Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar.

Ama ne duvarcıların gürültüsü, ne başka ses.

Sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar.

-Duvarlar, Konstantinos Kavafis

“Dört duvarına insanlardan daha çok güvenen şair” derler okuyucuları Konstantinos Kavafis için. Belki gerçekten de Kavafis’e bir birey olarak en başarılı şekilde yöneltilmiş tahlil de budur. Hayatı boyunca oldukça silik bir portre çizmiş, çoğu şiirini kendine saklamış; şiirlerinde de dönemin revaçta olan akımlarına inat, karmaşık metaforlar, mitolojik ve tarihi birçok referans, zorlayıcı bir dil kullanarak çoğunlukla oldukça kişisel veya sanat çevresinin yabancı olduğu konularda yazmış bir şairdi kendisi. Yetmiş yıl yaşamış, ki bunun hatırı sayılır bir çoğunluğunu da sanatına adamış biri olmasına rağmen, lirik, epik ve “devrimsel” unvanını hak edecek kadar yenilikçi şiirlerinin onlarca sene rağbet görmemesi belki de bu nedenle kulağa pek şaşırtıcı gelmemekte. Yüreğindeki yükleri atmak için yazıyor Kavafis; kimi zaman üstüne çöken yaşlılığın getirdiği hüzün ve pişmanlıklar silsilesini, kimi zaman anayurdunun işgaline izleyici kalmanın bastırılmak zorunda bırakılmış öfkesini, kimi zaman yakasına yapışan ve onu ölümüne kadar bırakmayan mazisini, kimi zaman ikindi vakti sevişmelerini. Toplum hayatının içinde olduğu söylenemez, hatta onu kişisel olarak tanımış kişilerin ifadelerine göre kendini çevresinden soyutlamış bir portre çizmekte. Ama nasılsa, ırk, yaş, sosyal kesim veya herhangi bir fikirsel ayrım gözetmeden tüm okuyucularını ayrı ayrı noktalardan yakalayıp birtakım evrensel değerlerin altında böylesine güçlü bağlarla birleştirebilen başka bir şair de yok. Evrenin uzak, geçmiş veya gelecek kavramlarının iç içe geçtiği, masalsı ve bir o kadar da yalnız bir kıyısından akıp giden zamanın bir seyircisi Kavafis ve bakmasını bilene göstereceği çok fazla şeyi var.

Mekan İskenderiye, Mısır; zaman 1863. Artık son yıllarına girmiş Osmanlı Devleti’nin en uzak ve dolayısıyla da en dengesiz topraklarının başında gelen Mısır, özellikle de o yıllarda stratejik konumuyla da çoktandır İngiltere ve Fransa gibi güçlü devletlerin hedefi konumunda. Oldukça karmaşık bir coğrafyanın içinde, tam o dönemde, İstanbul kökenli Rum bir münzevi olan Pedro Kavafis ile aynı şekilde Fenerli Rum olan Harikleya Fotiyadi’nin dokuzuncu çocuğu olarak dünyaya gözünü açıyor Konstantinos Kavafis. İleride de bahsedeceğim üzere, şairin eserlerinde oldukça yoğun bir şekilde de hissediliyor doğduğu coğrafyanın izleri. Ama alışılageldik şairlerin aksine, Kavafis yalnızca kalbe hitap eden ve karşılığında ciddi bir bilgi birikimi talep etmeyen şairlerden katiyen değil. Bu nedenle kendisinin eserlerini irdelemeden önce şairin hayatının üzerinden geçmekte fayda var.

Dünyaya geldiği yıllarda, kendi sınıfının en önde gelen bireylerinden biri olan Pedro’nun ticaret işeri sayesinde Kavafis ailesinin durumu fazlasıyla iyiydi. Ancak birçok diğer vatandaş gibi onların da bulundukları coğrafyanın sallantılarıyla sendelemeleri çok uzun sürmeyecekti. Aile, bunun farkına ilk olarak 1870’lerdeki “pamuk patlaması” yüzünden Mısır’a akın eden İngiliz iş adamlarının baba Pedro’nun ticaret işini mahvetmesiyle farkına vardı. Çok geçmeden de, daha sadece yedi yaşında olan küçük Kavafis ve ailesi, Pedro Kavafis’i toprağa verdiler. Anneleri Harikleya, yedi çocuğuyla dul bir şekilde ortada kalakalmıştı, üstelik Pedro’nun da onlara miras bırakabileceği bir şeyi yoktu.

Aile, bu ani kaybın ardından, daha iyi imkanlar uğruna İngiltere’nin Liverpool şehrine göçtü. Shakespeare ve Gibbon’un metinlerini çözümleyerek kendini geliştiren Kavafis’in de edebiyata ilgisi bu dönemde başladı. Ancak yedi çocuğu tek başına yetiştiren Harikleya oldukça güçlü bir anne olmasına rağmen iş hayatında şans yüzüne gülmedi ve 1876 bunalımı sırasında Pedro Kavafis’in şirketi iflas etti. Maddi olarak bir türlü doğrulamayan aile böylece yeniden İskenderiye’ye dönmek zorunda kaldı.

Ama Kavafis ailesi, Mısır’ı bıraktıklarından bile daha karmaşık bir halde bulacaklardı. İngilizler artık her yerdelerdi ve toplumun en üst tabakasını oluşturuyorlardı. Artık İskenderiye kentine emperyalizmin baskısı hakimdi. Harikleya ailesini uzun bir süre eski toplumsal konumuna getirmeye çalışsa da çabaları nafileydi. Zaman değişmişti. Böylece, ağabeyleri memur olurken Kavafis okula başladı. Ama bu düzenleri de çok geçmeden Arabi Paşa’nın Mısır ulusal devrimi ve onu takiben gelen -Kavafis külliyatında da önemi yadsınamaz bir imge olan- İngiliz işgaliyle bozuldu. Başka çaresi kalmayan Harikleya, çocuklarıyla birlikte İstanbul’a sığındı.

İstanbul, Konstantinos için bir dönüm noktası olacaktı. Kavafis, burada eğitimine devam ederken, günümüzde alıştığımız kaleminden ziyade, dönemin ünlü akımlarına özenen silik şiir denemelerinde bulundu, ileride yazacağı şiirlerinin de ana teması olacak ilk eşcinsel deneyimlerini yaşadı ve yine eserlerinde etkisi fazlasıyla hissedilen Helenistik tarih hakkında derinlemesine araştırmalar yaptı. Erginlik çağına girince, bir ağabeyiyle birlikte, babasının İngiliz vatandaşlığı uğruna terk ettiği Yunan vatandaşlığına girip İskenderiye’ye geri döndüler. Ancak her dönüşlerinde daha kötü bir halde buldukları ana kentleri, bu sefer işgal ve isyanlarla birlikte tamamen harap olmuştu. Ama Helenizm tarihine olan yoğun ilgisinin körüklediği milliyetçiliğinin de etkisiyle, Kavafis ömrünün sonunda kadar orada kalacaktı.

Mısır’daki ilk işi gazetecilik oldu, çok geçmeden de Bayındırlık Bakanlığında bir pozisyona geçti ve otuz yıl boyunca orada çalıştı. İngilizlerin denetimi altındaki bir Mısır devlet dairesindeki Yunan vatandaşıydı, doğal olarak pek de yükselemedi. Sessiz, sakin, oldukça kültürlü ve her türlü muhabbete açık ama pek de dışa dönük olmayan biriydi. Biseksüeldi, detaylarıyla bilinmese de partnerleri oldu ancak hiç evlenmedi. Avrupalı şairlerden John Keats ve Shakespeare’i yoğun bir şekilde incelerken tarih üzerine ilgisi daima devam etti. Bekar ve nispeten içine kapanık bir memur olarak çizdiği silik portenin yanında ise kendini geliştirerek şiir yazmaya devam etti. Eserleri artık ana akımın dışına çıkarak günümüzde aşina olduğumuz Kavafis tarzına evirilmeye başlamıştı. Ancak çoğu edebiyat tarihçisine göre, şairin kendi tarzına hakim olması, kırk yaşını bulacaktı. O zamanlar, şiirlerini yalnızca yakın arkadaşları için, oldukça kısıtlı sayıda basıyor ve dolayısıyla İskenderiye’deki Yunan kesim dışında da pek bir övgü almıyordu. 1903’te Xenopoulos’un onu öven bir eleştirisinden sonra ilk defa ismi Yunan edebi çevrelerinde duyulmaya başlayacaktı. Ancak dönemin tarzına oldukça yabancı olan kalemi tanınmasını fazlasıyla erteleyecekti.

Kavafis’in ciddi bir okuyucu kitlesine ulaşmaya başladığı ilk zamanlar, Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında türeyen Karyotakis gibi nihilist Yunan şairleri kitlesinin onun kıyıda köşede kalmış şiirlerini fark ederek, Kavafis’i ciddi birer ilham kaynağı olarak almaya başladığı 1920’ler olacaktı. Edebi çevreler hala tam olarak onun sıra dışı tarzına alışık değillerdi -hatta çoğu kişi alayla karşılıyordu onun çalışmalarını- ama bu onun kitlesinin önü alınamayan bir hızla genişlemesine engel olmadı. Edmond M. Forster gibi ünlü isimler de bu süre zarfında -Forster’ın deyişiyle- “dünyaya karşı epeyce kapalı bir ilişkiye” sahip Konstantinos Kavafis’i Avrupa’da tanıttı. Kavafis ise, bu ününün farkına 1932 yılında gırtlak kanseriyle alakalı geçireceği bir ameliyat için Yunanistan’a geldiğinde, ameliyathane kapısında sıraya dizilmiş kalabalığı görerek vardı. Ama ne yazık ki, hak ettiği şöhrete de kavuşamadan, ailesinin son erkek temsilcisi olarak İskenderiye’ye dönüşünden kısa bir süre sonra, 29 Nisan 1933’te hayata gözlerini yumdu. Kendi hayatı hakkında yazdığı biyografik bir not aşağıdaki gibiydi:

“Aile olarak İstanbullu olsam da İskenderiye’de -Serip Sokağı’ndaki bir evde doğdum. Kentimi daha çok gençken terk ettim ve çocukluğumun büyük bir kısmını İngiltere’de harcadım. Sonradan kentimi bir yetişkin olarak tekrardan ziyaret ettim ama kısa bir süreliğine de olsa Fransa’da da yaşadım.

Ergenlik çağım boyunca Konstantinopolis’te iki yıl geçirdim. Yunanistan’ı son ziyaretimden bu yana yıllar geçti. Son işim Mısır Kamu Çalışmaları bünyesindeki bir hükümet bürosunda katiplikti. İngilizce, Fransızca ve biraz da bir İtalyanca biliyorum.”

Sade ama doğru. Kavafis’in hayatını yukarıdaki paragrafla anlatmak mümkün, ki pek fazla bir şey de atlamış olmayız. Ama klişeleşmesine rağmen buraya fazlasıyla uyması muhtemel bir deyiş vardır, bazı sonuçlar parçalarının toplamından daha büyük olur. Kavafis’in için de bu deyiş sonuna kadar geçerli. Elimizdeki parçalar kariyerinde yükselişe geçememiş sessiz bir memur ve ana akımla oldukça alakasız tarzıyla hayatının son yıllarına kadar fark edilmemiş bir şair; sonuç ise, Antik Helenistik medeniyetlerden beri süregelen savaşların, aşkların, ölümlerin, umutların, devletlerin, yıkımların çağlar içinde evirilmiş, evrensel olduğu kadar da kişisel bir tablosu. Kavafis külliyatıyla ilgili en vurucu noktalardan biri aslında bu “tablo” tasviri. Yayınlamadığı şiirleriyle de birlikte, tam Kavafis külliyatını toptan okuyunca net bir şekilde göze çarpmakta bu pikaresk yaklaşım. Ama tablo mantığını tam haliyle açıklamadan evvel, Kavafis’in şiirlerinin genel özelliklerinin üstünden geçmekte fayda var.

Kavafis hayatı boyunca 154 tane şiir yayınlamış, az ama öz yazan bir sanatçıydı. Dili pek sade olmasa da süsten ve dolaylı söyleyişlerden uzak, duru, halk diline yakın bir havaya sahipti. “Söz sanatçısının görevi, güzel ile yaşayanı birleştirmektir.” demekteydi bu konu üstüne. Dönemin akımlarına başkaldıran bir kaleme sahip olmasına rağmen, Baudelaire’in estetikleri veya Coleridge’in “Simgeler Kuramı” gibi geleneksel edebi değerleri fazlasıyla benimsemekteydi. Yunan ve Latin şiirinde gözlemlenen, kısa heceden sonra gelen bir uzun hece esasına dayalı İambik ölçüyle yazıp ölçü kalıbını fazlasıyla esnetse bile düzgün söyleyişten asla uzak düşmemişti.

Kavafis’in şiirlerini tema olarak üçe ayırmak mümkün: Tarihi şiirleri, erotik şiirleri ve felsefi şiirleri. Bunlardan en baskın olanı ise tartışmasız tarihi şiirleri. Hayatını anlatırken de bahsettiğim üzere, Kavafis’in Helenistik tarihe olağan dışı bir ilgisi vardı ve bunu şiirlerinden sezmek oldukça kolay. Birçok şiiri Truva Savaşı’ndan, Odessia destanına, İyonlardan Sümerlere, kimi zaman gerçek, kimi zaman ise uydurma, birçok tarihi kişilik ve olay içermekte. Ama burada dikkat çekilmesi gereken esas şey, bu şiirlerin amacı. Kavafis’in okuyucularına tarih dersi verme gibi bir niyeti asla olmadı. “Helenist dünyanın yorumcusu” olarak görmekteydi kendini şair, ama bir yandan da “şimdiki zamanın bir gözlemcisiydi”. Bu iki zamanın arasında kalma durumu da, tarihsel temaların Kavafis için esas önemini olduğu gibi, onun şiirlerinin en güçlü tarafını da gözler önüne sermekte: zamansızlık. Bunu örnek üzerinden anlatmak iyi olacaktır. “Tanrı Antonius’a Yüz Çeviriyor” şiirini ele alalım:

Birdenbire duyarsan geceyarısı

görünmeyen bir alayın geçtiğini

eşsiz ezgilerle, seslerle-

artık boyun eğen yazgına başarısız

yapıtlarına, tasarladığın işlere

hepsi aldanışlarla biten-

ağlamayasın boş yere.

Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi

hoşçakal de ona, giden İskenderiye’ye.

Hele kendini aldatmayasın demeyesin:

bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı;

böyle boş umutlara eğilmeyesin.

Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi

böyle bir kente erişmiş sana yaraşırcasına,

kesin adımlarla yaklaş pencereye,

dinle duygulanarak, ama

yanıp yıkılmalarıyla değil korkakların-

son bir kez, dinle doya doya ezgileri,

o gizli alayın eşsiz çalgılarını,

hoşçakal de ona, yitirdiğin İskenderiye’ye.

Plutarkhos’un eserlerinin izi görülmektedir bu mitolojik-tarihi ağırlık taşıyan şiirde. Tanrı tarafından bırakılan Antonius’un yurduna vedasını konu alır şiir. Çaresizlik, veda, kayıp havası hakimdir şiirin geneline. Yadsınmaz bir hüzün vardır ortamda. Ama bir de geniş açıdan bakalım: Veda edilen, elden kaçıp giden kent İskenderiye’dir bu şiirde. Kavafis’in kente duyduğu hayranlık açıkça ortadadır. Şairin hayat hikayesiyle şiirin temasını eşzamanlı düşündüğümüzde karşımıza çıkan sonuç mitolojik bir hikayeden ziyade, işgal sonucu elinden kayıp giden ana yurduna veda eden şairin ağıtıdır. Emperyalizmin ağır çekici altında ezilen bir ulusun birinci elden gözlemcisi olmuştu Kavafis ve bu mitolojik masal havasındaki şiiri, günümüzde bile vatanlarının ellerinden kayıp gitmesine seyirce kalan sayısız vatandaşın duygulu vedalarının tasviridir.

Şairin bu politik doğrultuda dikkat çeken bir benzer şiiri ise, yine ana motif olarak ana yurdunu kullandığı “İskenderiyeli Krallar” şiiridir:

Toplanmış İskenderiyeliler,

Kleopatra’nın çocuklarını görmek için

Kaisarion ve küçük kardeşleri,

Alexander ve Ptolemeios, kim ki ilk kez

Gymnasium’a götürülmüş,

Orada kral ilan edilecek

Parlak bir dizi askerin önünde.

 

Alexander’ı ilan ettiler

Ermenistan Kralı, Medya ve Parthians.

Ptolemy’i ilan ettiler

Kilikya, Suriye ve Fenika kralı.

Kaisarion diğerlerinin önünde duruyordu,

Pembe ipek giymiş,

Göğsünde sümbül demeti,

Kemeri bir çift sıra ametist ve safir,

Onun ayakkabıları beyaz şeritlerle bağlandı

Güllü incilerle süslenmiş.

Onu küçük kardeşlerinden daha büyük,

Kralların Kralı ilan ettiler.

 

İskenderiye elbette biliyordu

Bunların hepsi sadece kelimeler, tiyatrolardı.

 

Ama gün sıcaktı ve şiirseldi,

Gökyüzü soluk mavi,

İskenderiye Gymnasium’u

Tam bir sanatsal zafer,

Saraylar muhteşem görkemli,

Kaisarion tüm zarafet ve güzellikle dolu

(Kleopatra’nın oğlu, Lagids’in kanı);

Ve İskenderiye festivale akın ettiler

Heyecan doluydu ve alkışları doldurdu göğü

Yunanca ve Mısırca, bazıları İbranice,

Güzel görünüş tarafından büyülenmiş –

Tabii ki bunların hepsinin ne değerinde olduğunu biliyorlardı,

Gerçekte bu krallık unvanları, ne boş sözlerdi.

Burada Kavafis’i çok da sert bir üslupta ve alışık olmadığımız satirik bir tonda görüyoruz -özellikle de son mısralarda. Elbette şair aynı, üslup aynı; Helenistik ve masalsı bir hava hala hakim şiirin geneline. Ama eleştirilen şey günümüzde hala geçerliliğini koruyan, cahil kitlelerin gözünü boyayan iktidarların maskelerinin arkasındaki hiçlik. Bu konuda ne kadar az şey söylesek ve yorumu ne kadar çok siz, değerli okuyucuya bırakırsak o kadar iyi elbette. Bu yazıyı ve dolayısıyla da bizi ilgilendiren asıl nokta ise 1912’de yazılmış ve Kleopatra’nın oğullarının taç giyme törenlerini sadece anlatan bir şiirin günümüzün sorunlarına ışık tutan bir eleştiri niteliği taşıması. İşte Kavafis’in şiirlerinde uyguladığı tarih anlayışının ve bu eşsiz anlayışın fazlasıyla başarılı uygulamasının getirdiği zamansızlığın özü de budur.

Kavafis’in şiirlerinin bir diğer grubu ise erotik şiirlerdir. Kavafis bu şiirlerinde imgelerden, üstü kapalı anlatımlardan veya uzun betimlemelerden sakınarak derdini kısaca anlatmayı tercih etmiştir.Genelde homoseksüel veya heteroseksüel cinsel ilişkilerini anlatır şair şiirlerinde. Romantizmden uzaktır, daha çok realist bir tavır takınır. Bir ders verme veya bir eleştiri amacı taşımayan bu şiirlerin asıl önemli noktaları ise, etrafında şekillendikleri hedonist felsefedir. Hedonizmi kısaca hazcılık olarak anlatabiliriz. Tam da Kavafis’ten bekleneceği üzere Helenist kaynaklı bir akım olan bu öğreti, Sokrates’in öğrencisi Aristippos’tan çıkmıştır. Aristippos, bu öğretisinde; hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, her davranışın nedeninin mutlu olmak isteğinden kaynaklandığını, dolayısıyla da hazza yönelmenin doğruya yönelmek olduğunu savunmuştur. Bu öğretinin bir diğer ünlü savunucusu ise Epikuros’tur. Ancak Epikuros, Aristippos’un bedensel haz ilkesine karşı, tinsel hazzı yeğler ve ruh dinginliğinin nihai amaç olduğunu savunur. Bu çatışma ise Kavafis’in erotik şiirlerinin temelini oluşturur. Kavafis şiirlerinde bolca geçen “hedonist” kavramı çoğu çeviride kendine “hazsal”, “zevkli”, “erotik”, “tahrik edici” gibi karşılıklar bulsa da yüzyıllar evvel Antik Yunan’da yaşanan kavram çatışması bu şiirlerde de hakimdir. Kavafis bu kavramı bazı şiirlerinde duyu kaynaklı veya cinsel zevk anlamında kullanır. (İtaki şiirinde, Fenike Pazarı’ndan alınan baharatların “hedonist kokuları” mesela duyusal bir hazdır ve zevk veren kokulara bir övgü niteliği taşır. Bir Gece şiirinde geçen “Ve orada, o ucuz, o bayağı yatakta / bedenine sahiptim aşkın / kızıl dudaklarına sahiptim / hedonist sarhoşluğun” dizelerinde ise bu kavram, şairin -muhtemelen bir kadınla yaşadığı- cinsel ilişki sırasında kadının bedeninden aldığı şehvet dolu hazzı anlatmaktadır.) Ama buna karşın, Ardıç Kuşu şiirinde mesela, şair bu kavram üstüne “melekçe” ve “kara ışıktan” söz eder. Hedonizm bu iki uçtur onun için, kimi zaman insanlığın en üst mertebesi olduğu gibi, bazen de en acınacak halidir. Ruhsal bir dinginlik hali de olabilir, hayvanlara özgü bir şehvet de. Kavafis’e göre bu iki zıtlık arasındaki çatışmadır “haz” kavramına tüm bu yüceliğini kazandıran. Taraf tutmaya gerek yoktur, çünkü -Derrida mantığına da yakın olarak- bu iki kutup ancak bir diğeri olduğu sürece kutup olma özelliğine sahiptir.

Kavafis’in son şiir grubu ise -belki de bu mertebede hakkında en az bahsedilecek şiirleri olan felsefik şiirleridir. Aslında, bir bakıma, Kavafis şiirlerinin büyük çoğunluğunu bu şiirler oluşturur ama az evvel siz, değerli okuyuculara açıklama sözü verdiğim “tablo” mantığı da burada devreye girmektedir. Şu ana kadar büyük ihtimalle anladığınız üzere, Kavafis külliyatı aslında koca, pikaresk bir tablo niteliği taşımaktadır. Yazdığı bütün şiirler bağlantılıdır. Belki de kendisi hakkında bir yazı yazmayı zorlaştıran yegane şey de, bu kısa ama inanılmaz kapsamlı külliyatın kollarının ulaştığı yerlerin genişliğidir. Baştan sona okumadan görmek biraz zordur ama otobiyografik bir dünya tarihidir bu koleksiyon: Kavafis’in anayurdu da dahil olmak üzere bir ülkenin işgali teması işlenir, hükümdarların göz boyamalarına değinilir, savaşlar anlatılır, evlat acıları işlenir, ilk aşklar ortaya dökülür, sevişmeler fısıldanır, hayal kırıklıkları itiraf edilir. Her şey iç içe geçmiştir, tarih temalı bir şiir erotik konulara sapıp felsefik dersler verebilir. Asla bir kısıtlama yoktur. Sayfalar ilerledikçe şiirlerin tonu da değişir, ölüm korkusu işler insanın içine, geçmişten elde kalan tek şey olan pişmanlıklar dökülür masaya. Belki kahvehanede uyuyakalan bir ihtiyardır bu mısraların kahramanı, belki de Atinalı bir genç, ama hikaye daima bizim, hepimizin hikayesidir. Atlar çarpışır, Tanrılar tartışır, melekler koşuşturur, ama bu öykü bize asla yabancılaşmaz. “Evrene belli bir açıdan bakan şair” betimlemesinin en çok yakıştığı kişi bu yüzden Kavafis’tir. İçine kapanık bir sanatçıdır kuşkusuz, ama bakış açısı inanılmazdır. Kendi yüreğindekileri yazar ama bizim de dertlerimizdir kağıda dökülen kelimeler. Aşıkların, hükümdarların, askerlerin, babaların, anaların, devletlerin, dünyanın, evrenin. Zamanın. Kavafis’tir, dört duvar arasında zamanı yenebilen tek şair ve bu zafer çok daha epiktir belki de mısralarına dizdiği destanlardan. Gözlerinizi açın ve evrenin uzak, geçmiş veya gelecek kavramlarının iç içe geçtiği, masalsı ve bir o kadar da yalnız bir kıyısına adımınızı atın. Bir de hayata Kavafis’in dizelerinden bakın.