürmek için geri dönüşünde de çatışmanın müzede yaşandığını izliyoruz. Bu müzede yaşanan çatışmada, izleyen herkesin ilgisini çektiğini düşündüğüm Antonio Canova’nın eseri olan Hercules and Lichas heykeli, diğer heykellerin tam merkezinde konumlanmıştı.

Gaetano Cellini – L’umanità contro il male

Bu eserin yanı sıra beni çok etkileyen bir diğer heykel ise Gaetano Cellini’nin L’umanità contro il male(İnsanlık kötülüğe karşı) eseri. Bu eseri ilk gördüğümde aklıma gelen ilk şey John Wick’in sahip olduğu beş mermi ile onlarca silahlı adama karşı kalmış olmasıydı, kısacası direnişin sembolizmi. Tüm bu müze sahneleri – filmdeki anonsa göre New York’ta olduğu belirtilse de – Roma’daki Galleria Nazionale d’Arte Moderna’da (Ulusal Modern Sanat Galerisi) çekilmiş. Bu kadar hareketli bir filmde böyle zengin sanat eserlerinin kullanımı şaşırtsa da, filmi keyifle izlediğimi söylemem gerek.

Kısacası, bir filme kalite kazandıran tek şey konusu değildir. Seyirciyi filme bağlamanın çeşitli yardımcıları vardır, bunların da – bana göre – en önceliklisi sanatsal kurgudur.

Melekler ve Şeytanlar