Bir sinema eleştirmeni ya da sinema konusunda uzman birisi değilim ve bazen bu tarz birinden gelen yorumlar işe yarayabiliyor. Çünkü kimi zaman izleyici – benim gibilerden bahsediyorum – bir sinema dramaturjisi uzmanı kadar detaylara dikkat eden niteliklerle donanmadığından dünya sineması için büyük fakat normal izleyici kitlesi için sıradan bir kalitede olan filmlerle ilgili eleştirileri okuduğunda büyük bir beklentiyle doluyor. Fakat sinema salonunun koltuğundan kalktığında o kadar da etkilenmediği zaman kendisiyle ilgili şüpheye düşüyor bu kez. O nedenle bu yazıyı sıradan bir izleyici olarak, sıradan izleyiciler için yazıyorum.

Dunkirk; hikâyeyi bilmeden ve Christopher Nolan’ın kimliğinden bihaber olarak gidenler için etkileyici bir film, fakat Christopher Nolan nedeniyle büyük beklentiler içinde gidenler için bazı noktalarıyla hayal kırıklığı olabilecek bir film olarak değerlendirilmiş kimi eleştirmenlerce.

Öncelikle, beni hayal kırıklığına uğratan bir şeyden bahsedeğim. Neredeyse herkes eskiden One Direction adlı grubun üyesi olan fakat son dönemlerde solo şarkılar yapan Harry Styles’ın Dunkirk’teki rolünden haberdardır. Gerek yüz hatlarının uyumluluğu, gerek oyunculuk yeteneği ile Harry Styles gerçekten filmin ritmine uyum sağlayabiliyor fakat filme insanlar bir ‘Harry Styles’ görme beklentisi ile gittiğinde, önceki sahnelerin tadı kaçabiliyor. Üstelik başka bir sanat dalını temsil eden bir kişinin böyle bir filmde oynaması da işin sinir bozucu yanı olabiliyor çünkü aşina olduğunuz bir yüzü, ünlü ve kaliteli bir yönetmenin filminde görmek tamamen o kişiyi icra ettiği asıl sanat alanı ile öne çıkaran bir özellik olarak filmi eksiye götürüyor.

Harry Styles

Gelelim artılara.

Şimdiye dek ‘savaş’ olgusuna genellikle karadan seyirci kalmıştık fakat bir savaşın yalnızca karadan yürütülmediği ve bu matematiğin kolektif bir ağ içinde bireysellikle yayıldığını bizlere oldukça güzel aktarmış Nolan. Hava, kara ve denizde verilen tek bir mücadele; bir gün daha fazla nefes alabilmek için.

Dunkirk’e tarihi bir film demek doğru mudur bilmiyorum çünkü Dunkirk gibi filmlerde konu ikinci plana atılması gereken bir ögedir bana kalırsa. Ses ve görüntü ögeleri, konudan daha öne çıkıyor çünkü. Agora için bir tarih filmi denebilir, ya da Troy için fakat Dunkirk için bu yakıştırmanın yapılabileceğini düşünmüyorum.

Filmde hoşunuza giden bir gerginlik hissi ile durgunluk hissinin birleşimi o kadar büyüleyici ki. Her şey son derece soft, son derece narin bir his veriyor sizlere. Özellikle tüm film boyunca diken üstünde oturur gibiydim; öyle nazik bir durgunluk ile aktarıldı ki her şey seyirciye, ne hissetmem gerektiğini şaşırdım. Film boyunca insanların üzerine bombalar yağdı, ölüm-kalım savaşı verildi fakat benim yüzümden gülümseme eksik olmadı.

Bir de, gerçek anlamda ‘başrol’ diye bir şeye rastlamıyorsunuz filmde çünkü neredeyse bir sahnede 5 saniyeden fazla duran her karakter adeta başrol nitelikleriyle donatılmış. Az önce bahsettiğim Harry Styles dışındaki askerlerin de tanıdık yüzlerden seçilmemesi yerinde bir karar olmuş fakat ben bu filmde Joel Islas’ı görmeyi de isterdim açıkçası.

Joel Islas

Filmin ilgi çekici yanlarından biri de, yalnızca hayatta kalma çabası veren askerlerin tek odak noktası olarak seçilmiş olmasıydı. Havadaki oksijeni bir kez daha içine çekebilmek için kendilerini korumaya çalışan İngiliz askerler dışında ne aile, ne düşman güçleri ne de halk filmin sahnelerinde yer almıştı. Bu da aslında Dunkirk’ü günümüz savaş filmlerinden ayıran bir özellik bana kalırsa.

Üstelik filmdeki hiçbir karakterin adını bilmiyoruz neredeyse. Bu da bir nevi güzel bir uygulama, çünkü  bu kadar kalabalık bir ekipten oluşan filmlerde, karakterleri ve isimlerini benimseyene dek film bitiyor genelde. Aklımda kalan tek isim ‘Farrier’ oldu. İzleyince sebebini siz de anlayacaksınız zaten.

Bir de ‘Hans Zimmer’ demek istiyorum yalnızca. Ritmin görsel bir efektle beraber nasıl en doğru şekilde aktarılabileceğini gayet iyi biliyor kendisi.

Kısacası bana kalırsa, Christopher Nolan ‘Dunkirk’ ile çıtayı oldukça yukarı taşıdı. Birkaç küçük detay haricinde Dunkirk’ü kötüleyecek bir nitelik göremedim. İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz zira 50 yıl sonra, gençlik yıllarınızda Dunkirk gibi kaliteli bir filmi kaçırdığınıza pişman olabilirsiniz.

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.