Dünya, zorluklar diyarıdır. Bu zorluklar genel olarak insanların kendi yarattıkları zorluklardır. Durum şu ki insanlar bir arada yaşamaya başladıklarından beri kendilerini belli kalıplara sokmak ve kendi kurallarını yazmak zorunda kalmıştır. Çünkü birlikte yaşamak demek bir şekilde birbirinden sorumlu olmak demektir. Kendine ve çevrendekilere karşı sorumluluklar. Ama malum ki hepimiz sorumluluklara sahip ya da hepimiz tek tip, aynı şeyi düşünen, aynı tepkileri veren varlıklar değiliz. Durum böyle olunca bir şekilde bir iktidara ihtiyaç duyulmuş. Buna kimi yerde kral denmiş, kimi yerde padişah, kimi yerde sultan. Sistemler geliştirilmiş. Geliştirilen bu sistemler bu kalabalığı kontrol etmeyi amaçlamış. Onları yönetmeyi, onlara nasıl hareket edeceklerini, hareket etmezlerse ise ceza uygulanacağını göstermiş. Cezayı belirleyen kurallar yazılmış ve günümüze kadar birçok kez değişerek, gelişerek gelen anayasalar, kanunlar oluşmuş. O kurallar ise toplum olabilmenin temelini oluşturmuş. Bu kurallar evrensel gibi dursa da toplumların örf – adetlerine göre, dinlerine göre, yaşadıkları coğrafyanın şartlarına göre uyarlanmış zamanla. Çünkü insanlar bir şekilde aynı dünyadalar ama farklı dünyalara aitler. Bu kuralların da yetmediği, sınırlarının ve her kurallar silsilesinin olduğu gibi açıkları ve muallakları olduğu görülmüş. Bu kurallar konusunda insanlar uzmanlaşmış. Bu kurallara kanun, uzmanlaşan insanlara da hakim, avukat, savcı gibi sıfatlar verilmiş. Bu insanlar hem var olan hukuka hakim olmayı, hem de bir şekilde davalı veya davacılarını koruma, tatmin etme, hak ettikleri cezaları almalarını sağlama – verme gibi görevlere sahipler. Burada en temel husus ise; Adalet! Her şey bu denge üzerine kuruluyor. Verilen ceza adil mi? Alınan karar yeterli mi? Herkese eşit mi?

Adaletin belirleyicileri yine insan olduğu için “insani unsurlar” göz önüne alındığında bir şekilde duyguların işin içerisine dahil olması aslında adaleti sorgulanır noktaya getiriyor. Çünkü benzer davalarda farklı kararlar ve hükümler çıkabiliyor. Mesela; takım elbise giyen sanığa iyi halden indirim yapılması gibi. Garip emsaller var. Bu da insani unsurlarla alakalı. Adalet maalesef günümüzde çok da adil değil. Durum böyle olunca da bazı insanlar hukukun verdiği kararlarla doymayıp kendi kanunlarını kanunsuzlukla yazıyorlar. Boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. İşte o boşluk doldurmanın hikayesini anlatan bir filme değinmek istiyorum: “In The Fade”

Filmin yönetmen koltuğunda özellikle ülkemiz için her yurt dışında başarılı olan Türk’ün geçtiği süreçten geçen, kendinin Türk olduğunu söyleyen ama kendisinden ödün vermediği ve doğrularından şaşmadığı, sanatından vazgeçmediği için adeta ülkeden aforoz edilen, görmezden gelinen Fatih Akın var. Fatih Akın sineması, aslında Almanya’da yaşadıklarıyla ilintili olarak “Ezilen sineması” diyebileceğimiz, azınlıklar-ötekiler üzerine protest bir duruş sergileyen bir sinema. Kendisi de Almanya’da yaşayan bir Türk olduğu için bu durumdan muzdarip olmuş ki filmlerinde bunların izlerini net bir şekilde görüyoruz. Yönetmen “Kısa ve Acısız “ ve “Solino” gibi filmlerle kariyerine başladı ve Almanya’ya kendini tanıttı. “Duvara Karşı” filmi ile dünyaya açılan yönetmen bu filminde Almanya’da yaşayan Türkleri, onların gözünden ve onların evreninden anlatırken, kültür erozyonu, asimile olma gibi konulara dikkat çekti. Ama filmin en can alıcı noktası filmin geçtiği yerdi. Türkleri bu kadar net ve gerçek, kendi evrenlerinde, herkesin merak ettiklerini cevaplayan bir belgesel niteliğinde ele alması da filmi öne çıkardı. O film dünya sinemasına Sibel Kekilli gibi bir oyuncuyu sunarken, Fatih Akın gibi bir yönetmeni de Almanya sınırlarının dışına tanıttı. Sonrasında “Yaşamın Kıyısında” , “Soul Kitchen” gibi filmlerle kariyeri tırmanmaya devam etti. Hatta dünya sinemasından yönetmenlerin birer kısımla dahil oldukları dünya şehirleri hikayeleri serisi “Seni Seviyorum- New York” da bir kısım çekti. Sonrasında bir duraklama dönemine giren yönetmen “ The Cut” ile Ermeni soykırımını konu alan bir film çekti. Bu film ülkemizde Fatih Akın’ın aforoz edilmesi için yetti bile. Oysaki bu ülkede yaşayanlar yaptığı gibi yaptı. Sadece böyle olduğuna inandığı ve düşündüğü için kendi doğruları çerçevesinde bu filmi çekti yönetmen. Sonrasında karalama politikaları başladı. Oysaki Fatih Akın sinemasına bakıldığında zaten bu sinemadan böyle bir film doğabileceği çok aşikardı. Yakın coğrafyaların milletlerinden Ermenileri, ezildiğini ve hiçe sayıldığını düşündüğü için bu filmi yapan yönetmen diğer filmlerindeki tutumlarından farklı bir tutum sunmadı aslında. Var olan bir ezilişi anlattı belki de kendine göre. Ülke olarak bu konuda hassas olabiliriz lakin kavramamız gereken bir şey var. Herkes aynı şeye inanmak zorunda değil. Zaten farklılıklardır bizi özel kılan. Ve Fatih Akın böyle yapmış. Bu durum ona sırtımızı dönmeyi, onu yok saymayı gerektirmiyor. Neyse bu sansür – öteleme olaylarına karşı hassasiyetimi bir kenara bırakarak konumuza döneyim. The Cut iyi bir film de olmadı zaten. Ama Fatih Akın inandıklarını yazıp, çekti. Auter sinema; bir filmi izlediğinizde hangi yönetmene ait olduğunu anlayabileceğiniz tarzda kodlar, çekimler, atmosferler ve tavırlar sergileyen yönetmenlerin filmlerini kapsar. Fatih Akın sineması diye bir durum var. Bu da Fatih Akın’ı auter noktasına koyuyor. Sinemasının olağan duruşu ama bir o kadar avangart tavrı ile bu unvanı da hak ediyor. Filmlerinde genel olarak karakterlerini yaşadıkları yerle beraber tasvir eden yönetmen bu bütünlükle aslında karakteri de tamamlıyor. Karakterlerinin yaşadıkları yeri yansıttıklarını gösterirken, yaşadıkları yerin – kültürün de karakter üzerindeki kilit rollerini net belli ediyor. Normalde çok büyük oyuncularla çalışmıyor Fatih Akın. Hatta kendi yıldızlarını yaratıyor sineması (bkz. Sibel Kekilli). Ama bu filmde bir dünya yıldızı var kadrosunda: Diana Kruger. Truva’nın Helen’i, İnglorius Bastards’ın Bridget’i , Mr. No Body’nin Anna Adult’u. Yani kariyerinde hep büyük isimlerle çalışmış bir oyuncu. Hal böyle olunca bu film de oluşu da filmi güçlü kılan unsurlardan. Bu kısmı çok uzattım sanki; artık filme geçelim.

Filmin konusu “Almanya’da Nuri Şekerci adında bir Türk ile evli olan Katja sıradan bir hayat sürmektedir. Türk mahallesinde bir ofisi olan eşinin ofisine bir bombalı saldırı düzenlenir. Bu şokla birlikte bir mücadeleye sürüklenen Katja’yı dava süreci ve kendi içerisindeki muhakeme ile zorlu bir dönem beklemektedir. Adalet ve intikam arasında kalan Katja’nın bu mücadelesi sonucunda bazı kararlar alacaktır. “Konusu aslında net bir şekilde Fatih Akın sinemasının ürünü olduğunu belli eden bir film. Almanya, var olan şartlarda çok etkin olmadığı düşünülse de ciddi anlamda ırkçılık problemi ile uğraşan bir ülke. Nitekim Türk mahallerine yapılan saldırılar ve sonuçlarında verilen cezalar büyük tartışmalara yol açmış ve hatta uluslararası bir tartışmaya dönüşmüştü. Hal böyle iken Fatih Akın’ın bu konuda suskun kalmış olması aslında biraz tartışılıyordu. Hatta “The Cut” yapıldığı dönemde “Sen önce Almanya’daki Türklerin dertlerinden bahset” gibi serzenişte bulunanlar dahi olmuştu. Fatih Akın tabii ki bu eleştirileri baz alarak sinemasına yön vermedi ama film bir şekilde bir cevap niteliği taşıdı. Durum böyle olunca ülkemizde sadece özel festivaller ve başka sinema ile gösterime giren film aslında bizi anlatıyordu ama bize değil başkalarına. O yüzden bu mesaj ne kadar hak edene ulaştı bilemiyoruz. Fatih Akın sinemasında görüntüler genelde belgesel niteliğindedir. Yani yönetmen görüntüleriyle aslında size yaşanılan durumu ve koşulu özetler sonrasında da karakterlerini size sunar. Bu sunulan karakterlerin içinde bulunduğu durumu yaşanılan koşullarla birleştiririz. Böylece karakterleri tanımış oluruz. Karakter derinliğini de bu şekilde oluşturur. Duvardaki yazılar, ara sokaklar, o kültüre ait posterler, karakterlerin bu durumlara ayak uyduruşu, kültür değişimi gibi. Zaten Fatih Akın da böyle bir ikilemin yönetmenidir. Tamamen doğu kültürüyle büyütülmüş ama bir yandan da batı kültüründe var olmaya çalışan ve doğu – batı sentezinin direk timsali olarak var olan yönetmen, karakterlerinin çoğunda da bu ikilemi başarılı bir şekilde yansıtıyor. Filmlerinde genel olarak azınlıklardan baş karakter yaratan Fatih Akın bu filmin ters köşe yapıyor. Öteki bir tarafı olan Alman bir başkarakter seçiyor. Bunun en büyük sebebi filmin yapılışın amacının milliyetçi duygulara değil, evrensel bir problem olan bir duruma değinmek. Yani “ Türk olduğu için böyle söylüyor, bir Türk’ün gözünden bunu anlatarak manipüle etmeye çalışıyor” yorumlarının net bir şekilde önünü kesiyor. Durum böyle olunca anlatı çok kuvvetleniyor. Hikaye aktarımda başkarakterimizin çok kuvvetli duruşunu sergilemesi de aslında hiçbir şekilde filmin amacının ajite etmek, duygu sömürmek olmadığını göstermeyi amaçlıyor. Bunu da başarıyor. Eşini ve çocuğunu kaybetmiş bir anneye göre çok güçlü bir duruş görüyoruz. Bu güç hikayenin evrensel mesajını da geri plana atmıyor. Film protest tavrı ve hak savunucu durumunu hiçbir zaman bırakmıyor. Bunların yanında adalet – azınlık hakları ve devletlerin tavrı – iktidar – ırkçılık konularına net eleştirilerini getiriyor. O kadar düzeyli ve yeterli diyaloglara sahip ki film, cevapsız soru bırakmıyor ve mesajını da size işliyor adeta. Ama siz bu mesajı ana akım sinemadaki gibi manipülatif olarak değil, daha çok duyarlılık ve farkındalık yaratma etkisiyle işliyor. Bu filmin bir propaganda filmi olmadığını ve ortadaki gerçekliği çarpıtmadığını net bir şekilde görüyoruz. Bu da Fatih Akın sinemasının reel tavrından kaynaklanıyor. Kamera kullanımı konusunda ise bazı bölümlerde seyircisini 3. Kişi konumunda tutan yönetmen, konuya direk şahit olma olanağını vererek özdeşleme konusunda seyirciye seçme şansı tanıyor. Kendinizi isterseniz annenin, isterseniz hakimin, isterseniz bombacıların yerine koyuyorsunuz. Ama filmin genelinde annenin gözünden konuyu anlatan yönetmen, aslında kendinizi anne – birey ikilemi arasında bir savaş içinde bulmanızı istiyor. “Siz olsanız ne yapardınız?” Sorusunun yanında “bu yapılan için adalet ve hukuk ne kadar yeterli? “ kendi adaletimizi kendimiz belirleyebilir miyiz?” gibi sorulara da cevap arıyor. Devlet – kanun gibi kavramların da yetersizliğine ve çiğliğine sert bir eleştiri sunan film, devletlerin olaylardaki tutumunun üzerindeki etkenleri de göz önüne seriyor. Film o kadar iyi işlenmiş ki kendi içinizde muhakeme etme kısmındaki bütün sorularınıza net cevaplar veriyor. Ve bu cevapların bu kadar net olmasının sebebi de filmin evrensel tavrı. Sinematografik olarak film çok iyi işlenmiş. Senaryo konusunda da harika manevralar sahip film. Almanların yaptığı ırkçılığı mağdur bir almanın gözünden anlatma durumu çok yerinde bir tercih. Oyunculuk konusunda zaten çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Diana Kruger kendini ispat etmiş bir oyuncu. Bu filmde kendine ihanet etmiyor. Bir kez daha kendisine saygımızı perçinliyor. Çok güçlü oyunculuk, yerinde diyaloglar, filmin geneline yayılmış harika bir mesaj ve harika görüntüler. Film bu anlamda özlenilen Fatih Akın sinemasının bir örneği. Konusu bakımından ise bir hassasiyete ışık tutuyor. Asla politik olmayan ve hümanist tavrını net bir şekilde belli eden film aldığı ödülleri ve övgüyü hak ediyor. “Cannes Film festivalinde Altın Palmiye Adaylığı – Altın Küre En İyi Yabancı Film Ödülü – Cannes Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü” sadece aldığı ödüllerin birkaçı. Bunu da sonuna kadar hak ediyor.

Fatih Akın sineması ve duruşu her zaman için biz sinemaseverleri mutlu etmiştir. Filmlerinin bazılarında hayal kırıklığına uğrasak da ürettikçe kendini izletecek bir yönetmen kendileri. Her ne kadar ülke olarak böyle bir değere sırtımız dönmüş gibi gözüksek de aslında kendilerinden hiç uzaklaşmadık. Üretmeye ve söylemeye devam etmesi dileğiyle. Bana ve yazılarıma vakit ayırdığınız için tekrar teşekkür ederim. Filmi izleyenlere “afiyet” izlemeyenlere de “izleyiniz” diliyorum. Saygılar…