Türkiye edebiyatı hangi dönemsel analiz yapılırsa yapılsın bir direniş, bir başkaldırı, bir “diklenme” edebiyatı olarak karşımıza çıkar. Bilhassa Cumhuriyet Dönemi Türkiye Edebiyatı, sürekli olarak otoritenin sopası altında yapılmaya çalışılmıştır –ki- birçok örnekle desteklenebileceği açık şekilde, yazarlar özgürlükleriyle ve hatta canlarıyla tehdit edilmiştir. Şöyle bir hafızamızı yoklarsak; Nâzım Hikmetlerin, Attilâ İlhanların, Kemal Tahirlerin ve nicelerinin otoritenin sopası altında edebiyat yapmaya çalıştığı hemen hatırlanacaktır… Bu tartışmaya ve üzerine söz söylemeye kapalı argümanın sembol örneklerinden birisi olarak Sabahattin Ali de, ölümünün üzerinden altmış dokuz sene geçmesine rağmen, hâlen bizim edebiyatımızın mihenk taşlarından birisi olmaklığını korur. Her devrin en çok okunan yazarlarından biri olan Sabahattin Ali, pek çok klasik eseri edebiyatımıza kazandırırken, bu muazzam eserlerin diyetini yaşarken özgürlüğü ile ve nihayetinde ise yaşamıyla ödemiştir. Kuyucaklı Yusuf, Kürt Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Değirmen, Sırça Köşk, Kurbağanın Serenadı gibi pek çok farklı türden pek çok kalıcı eser bırakmış olan Sabahattin Ali, tüm bunları kırk bir senelik kısacık ve yorgunluklarla dolu yaşamına sığdırmayı başarmıştır.

Sabahattin Ali’yi bir direniş edebiyatçısı olarak anmak pek yanlış bir söylem biçimi olmayacaktır. Zirâ kırk bir senelik yaşamını sürekli olarak özgürlüğüne kast edilerek geçirmiş ve nihayet bu kasıt canına olunca aramızdan ayrılmış bir edebiyatçıdır o. Kâh komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle kâh çıkardığı dergi dolayısıyla kâh yazdığı yazılar nedeniyle birçok kez tutuklanmış, işinden edilmiş, yıldırılmaya çalışılmış Sabahattin Ali, tüm bu garabet hâlinde dahi yazmaktan vazgeçmemiş ve nihayet şimdilerde herkesin elinde gezen o kült eserleri bize armağan etmiştir. Şimdilerde elimizden düşmeyen o kült eserler, kelimenin tam mânâsı ile direniş edebiyatının ürünleridir. Tıpkı Nazi baskısı altındaki Zweig’ın, Celan’ın eserleri gibi, tıpkı kilisenin baskısı altındaki Nietzsche gibi, Hegel gibi, Verlaine gibi… Sabahattin Ali’nin dişinin, tırnağının kanıyla bezenmiş ürünlerdir elimizde duran. Öyle kolay iş değildir! Hem bu kadar çetrefilli bir yaşam sürüp hem de bu kadar naif, bu kadar incelikli yazabilmek:

 “Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı?” (Kuyucaklı Yusuf)

***

Sabahattin Ali’nin öldürülüşü ise tam anlamıyla Türkiye tarihinin vicdanında onulmaz bir yara açmıştır. Hakkındaki davalardan, baskıdan ve nefret dilinden yılan, yorulan Sabahattin Ali, Türkiye dışına çıkma girişimi sırasında vahşice katledilmiştir. Katil’in gerekçesi ise otoritenin gerekçesiyle aynıdır: Milli duyguları tahrik etmek! Otorite de katille hemfikir olacaktır ki, katil bu suçun ardından kısa bir hapishane macerasının ardından serbest bırakılmıştır.[1] Ama elbette tarih o katilin bahsini pek açmaz. Tarih, Sabahattin Ali’yi yazmıştır ve onu yazmakta ısrarcı olacaktır.

Sözün özü ise şöyledir: Otorite defaaten Sabahattin Ali’yi yıldırmaya çalışmıştır. Ama Sabahattin Ali yüzyıllar boyu tesiri sürecek eserleri tüm otoritelere cevaben bırakmıştır. Eğer Sabahattin Ali’nin yaşamından bir ders çıkarmak, bugün için kendimize saikler edinmek istiyorsak, onun eserleriyle kahve eşliğinde poz vermeyi bırakıp onun bıraktığı yerden otoriteye kafa tutmaya devam etmeliyiz. Çünkü, o olsaydı, böyle yapardı. Unutulmamalıdır ki, otoriteler yıkılır, geriye enkazın içinden bize gülümseyen direniş hâtıraları kalır…Başı öne eğmeden.

“İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.” (Kuyucaklı Yusuf)

[1] Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle ilgili birçok tartışma söz konusudur. Cinayet tam olarak göründüğü gibi olmayabilir. MİT’in Sabahattin Ali’nin katledilmesiyle ilgili işin içinde olduğu söylentileriyle beraber birçok teytsiz bilgi dolaşmaktadır. Ama şimdilik görünür katil üzerinden konuşmak mâkuldür.