Disko Topu kitabı elimde düşüncelere dalıyorum. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim yürek sızısı normal mi bilmiyorum. Yanı başımızda gerçekleşen onca kötülüğe yabancılaşıyor muyuz gerçekten?

Sorular zihnimde ardı sıra sıralanırken kitabın ilk sayfalarını yeniden okumaya başlıyorum. Bir dil işçisi gibi çalışmış Ayça Güçlüten. Kelimelerinin kuvveti ruhumu da zihnimi de ele geçiriyor.

Yaptığımız hatalar, düştüğümüz yanlışlar ya da maruz kaldıklarımız aslında açtığımız bütün kapıların sonucu. Her defasında binbir umutla açıp kapatmak zorunda kaldığımız kapıların.

Disko Topu’nda yarattığı evren ile bütün kapıların zillerine basıyor Ayça Güçlüten.

Disko Topu’nun yansıttıklardan biri de benim.

Peki sen hangi kapının ardındasın sevgili okur?

*Kitabı ilk olarak bir tiyatro metni olarak yazmaya başladığınızı ancak daha sonrasında romana çevirdiğinizi biliyoruz. Bu süreç hakkında bilgi verir misiniz?

Şenay Gürler’in “Keşke bir kadın oyunu yazsan da oynasam,” demesiyle başladı her şey. Uzun süredir yazmak istediğim bir hikâye vardı, onu oyun olarak ortaya döktüm. Ancak Şenay’la okuma yaptığımızda çok edebi olduğuna ve tiyatro için bu kadar edebi bir dilin fazla olduğuna karar verdik. Bu metni farklı bir şekilde çalışmaya karar verdim. Karakter üzerinde çalışmalarımı sürdürdüm. Metin üzerinde çalışma yöntemimdir önce karakteri çalışmak. Okurla yazarı çok buluşturmadan kahramanla okuru buluşturma isteği ile çalıştım karakterleri de. Kolay olmadı bu süreç. İlk defa kadın karaktere yoğunlaşarak yazdım. Dili kurmaktı mesele. Dili kurmakla ilgili çok ciddi bir mesai harcadım. Çoğu kez yıkıp yeniden yazdım. Ajite bir dil ya da ana karaktere acınmasını sağlayacak bir üsluptan özellikle uzak durmaya çalıştım.

*Dil benim için çok önemlidir. Dil üzerinde çok ciddi bir mesai harcadığınızı söylediğiniz için ben de belirtmek istiyorum fikrimi. Bazı cümleleriniz aforizma gibi. Spot cümle gibi ön plana çıkarabileceğiniz bir sürü cümle vardı ama aynı zamanda o cümlelerin altından yeni bir hikâye bile oluşturabileceğiniz kadar sağlamdı. Nitekim ilk sayfalarda “Bu dünyada ben de varım,” diyor ana karakterimiz. Kitabının çıkış noktasının bu olduğunu söylemek doğru olur mu?

Olabilir, çünkü benim kafamda patlayan temel ses bu dünyada herkes var. Kimse kimseden bir üst basamakta ya da bir alt basamakta durmuyor. Yerimizi, konumumuzu sistem, toplumsal rollerimiz, gelir seviyemiz, eğitim düzeyimiz, dış görünüşümüz belirlemiyor ama belirliyor! Bu dünyada herkes var. Bu dünyada o da var. Bir ölü taklidi ve görmezden gelme halimiz var birbirimize karşı. Kendimizi abartma halimiz var. Bunlar bence çok can acıtıcı şeyler. Birini incitmekten kaçmaya başlamak, bunu öğrenmeye çalışmak gerekiyor öncelikle. Hepimiz incitilmiş insanlarız, madem bu duyguyu tanıyoruz o halde bunu yapmamamız gerekiyor. Benim şiarım buydu. Evet, bu dünyada ben de varım! Bu cümle aslında Disko Topu’nun duvar yazısı.

“Disko Topu için ‘Yaklaş, daha yaklaş,’ dürtüsüyle yazıldığını söyleyebilirim.”

*Kurgunuz çok sağlam. Kurgudaki zaman sıçramalarını hissetmememiz ama aynı zamanda geçmişin ve geleceğin bir arada olması muazzam bir doğallıkta sunulmuştu. Sizce bu zamansal sıçramalar mı bizi biz yapıyor?

Aslında biz zamana köleyiz. Şimdiki zamana fazlasıyla köleyiz bir de gelecek zamana. Çünkü plan yapıyoruz, hedef koyuyoruz. Bu planlar, hedefler bizi biz olmaktan çıkarıyor. Ben kendim de bireysel olarak bu sistemin bir parçasıyım. Sistemin içinde salınan varlıklardan biriyim. Ama kendi hayatımda nostaljik olmamaya da geleceğe bel bağlamamaya da gayret ederim. Anı yaşamak ve yaşatmak gibi bir çabam var. Metinlerde de zamanları bir yumak halinde iç içe geçirmeyi seviyorum ben. Bu kendime bir tür meydan okuma belki de bilmiyorum. Bütün meselem dil. Her hikâye defalarca anlatıldı bugüne kadar. Ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemli. Dil ve üslubu kurarken de klasik bir kurguyu tercih etmiyorum. Klasik kurgu ile okumaktan hoşlandığım çok kitap var ama bir insanın hayatında zamandan daha önemli şeylerin olduğunu düşünüyorum. Sadece öleceğini bilen bir canlı olduğu için insan zamanı bu kadar önemsiyor. Bu nedenle zaman benim eserlerimde düzlemsel değil.

*Dili ve kurguyu oluştururken özellikle kaçındığınız ya da dikkat ettiğiniz bir unsur var mıydı kitabı yazarken?

Duygusal istismardan, ajitasyondan kaçınırken “Ne de olsa histen ibaret yaratıklarız,” düşüncesini aklımdan çıkarmadım. Hissiz bir hiçiz. Bu nedenle hisleri sunarken dengeyi korumak için çok doğal bir patika hazırlamalıydım ve o patikada okurla ana karakter baş başa olmalıydı ve ben orada didaktik olmaktan kaçınmalıydım. Bu nedenle ana karakteri çok iyi çalışmam gerektiğinin farkındaydım. Bu sayede karakter aslında bana da anlatmalıydı her şeyi.

*Romanda başkahramanın ismine yer verilmiyor. Bu bir anlamda sen/ben/biz/ hepimiz olabiliriz mesajını mı iletiyor? Aslında eser boyunca karşımıza bir isim çıkmıyor. “Küçük”, “Komşu Kadın”, “Patron”, “Yakışıklı” …. Toplumun içine bir ayna mı tutuyorsunuz disko topunun parlaklığı ile?

İsimlerimiz önemli değil elbette. Disko Topu insanlara ayna tutuyor dünya gibi ancak aynı zamanda da kırılıyor ayna gibi. Kırıldıkça kendi defolarımızı da görmeye başlıyoruz. Yansımalarla birbirimizi görmekten kaçamıyoruz. Bize birbirimizi gösteren dünyamız, disko topumuz ne kadar kendimizden kaçsak da başkasının kusurları, hatalarıyla kişinin kendisini görmesini sağlıyor. Başkasının kusurlarından hemen iğrenebiliyoruz. Birini görmezden geliyorsan sen de görmezden gelineceksin. Aslında gizli bir adalet var. Bizim ötekileştirdiğimiz her canlı nihayetinde bizim yakalanacağımız amansız ve kuyu gibi bir yalnızlık. İçinde irin olacak ve o irini de insanlar yapmış olacak.

*Romanın adını koyarken felsefi bir alt yapıya dayandırdığınız çok açık. Ancak okur için hemen elinin gideceği, anlaşılır bir başlık değil. Anlamını düşünmesi gerekiyor. Kitabı okuyunca anlamı daha da zenginleşiyor. Popüler olan onca şeyin arasında aslında siz anlamı tercih etmişsiniz. Ne dersiniz?

Metin çalışmasında editöryel çalışma yapan kişi zaten önerilerde bulunabiliyor. Editör nihayetinde ilk okur. Okuma sonucunda anlaşılmaz ya da çok girift yerler hakkında size tavsiyelerde bulunuyor. Editöryel çalışmaya da bel bağlayamazsınız. Metnin çok doğal yürümesi gerekiyor. Sadece bir hikâye anlatmak istiyorum, utanmayacağım bir şey olsun, doğru düzgün anlatayım düşüncesine sahiptim. Ben editör noktasında da şanslıydım. Editörüm Ayla Duru Karadağ’ın çok yerinde önerileri oldu ve öyküye çok oturdu yönlendirmeleri. Kitabın başından beri adı Disko Topu’ydu. Değiştirilmesi istenmedi ama istenseydi ısrar da ederdim. Israr ederdim ki Ayla da başlığı sevdi, sahiplendi. Başlıkla anlaşılsın ya da etkilesin diye düşünmedim çünkü bir okur olarak başlıklara takılmıyorum. Mevzu bahis olan kılıfı değil, anlattıkları.

*Olay örgüsü başkahramanımızın gözünden kimi zaman masallara sığındığı kimi zaman gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığı biçimde aktarılıyor bize. Ancak daha çok “çocukluk” olgusu ağır basıyor. Yıllar geçse de başkahramanımız büyümüyor gibi. Bu anlatım biçimini tercih etme nedeniniz nedir?

Karakterimiz kimsesiz biri. Nenesiyle konuşuyor ve bir tek ona güveniyor. Reel dünyada başkarakterimiz yalnız, ötelenen, belki de akli dengesinden birçok insanın şüphe edebileceği biri. Bu insan, çok küçük yaşta yaşadığı şeyler sonrasında kendini hayata savurmuş –hayat kurmuş demek doğru olmayacak- biri. Bu nedenle de bizim anladığımız şekilde büyüyüp yetişkin olmasının imkân ve ihtimali yok zaten. Bizim algıladığımız yetişkinlikte kişinin davranışları ve bedeni değişir, olgunlaşır, okulu olur, işi olur, kademe atlar… Böyle kavramlar yok başkarakterimizde. Hatta onda dünyanın dili yok, kendi dili var çünkü dünya onunla konuşmuyor. Biri ya da birileriyle iletişim kurmak zorunda. Haliyle başkarakterimiz kendine bir dünya kuruyor. Sonuçta bir ütopyası bir de distopyası var. İkisinin arasında bir minik özerk ülke kuruyor.

* “Küçük” ile ilişkisi de çok önemli. Sevgisinden şüphe etmiyorsunuz ama sanki başkahramanımız nasıl seveceğini bilmiyor.

Başkarakterimiz her şeyi gören ve algılayan bir özelliğe sahip. Küçük’ü seviyor ama onu nasıl yönlendireceğini bilmiyor. Çünkü öğrenebileceği biri yok hayatında. Biz bunu önce ailemizde sonra dostlarımızda, sevgilimizde görürüz, bir anlamda pratikte ne yapacağımızı öğreniriz. Ancak başkarakterimizin böyle bir şansı yok. O görünmez kabul edildiği için onun sevgisi bir kütle olarak kalıyor, içinde yaşıyor.

“Disko Topu’nun ana karakteri benim çocukluğumda sürekli sokakta gördüğüm meczup bir kadının hatıralarıma hücum etmesiyle doğdu. Onun kim olduğunu hiçbir zaman bilmiyordum. Necla diye seslenirlerdi. Ama belki adı o bile değil. Her gün gördüğüm bir insan hakkında bilgim olmamasına şaşırdım. Nasıl bir yabancılaşma bu. Bu ilgisizliğimiz nedeniyle kendimizi ayıplamamız gerekiyor aslında.”

*İnsanlarla iletişim kuramayan başkahramanımız eşyalarla, çöplerle müthiş uyumlu bir dil yakalıyor. Yalnızlık için bir kaçış noktası mı bu oluşturulan dil?

Kendi gibi görüyor, kendine daha yakın buluyor. Belki de bilinç dışında onlardan zarar gelmeyeceğini düşünüyor. Belki de diyorum çünkü karakteri siz yarattınız diye karakteri siz tanımlayamazsınız. Bu nedenle kesin ifadeler kullanamıyorum. Kendisine yakın hissetmesinden ziyade zarar gelmeyeceğine inancı daha baskındır belki de.

*Yaşadığı onca şeye rağmen temiz kalan tek kişi başkahramanımız. Daha çok Komşu Kadın üzerine konuşmak istiyorum. Kötülüğü tasvir etmemi isteseniz Komşu Kadın’ı tasvir edebilirim. Yaptığı iyilik altında kendi çıkarları var. İki zıt karakter üzerinden anlatmak istediğiniz nedir?

Komşu Kadın üzerinden kötülüğün tanımını yapmak istemedim. Bana kalırsa zaten Komşu Kadın da ezilmiş bir kadın. Eser boyunca kocasından gördüğü fiziksel ve sözlü şiddet bunun kanıtı. Doğuramaması kendinde eksiklik duygusuna neden oluyor. Bütün kadınlar hatta bütün insanlar bir şeyin eksikliğini duyduğunda ve ezildiğinde Komşu Kadın gibi olabilir. Hepimiz o eşikte duruyoruz. Komşu Kadın kitabın kötü karakteridir demem. İyiliğe de kötülüğe de hepimizin ne kadar yakın mesafede durduğunu gösteren karakterdir diyebilirim. Hayat bizi başımıza gelenlerle “bir şey”ler yapıyor. Bunun adı iyi mi, kötü mü, vasat mı, deli mi, akıllı mı olur bilemiyorum. Bu kelime yığını ve kaosu içinde de boğulmak istemiyorum. Kendimizle ya da başkaları hakkında bu kadar net tespitlerimizin olmasını da sevmiyorum. Tanımlar bizi tam anlamıyla yansıtmıyor çünkü. Komşu Kadın bu eserde önemli biri evet ama kendi namıma bir kötülük timsalinden ziyade karşınıza çıkabilecek onlarcası, yüzlercesinden biri hatta ve hatta sıradan biri. Üçüncü sayfa haberlerinden okuduğumuz karakterlerinden biri sadece.

*Eser boyunca leitmotiv olarak nitelendirebileceğim bir cümleniz var: “İnsan ziyandır.” Eserde bir mücadele de hâkim aynı zamanda. Bu cümlenin altında yatan başka bir anlama mı odaklanmalıyız?

Hayır, tam da öyle hissederek yazdığım bir cümleydi. İnsan ziyandır. Hepimiz insanız ve hepimiz de ziyanız. Hepimiz tüketmek üzerine yaşıyoruz, kendimizi de birbirimizi de tüketiyoruz. Toprağımızı, hayatlarımızı, umudumuzu tüketiyoruz. Bu da bizi hem ziyan etmekten kaçıramaz hem de ziyan olmaktan.

*Kitaptan yola çıkarak yaşamla ilgili bir soru sormak istiyorum. Dünyayı başkahramanımızın acemiliği mi Komşu Kadın’ın iyilikle çıkarcılığının birbirine karıştığı düzeni mi devam ettirecek?

Yaşamın şu anda içinde bulunduğumuz ritmine direnenler var. Bilinçlice direnen bu insanlar sistemin içinde ötelenmeye mahkûmlar. Daha politik olan, çarkın içine giren ya da çarkın dişlilerini cilalayanlar da sisteme göre ön planda olup bütün ekmeğini yiyecekler. Ama dünyanın doğası bir gün kusacaktır. O kusma olunca da acemiler ya da direnenler olarak nitelendirdiklerimiz farklı bir yere oturacaktır. O zaman dilimi gelene kadar zayiat ve yıpranmalar had safhalardan daha da çılgın noktalara gelecek. Bugün dikkat ederseniz kolay kolay hiçbir şeye distopik dememeye başladık. Ta içinde, göbeğindeyiz. 1984, Fahrenheit 451, Hayvan Çiftliği eserlerinde işaret ettiklerini yaşıyoruz. Bu eserler bir şeyler öngörülerek, hissedilerek yazıldı. Keşke uyarı olarak algılanabilseydi. Ancak modernite vahşiliği müthiş besleyen bir şey aslında. Dijital dünyayı iyilik için kullanmıyoruz. Normalize oldu şiddet ve pornografi. Kitapla ilgili aldığım bir yorum aklıma geldi şimdi. Başta bu kadar da olmaz dedirten her şeyin daha da fazlası oluyor dedirtiyorsunuz bitirince demişti bir okur. Olay örgüsünün çok ağır geldiğini söyleyen bir okur da olmuştu. Doğrudur, insanoğlu çok fazla sevmiyor yüzleşmeyi. Ancak başka şansımız yok. Bunu bilmek, anlamak ve anlatmak zorundayız. Tabii ki istemeyen okumayacak, izlemeyecek, anlamayacak. Anlatmakta özgür olmalıyız.

“Yaralı insanların yanından ayrılmayacaksınız. Çünkü yaralı olduğunuzu da unutmazsınız. O zaman kendinizi yüceltmezsiniz ve kendinizi sahte yöntemlerle tedavi etmek yerine o yarayla yüzleşirsiniz.”

 *Romandaki karakterlerin hepsi normal yaşamımızda da her an karşımıza çıkabilecek karakterler. Hiçbirine yabancı değiliz. Hepimizin tanık olduğu yaşamların bir panoraması.

Sorun bunların yaşanması değil. Sorun bunların herkes tarafından yapılır hale gelmesi aslında.

*Beni yaşamda da en çok korkutan şey, bir kadının diğer kadına uyguladığı şiddet. Fiziksel olanının yanında yürüttüğü psikolojik şiddet benim canımı acıtıyor. Beklenmedik ve kabulü zor benim için. Buradaki iktidar hırsı dehşet verici.

Ben “fazla kadın”, “fazla erkek” şeklinde yaşamaktan da sıkıntılıyım. Biz insanız. Bir türüz sadece. Cinsiyetle, uzuvla tanımlamak bence anlamsız. Sadece birbirimize yaşama hakkı tanımalıyız. Herkese yetecek kadar büyük dünya. İnsanın insana ettiğini anlattım ben. Kadın cinayetleri çok rahatsız edici boyutta ve tabii ki kadın cinayetleri politiktir. Maalesef politikalarını beslediği için de devam ediyor. Ancak bu bambaşka bir mesela. Cinselliğimizle, cinsiyetimizle, tercihlerimizle, kimliğimizle fazla hemhal olmamız düşündürüyor beni. Bunu da abartıyoruz. Altını çizme hali bu. Aslında bu kitap, ruhumuzu anımsatma amacı taşıyor. Histen ibaretiz, hissiz bir hiçiz demiştim ya bu hisse ev olan kütle ruh. Göremediğimiz, dokunamadığımız ruhsal çatışmaları ortaya koymak istedim. Düşünsenize sadece beş dakika gördüğünüz biri için “Onu sevmedim,” diyebiliyorsunuz. Sadece beş dakikada buna nasıl karar verdiniz? Ya da bir sokak çocuğu gördüğünüzde onu meczup olarak nitelendirebiliyoruz.

*Öğretilmiş hatta ezberletilmiş şeyler bunlar.

Maalesef öyle ama o zaman insanlık tarihinin örgütlü kötülük olarak anılmaktan başka çaresi kalmayacak. Bunun da önüne geçebilecek tek şey sanat.

*Bütün bunlardan yola çıkarak kitabı “var oluş” romanı olarak nitelendirebilir miyiz?

Var oluş, yok oluş, varlık ve hiçlik.

“Meğer dünyamız en çok çöple doluymuş. Aslında pişmanlığını ve doymak bilmezliğini düşünecek olursanız şaşılası bir şey değil bu.”

 

Cümlelerinizin kuvvetine hayran kaldım. Eser bütünüyle görmek istemediğimiz ama tam yanımızda gerçekleşen birçok olaya değiniyor. Ancak bu belirttiğim cümle gibi tek başına sosyolojik okumalar yapabileceğimiz birçok cümleniz de var.

Beni özellikle Gezi’den bu yana en çok rahatsız eden şey içinde bulunduğumuz toplumun ve zamanın “Obskürantizm” (Karanlıkçıklık)”e teslim olması. O yüzden çöpler, eşyalar, cansız ve arka planda görülen her şeyin aslımızı aktardığını düşünüyorum. Biz onlarız. Biz seçtiğimiz, attığımız eşyalarız, halının altına süpürdüklerimiziz, en çok çöplerimiziz ama. Hayatındaki çok kullanışlı bir nesneyi kötü bir anısı olduğu için çöpe atan insanların olduğunu biliyorum.

*Kurtulma dürtüsü aslında bu.

Tabii, kurtulma ya da eskitme hatta tüketme olarak yorumlayabiliriz. Kapitalizmin bize sunduğu geçici mutluluk paketlerinin sonucu. Kapitalizm bunu sunarken çok esaslı bir kazık attı bize ve biz bunu yuttuk. Aldığın şeyler geçici sürede sende olacak, seni mutlu edecek ama aynı zamanda seni yansıtacak dedi. O nedenle bu çılgınlıkta hepimizi panolara, ilanlara, mesajlara, mağazalara, telefonlara mahkum etti. Kapitalizm sadece bana bak diyor. Biz de ona bakmaktan birbirimize bakmıyoruz, daha da kötüsü “kendimiz”e bakmıyoruz.

*Klasik bir soru ile bitirelim. Okurlarınıza yeni kitap müjdesi verebilir miyiz?

Evet, aslında var ama zaman olarak bir şey söylemem mümkün değil. Üç karakter üzerinde çalışıyorum. Bunun yanında Disko Topu’nun ilk ortaya çıkma nedenini gerçekleştirmek için çalışmalarımız devam ediyor. Tiyatro severlerle bir araya gelmesini umuyoruz.

 

*Arsız Sanat’a cümleleriyle anlam ve değer katan Ayça Güçlüten’e ve bu süreçte desteklerini esirgemeyen Birgül Sevinçli’ye teşekkürlerimle…

Edebiyat öğretmeni olmanın yanında çocukluk hayalinin peşinden emin adımlarla ilerliyor. Kendi platformunu oluşturarak dostlarını bir araya topladı. Dostlarıyla sanatın her alanında üretim yapıyor ve inatla yapmaya devam edecek. Saplantılı edebiyat takipçisi. Kimi zaman Kafka’nın böceğinin peşinde, kimi zaman Slyvia Plath’in kafasını soktuğu fırının içinde. Kimi zaman Dostoyevski’nin yarattığı ‘Öteki’ ile ilgileniyor. Ama en çok da bir ‘şair’in dizelerinin misafiri.