Gerçek bir baş belası. Söylenene göre, geceleri bazen lavabo deliğinden atlar, sabah oldu mu geri çıkarmış. Kendini bilmezliği buradan geliyor belki de…

Her işi yapmak istiyor. Sabahları ekmek dağıtmak çünkü taze ekmek kokusu ona çocukluğunu anımsatıyormuş… Öğlenleri marangoz olmak çünkü dedesinin mesleğiymiş. Akşamüstü kendi spesyali olan “Kek Islağı” tatlısını, ünlümsü Fransız özentisi kafede servis edip ki en sinir bozucusu bu bizce. Nasıl bir narsizm ki herkese hitap edebilecek bir spesyal yaratabileceğini ve bunu herkesin zevkle yiyebileceğini düşünüyor. Sanki “Damak Zevklerinden Sorumlu Eş Başkan”. Bu ve bu gibi yüksek mertebe ifadeleri çağrıştıran her tür tavrı, bırakın spesyalini tatmayı, bizim bünyemizde baştan bir hazımsızlığa sebep oluyor maalesef.

Üstelik daha da irrite edici olan, bu kısmı anlatırken sağ eliyle çatal, sol eliyle de bıçak taklidi yapıyor oluşu. Bunu yaparken ise sofralarda boynun altına sıkıştırılan ve üst gövdeyi örten beyaz bir peçeteye benziyor.

Yapmak istedikleri burada bitmiyor. Diyor ki akşamları; asıl işi olan çevirmenliğe geri dönebilirmiş. Geceleri; bizler gibi 8 saat uykuya muhtaç olmayışı ve tüm bu bölünmelerle aklının karışmıyor oluşu, tabii ki bizde kıpır kıpır bir kıskançlık dalgası yaratıyor. Ona beslediğimiz haseti görünmez iplerle elden ele aktarıyoruz. Haset-i Meksika Dalgası.

Gel de başını duvarlara vurma. Çeviri dediğin şey boru sanki. Onca emekten bahsediyoruz. Bir insan asıl işini en sona nasıl bırakır, aklımız almıyor! Lavabo deliğine atlamadan önce, iliklemek istediği son düğmeymiş çeviri. Ah şu gevrek açıklaması.

Fırıncı Kamil; onun gelmesine yakın, yakasındaki bir düğmeyi daha açıyor. Çünkü her sabah çıkan taze ekmek ve taze ekmek kokusu, bizimkinin sekmeyen geliş saatiyle birleşip Kamil’i ölesiye terletiyor.

Marangoz Cemil; her öğle vakti, saat 12’yi vurdu mu dükkan kapısının süngüsünü çekiyor. Bizimkinin; kilitli kapıyı, ısrar-ı yürekten her çalışında, zavallı Cemil, belki bu kez bıkar diye umut ediyor ama maalesef umudu boşluğa çıkıyor.

Sonra, yine bizimkinin, Fransız özentisi kafeden içeri adımını attığını gören müdavimler, bakışlarını hemen diğer yöne çeviriyorlar. Göz kapakları birer kapı kilidi olsa bu insanların, farklı aralıklarla yüzüne renk renk birçok kapının kapandığını görebilirdi belki. Kati suretle üstüne alınmıyor.

Göremiyor. Üstelik hiçbir zaman, gerçekte sevilmemesiyle sonuçlanan trajik hikayelerine, büyük bir sempatiyle gülen ressam bir arkadaşı da olmamış. Neden ressam? Kahkahayı çizerken tanıştı o ressam arkadaşıyla ve el ele kahkahalar çizdiler de ondan. “E ne yaptın kapı kapanınca?”, “Bu kapı da yüzüme kapandı. O zaman gideyim” dedim. Ressam arkadaşı tuvale çiziyor. “O zaman gi-de-ye-yim. Hah – hah – hah.”

Çeviri başına geçtiğinde ise; o hali gözümüze yakışıklı bile geliyor biliyor musunuz? Alnına düşen kıvırcık perçemi ve yuvarlak çerçeveli gözlükleriyle aslında durup bir dinlendiğinde, yani işte o nadir zamanlar, zeki biri oluşunu hatırlatıyor. Analitiktir de… Acaba neden bu becerilerini kullanmıyor?

Çünkü hadi bu kez sizinki diyelim, O; çevirisi biter bitmez, ertesi gün kalkıp her kola yetişme ısrarıyla, lavaboya geri atlıyor ve bazen bir telaş atlarken, gömleğinin son düğmesini iliklemeyi bile unutuyor.

Nasıl unutuyor anlam veremiyoruz. Bizce çok aykırı ve bunu yaparak kesin bir mesaj vermek istiyor, diyoruz, aramızda bir dil birliğine varıp. Dil birliğindeki bu biz mi kimiz? Hani kitabın 3. sayfasına gidince seni başka hikayeye, 8. sayfasında başkasına yönlendiren çoklu seçenekli çocuk kitapları vardı ya eskiden. İşte biz de o çocuk kitaplarından hallice, bir sayfada Fırıncı Kamil, diğer sayfada eski sevgili Efe, bir diğerinde de baş öğretmen Vızırtı Hanım’ız.

Biz; bizimkinin çevirdiği sayfalara göre değişen, kendi içindekini bize yansıttığı, onu onaylamayan Herkes’iz.

*Kapak görseli: Erçin KAYA