Bilgi Üniversitesi matematik profesörü Ali NESİN ile Türkiye’deki akademik hayat, Nesin Vakfı projeleri, eğitim sistemi ve babası Aziz Nesin hakkında dopdolu bir röportaj ile karşınızdayım.

Kaliforniya Üniversitesi, Yale Üniversitesi, Paris Diderot Üniversitesi ve Notre Dame Üniversitesinde öğrencilik ve akademisyenlik yaptınız. Türkiye’de ise Bilkent Üniversitesi ve şu anda görev yaptığınız Bilgi Üniversitesinde çalışıyorsunuz. Üniversite öğrenimi ve eğitimi bakımından yurt dışından farklarımız nelerdir? Birleşik Devletler, Fransa ve İsviçre gibi ülkelerde de YÖK benzeri kurumlar var mı, oralarda siyasiler üniversitelere etki edebiliyor mu?

ABD’de YÖK benzeri bir kurumun olması yapısı itibariyle imkânsız, Fransa’da daha olası. Ama Batı ülkelerinde akademik özgürlük çok yerleşmiş bir alışkanlık olduğundan, YÖK benzeri bir kurum olsa bile zararı fazla olamaz ve sadece gereken minimumu yapar. Ne de olsa akademi yüzyıllara yaslanan bir kurum Batı’da. Akademik özgürlük genlerine işlemiştir. Bizde ise siyaset hep üniversitelere hükmetmeye çalışmıştır ve başarılı olmuştur.

Amerika’da akademik hayat çok hareketlidir. Öğretim üyeleri, araştırmacılar, öğrenciler, bir üniversiteden diğerine gidip gelirler. Sürekli bir sirkülasyon vardır. Her ciddi üniversitenin her bölümünde 10-15 farklı haftalık seminer vardır örneğin. Amerika’nın bir ucundan, hatta dünyanın bir ucundan hocalar gelir konuşma için. Araştırma seyahatleri de çok sık olur. Bir de tabii ziyaretçi öğretim üyeleri var. Her üniversitede her yıl 10 dolayında ziyaretçi araştırmacı bulunur. Bazı hocalar iki farklı üniversitede çalışırlar, bir yıl İsrail’de Jerusalem Universitesinde, bir yıl Harvard’da filan gibi. Ben Amerika’da doktora öğrencisiyken konumda çalışan tanımadığım matematikçi kalmamıştı örneğin. Ya onlar benim bulunduğum kuruma gelmiştir, ya ben onlara gitmişimdir, ya da aynı konferansta bulunmuşuzdur. O genç yaşta hepsiyle sohbet etme şansına erişmiştim. Bu, büyük bir zenginlik tabii. Avrupa’da bu kadar enerji yoktur ama AB’den sonra Avrupa’da da hareketlilik arttı.

PISA sonuçlarına göre hem matematik alanında hem de diğer alanlarda sonlardayız. Sistemsizliğin ‘sistem’ olduğu ülkemizde bu başarısızlığı nelere bağlıyorsunuz ? Ayrıca Türkiye yayın, atıf ve patent sayısı bakımından diğer ülkelerle karşılaştırıldığında son sıralarda. Bu durumun sebebi sizce nedir?

Türkiye’deki sorun söylediğiniz gibi sistemsizlik değil. Tam tersine, gayet sağlam bir eğitim sistemi var ve asıl sorun da bu. Sistem olmasa, tüm öğretmenler aynı konuyu aynı biçimde aynı kitaptan aynı zamanda ve birbirine çok benzer sınıflarda okutur muydu? Türkiye’nin en büyük eğitim sorunu, merkezî eğitim sistemidir. 80 milyonluk bir ülkeye tek bir eğitim sistemi dayatırsanız olacağı budur. Üstelik farklı kültürlerde, dillerde, coğrafyalarda, ihtiyaçlarda olan 80 milyon… Türkiye’nin bir Singapur ya da Finlandiya olmadığı anlaşılmalı. Onlar homojen toplumlar. Biz değiliz. Onlar 3-5 milyon, biz 80 milyonuz. Onlar küçük ülkeler, biz bayağı büyüğüz. Onların ekonomik ve kültür seviyesi büyük farklar göstermez, bizde ise bölgeden bölgeye, şehirden şehire, mahalleden mahalleye, hatta evden eve büyük farklar gösterir. Farklı ana dilden çocuklar bile var. Bırakın eğitim sistemini, tatillerin bile farklı olması gereken coğrafyalar, iklimler ve ekonomik yapılar var Türkiye’de.

Türkiye’nin eğitimde başarısızlığının iki ana nedeni vardır: Birincisi yukarıda bahsettiğim merkezî sistem; ikincisi ise öğretmenlerinin seviyesi.

Tarafsız ve bağımsız bir bilimin önemini bugünlerde daha iyi idrak etmekteyiz. Bu anlamda; muhafazakar orijinli akademisyenlerde olduğu düşünülen “bilimi İslamileştirme” kaygısının farklı bir renginin sol orijinli akademisyenlerde olduğunu söylemek mümkün mü?

Sosyal bilimlerde olmayabilir ama temel bilimlerde böyle bir ayrım olamaz, daha doğrusu olmaması gerekir. Böyle bir ayrımın olduğu yerde de temel bilim olamaz. Çok Müslüman matematikçi arkadaşım olduğu gibi tanrıtanımaz matematikçi arkadaşlarım da var. Ve birileriyle diğerlerine göre daha iyi geçindiğim söylenemez. Herkesin inancı ve yaşam biçimi kendinedir.

Evrim kuramı yüzünden biyolojide böyle bir sorun yaşansa da bu sorunun bilim insanlarından kaynaklandığını düşünmüyorum. Bir biyolog, inancı ne olursa olsun evrime inanmak zorundadır. İlla doğru olduğundan değil, doğru olduğuna dair deliller çok olduğundan ve elimizde daha bilimsel bir varsayım olmadığından.

Bilim İslamileşmesi gibi bir şey varsa, bu ancak siyasetçilerden kaynaklanabilir, gerçek bilim insanlarından kaynaklanamaz. Bilim her türlü sübjektif değerlendirmenin dışında kalmaya çalışmalıdır. İnanç da tabii ki sübjektiftir.

Türkiye’nin gelecekte dünya literatürüne katkı yapacağına dair umutlu musunuz? Bu noktada akademiye henüz girmiş, idealist ancak bir taraftan da gerçeklerle boğuşan tutkulu akademisyenlere önerileriniz neler olur? Ayrıca Akademik Teşvik Ödeneği uygulamasının bilime katkısının olacağını düşünüyor musunuz?

Dünya literatürüne katkımız aslında her yıl artıyor. Sayıları bilmiyorum, bilmem de gerekmez, çünkü gerek dünya literatüründe, gerek ülkemizde çöp seviyesinde birçok yayın yapılıyor. Yayın sayılarının pek bir anlamı yok dolayısıyla. Ama 20 yıl önceki Türkiye’ye göre çok daha fazla sayıda değerli matematikçimiz var. Hepsi de genç üstelik. 20 yıl önce yurda döndüğümde eli yüzü düzgün üç beş akademisyen ya vardı ya yoktu, bugün ise sayıları 50 dolayındadır. Olağanüstü bir gelişme. Bunu büyük ölçüde fen liselerine ve TÜBİTAK burslarına borçluyuz.

Temel bilim insanının sırça köşkte yaşaması lazım, ekmeğin fiyatını bilmemeli mesela. Hayatın zorluklarıyla karşı karşıya kalmamalı, günlük sorunlarla boğuşmamalı. Zengin olmamalı ama fakir de olmamalı. Ne yazık ki bu Türkiye’de mümkün değil. Siyasetle ve hayatın gündelik sorunlarıyla hepimiz çok iç içeyiz. Bu koşullarda temel bilimde bir yenilik yapmak çok zordur. Akademik teşvik ödeneği işe yarar tabii, yaramaz mı? Saçma sapan, beş para etmez makaleler yazıp da ödülden faydalananlar olsa da işe yarar.

Son kanun hükmünde kararname ile 350 akademisyen görevden atıldı. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Normal bir insanın görüşü neyse o! Rezaletin daniskası ! Utanç verici.

Nesin Vakfı bünyesinde kurulan ‘Matematik Köyü’nde yaptığınız çalışmalar ve sistemi hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bir de ‘Sanatçı Evi’ ve ‘Felsefe Köyü’ projeleriniz vardı, onların akıbeti ne oldu? Bu iki projeye de katılmak için şartlar nelerdir?

Tüm köylerimizde akademisyenler özgürdür. Bir program hazırlamak isteyen yetkin kişiler hemen her konuda özgürdürler. Biz özgürlüğe inanıyoruz ve bu inancımızı yaşıyoruz ve yaşatıyoruz. Felsefe Köyü bitti sayılır. Sanat Köyü’nün de yarısı bitti. İmkânımız olduğunda onu da tamamlayacağız. Ama zaten sanat ve felsefe programları yıllardan beri yapılıyor Köyümüzde. Daha sık yapmamız ve daha çok gence seslenmemiz lazım sadece. Her programın ayrı koşulları var. Kimi program liselilere sesleniyor, kimi üniversitelere, kimi yüksek lisansa. İlgililerin internet sitemize girip istedikleri programın ayrıntılarını ve ön koşullarını okumaları gerekiyor.

Öğrenmenin, keşfetmenin, düşünmenin, sorgulamanın bir yaşam biçimi olduğu bir ortam yaratılması gerektiğinden bahsediyorsunuz Fen Lisesi Proje taslağında. Bu ortamın üniversitelerde de oluşturulabilmesi için akademisyenlere düşen rol nedir sizce?

Kendilerini ağırdan satmayıp öğrencilerle birebir zaman geçirseler yeter. Öğrencileri evlerinde misafir edebilirler, birlikte yemek yiyip birlikte zaman geçirebilirler, birlikte yaz okulları yapabilirler. Öğrenciyle arkadaş olmak, eğitimin seviyesini çok artırıyor. Üniversitede ortak bir mekânın olması da işleri kolaylaştırır. Her bölümün bence genişçe bir “kahve odası” olmalı.

Matematik Köyündeki eğitiminiz hakkında zamanında TÜBİTAK tarafından Aziz Nesin ve Çehov öykülerine benzer ‘mizahi’ bir durumla karşı karşıya kaldınız. TÜBİTAK’ın varlığı ve şimdiki konumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bizim açımızdan değişen bir şey yok. Matematik açısından da. TÜBİTAK mühendislerin elinde ve mühendisler temel bilimlerin sorunlarına çok yabancı. Matematiği sadece bildikleri matematikten ibaret sanıyorlar mesela.

Stephen Hawking ‘Zamanın Kısa Tarihi’ kitabı ile quantum, uzay/zaman gibi kavramları fizikle arası olmayan okuyuculara bile okutmayı başarmıştı. Bu hem kitapta kullanılan dil hem de bir pazarlama stratejisiyle gerçekleşmiş bir durumdu. ‘Matematik ve Korku’ kitabınızı bu bağlamda değerlendirebilir miyiz? Ayrıca ‘paradokssuz bir dünyada yaşıyoruz’ tezinizi biraz açıklayabilir misiniz?

“Paradokssuz bir dünyada yaşıyoruz”u hangi kapsamda söyledim bilmiyorum ama dünya var olduğuna göre, paradoks olmaması lazım. Bilimde paradoks var mı sorusu ise bambaşka bir soru. Matematikte paradoksun olmadığının kanıtlanamayacağını Gödel ispatlamıştır. Paradoks var mı? Şimdilik bulunamadı. Olduğunu da sanmıyorum doğrusu. Olsa da matematiğin temellerinde yapılan bir makyajla paradoksun kolayca giderilebileceğini düşünüyorum.

Ali Nesin’in varoluşunda sizi etkileyen yazarlar, filmler, bilim insanları, kitaplar ve şehirler hangileridir?

Sinemacılardan Bergman ve Kurosawa. Romancılardan Dostoyevski. Şairlerden Baudelaire. Şehirlerden İstanbul ve Paris. Ressamların hemen hepsi. Bilim insanlarının da hemen hepsi. Ama tabii en çok babamdan etkilendim, etkilenmemek mümkün mü?

Tabii ki değil. Babanız çok büyük bir yazardı. Usta yazar Aziz Nesin 25 Şubat 1995 tarihli Aksiyon dergisinde şöyle diyor;

“Başörtüsünü yasaklamaya çalışmak aptallıktır. Başörtülü kızların okullara alınmamasına karşıyım. Başlarını örtmesinler demek demokrasi veya laiklik demek değildir. Neden? Çünkü, ilkokuldan beri aldığı eğitim sonucu o ister istemez bir gün başını örtecektir. Örtme demek, ‘Oranı buranı, aç’ demek kadar saçma. Ben başlarını örtmelerinden yanayım. Ama, okullardaki din derslerinin kaldırılması lazım. Veya o dersi gerçekten din dersi yapsınlar.

Mesela başka bir şey: İmam-hatip mezunlarının harp okullarına girmesi mevzu! Ben girmelerinden yanayım. İmam-hatip mezunları eğer istedikleri fakültelere girebiliyorlarsa harp okullarına da girmeli.”

Sizin de başörtüsünün yasak olduğu dönemde bu öğrencileri mağdur etmemek için evinizde dersler verdiğinizi okumuştum. Bu bağlamda Türkiye’nin en önemli aydınlarından Aziz Nesin’in ‘anlaşıldığını’ düşünüyor musunuz?

Aziz Nesin son yıllarında laiklik için mücadele verdi. Bu mücadelesi çok yanlış anlaşıldı. Müslümanlar Aziz Nesin’in Müslüman karşıtı olduğunu düşündü, laikler de koyu bir Kemalist. Öyle değildi tabii. Babam herkesin inancına saygılıydı. Kendi anası, babası, kız kardeşi günde beş vakit namaz kılardı, nasıl Müslümanları aşağılayabilir ki? Aziz Nesin her şeyden önce insan haklarına saygılı biriydi. Bir de laik devletten yanaydı. Örneğin devletin Salman Rüştü’nün kitabını yasaklamaya hakkı olmadığını savunuyordu. Ben de babamla aynı fikirdeyim ve ben de bu fikirler için mücadele vermeye çalışıyorum.