Yağmuru görünce yüzeye çıkan heyecanlı salyangozun, umursamaz bir plastik taban altında yok oluşu. Önce kabukları. Küçük parçalara ayrılan tabakanın sümüksü akışkanlıkla kıvrılan etine girmesi. O yumuşaklığın hassasiyetini kaybedip sonsuza dek sertleşmesi. Sonra yok olması. Yağmur heyecanlandırır. Farklı boyutlarda, ham maddesi çeşitli ayak tabanları ise öldürür.

Hava tahminleri yine yağmurlu gösteriyordu. Bulutlar, avuç içinde sıkılmış pamuk tutamları kadar toparlak, mavi gökyüzünde asılı duruyordu. Su altı yosunları rengini denizin yüzeyine kusmuş. Anlık bakışlarını korkuyla ufuk çizgisine kaydırıp saniyeler sonra önüne eğdi. Kaçamak. Tedirgin. O günden sonra atlatmak zorunda kalacağı otuz günü düşündü. Kalçasının kapladığı az güneş görmüş tahta parçası, iskeleye her geldiğinde davetkâr görüntüsünü sunuyordu. Dudakları yanaklarına doğru gerildi. “Gamzelerin çıktı,” derdi. Gamzeler. Gizemli gülüşler. Onun yüzüne daha çok yakışacağını düşünürdü hep. Aynaya bakarken tebessüm edişi bundandı. Yeniden görebilsem. Görüyordur belki. Sonra başını yukarı kaldırırdı; “Hayır, hayır. O henüz gitmedi. Gitmemiştir. Sadece son bir kez gamzelerimi göstereceğim,” diye söylenirdi. Sonra gideceğim. Başka iskelenin tahtalarını eskitmeye.

Geçen ay fırtına patlak verdiğinde saatlerce yağmurun altında oturmuştu. Dalgalar yeşili yok etmiş, karanlık maviyle boğuşurken, gök sonsuz iniltiyle melodram oluşturmuştu. Günlerce yataktan çıkamamış, arka bahçeye bakan pencereden göremediği deniz kıyısı rüyalarından çıkmamıştı, bir de onun yüzü.

Onun yüzünü aynı anda baktıkları televizyon ekranının yansımasından izlerdi. Bir tek rahatlıkla orada incelerdi. Aynı ekranda. Karanlıkta. Ekran ışığının aydınlattığı odada yüzler daha yaşlı, daha hüzünlü görünürdü gözüne. Herkes aynı ekrana bakardı. Farklı bir filmi izlerdi. Kim kimi görürdü, neyi izlerdi, kimse bilmezdi. Odada kalabalıktılar. Ta ki ışıklar sönünceye kadar. Zaman akışkandı. Hiçbir şey yerinde durmuyordu. Aynı zamanda hiçbir şey hareket etmiyordu. Yılların üzerinde bıraktığı etkinin, koltukların çöken süngerlerini ters yüz etmek; yünleri eskimiş, iç içe geçmiş, kokuşmuş bir yorgana yeni bir yüz dikip kullanmaya devam etmekten farkı yoktu. Bir yandan yıllar sadece yılları götürmüş, rakamları yükseltmişti. Sıfırlar daha az, rakamlar daha fazlaydı artık. Rutubet kokusuna naftalin sürülmüş; beyaz, renk atmış da sararmış. Kapı önlerindeki ayakkabı numaraları büyümüş; sayılarıysa azalmıştı. Çocukluk, derdi hep. O zamanlar bu mahalle Harikalar Diyarı idi. Kadife güzel bir kız;  Aliye’nin umutları ise çapraz evin mavi kapısında asma bir kilitti.

Aliye, verandaya her çıktığında, mahallenin dar sokaklarında gezinirken duyardı; “Tramvay yoldan çıktı. ” Tramvay yoldan çıktı. Kadife bağırır. Her seferinde. Sesi titremeden. İki kere. Gittikçe yükselen bir ton ile. Gözlerini hiç kırpmaz. Elinde rüzgârgülü. Dolanır durur. Güzel kızdı Kadife. Serpilince baş göz ettiler. Bir gün tramvay yoldan çıktı; penceresinden nişanlısının dönmek üzere el salladığı tramvay. O gün bugündür rüzgârgülü elinde aynı şarkıyı mırıldanır, şarkının orta yerinde aynı cümleyi haykırırdı; Tramvay yoldan çıktı.

Geceleri açık bıraktığı pencere pervazında otururken düşünürdü Aliye. Gecenin mütevazı esintisi eve sinmişleri de alıp götürse. Ruhuna çarpsa rüzgâr, sarsıp kendine getirse. Uzun bekleyiş. Sessizlik yemini. Gelmeyen esinti ve eve sinmişlerin hiç hissedilmemiş kıpırtısı. Kadife’yi her düşündüğünde sesini de duyması. Karanlığın içinden her an kopup gelecekmiş hissi. Çaresiz ses tonuyla defalarca haykırışı.

Bir kelebek beklerdi gecede. Unutmak için. Minik kelebeğin, esintiyle sarsılan tül perde üzerinde salınışını. Kelebekleri yakalayışını, küçük avuçlarında çırpınışlarını hatırlardı. Yakalayabildiğini toplar, başucundaki sürahiye doldururdu. Sürahinin dar ağzını peçeteyle sarardı nefes almaya devam edebilsinler diye. Ölmemeliydi kelebekler. Ölmemeli. Ölmesinler diye tutardı yanı başında. Günler günleri kovaladıkça sırasıyla yok oluşlarını izler, ağlayarak annesine koşardı hemen. Ah Aliye. Ah! Sürahiyi alır, bahçeye çıkar, içindekileri toprağa boşaltırdı annesi. Hala yaşayan varsa kanat çırpmaya çalışır, ilk seferinde başarısız olurdu çoğu. Tekrar denerlerdi. Tekrar. Uçmayı başarana kadar. Kaçamayanlar toprağa yapışırdı. Annesi söylenir, söylenerek sürahiyi de alıp gözden kaybolurdu. İşte o zaman yerden toplayabildiğini toplardı Aliye. Odasına kapanıp iri olanların kanatlarını inceler, her defasında hayret ederdi desenlerine. Ardından onlarla vedalaşıp kurumuş bedenlerini arka bahçeye gömerdi. Şimdilerde kelebekler gelmez olmuştu. Sanki namı duyulmuş. Sanki orada bekleyen bir avcıdan haberdarlarmış. Avcı değil. Yabancı hiç değil. Eski bir dost, derdi kendisi için. Pencere açık. Artık gece. Perde salınıyor. Kelebek yok. Annesinin sürahisi de.

Şimdi iskeleden sarkıttığı ayaklarının sudaki yansımasını izliyor, o gri geceleri anımsıyor mavi suyun yüzeyinde. Her ayın sonu. Aynı elbise üzerinde; aynı noktaya varıncaya kadar avucunda taşıdığı heyecan akıp gitmeden yetişmenin sabırsızlığıyla. Pabuçları sağlam. Suya düşerse ıslanmasın diye. Gittikçe zayıflıyor bedeni. Artık kemikleri de sığmıyor, derisinden biçimsizce taşıyor. Bir sabah uyandığında çapraz evin mavi kapısına kilit vurulmuştu. Ay sonunda gelecekler, diye kulağına çalındığından beri her ayın sonu iskele yolunu eskitmişti. Öğrenilen en önemli mevzu, o diyardan gidenler hiç dönmüyor. Aliye öğrenemiyor. İstemiyor çünkü. Beklemeye devam ediyor. Bazen denizi bekliyor bazense bir gemiyi. Ay sonları gelmek bilmiyor. Saçlarından teller dökülüyor. Teller ağarıyor. Damarları belirginleşiyor yeşil, mavi. Omuzları çöküyor. Mavi kapılı evin kilidi hiç düşmüyor. Kadife de beklemişti. Tramvay yoldan çıktıktan çok sonraları bile. Ona deli diyorlar. Ya Aliye? Ona ne diyorlar? Ay sonu. Yine giymiş elbisesini. Bunadı iyice. Bir Kadife, iki Aliye. Ne farkı var ki. Sahi, öyle söylüyorlar mıdır? Düşünüp duruyor. Sonra umursamıyor. Fırtınadan sonra tez iyileşip kalkıyor bir sabah. Vakit gelmiş çatmış. Giyiniyor ipek elbisesini. Yeni yıkanmış. Dar geliyor artık bedenine. Hava parçalı bulutlu. Yaz mevsimi oralara uğramıyor. “Yağmayacak,” diyor. O gün yağmur yağmıyor. İskeleye doğru yürürken üç beş insanla karşılaşıyor. Görmezden geliyor. Eskitemediği tahtanın üzerine oturuyor. Ayaklarını sallıyor suyun üzerinde. Bakışları ufuk çizgisine kayıyor. Uzaktan bir gürültü duyuluyor.

Tramvay yoldan çıktı. Tramvay yoldan çıktı. Tam iki kez. Gülümsüyor. “İyi ki yağmur yağmadı. Salyangozlar ölmeyecek,” diyor. Başını önüne eğip sudaki yansımasına bakıyor. “Gamzelerimi göstereceğim son bir kez.