Uygarlıklar coğrafya haritası üzerinde yer değiştirir, Uzak Doğu, Mısır, Antik Yunan, Türk İslâm, Batı…

İçinde bulunduğumuz günlerde yeni bir uygarlığa geçiş yapıyoruz, yaşadığımız onca şey yeni uygarlığın doğum sancıları adeta. Rönesans’tan, reform hareketlerinden beslenen aydınlanma felsefesi, sanayi ve Fransız Devrimi üzerine inşa edilen modern Batı uygarlığı, model, kurum ve değerleriyle yerini dijital uygarlığa bırakıyor. Bu uygarlığın dünya haritasındaki yeri belli değil, kurumları da kuralları da oluşmadı henüz.

Bütün uygarlıklar, diğerleriyle hiyerarşik ilişki içindedir; kendi belirledikleri standartları ortaya koyar, diğerleri de bu standartlara uyar, işin doğası budur.

Geçmişte kelle paça çorbasından kunduraya kadar, meslek alanlarının tümünde standart koyan ahilik gibi bir kurumu oluşturan bir uygarlığa sahiptik. Dün böyleydi, fakat uygarlık yarışında geride kaldık. Dolayısıyla standart koyma, bir şeyi, durumu tanımlama, kuralları ilan etme konumumuzu kaybettik, uzunca bir süre dünya ile hiçbir düzeyde dikey ilişki halinde değiliz, yani iki yüz elli yıldır. Modernleşme serüvenimiz gönüllü ya da gönülsüz, açık ya da gizli, dış güçler ya da yerli temsilcileri aracılığıyla egemenin standartlarına uyma, değerlerini benimseme çabasından ibaret.

Bugün yeni dünyayı karşılıyoruz. Günümüz dijital dünyasının standartları ise teknoloji üzerinden belirleniyor, zamanımızın görünmez eli teknoloji artık. Teknolojik kuşatma altındayız adeta.

Dijital devrimin gerçekleştiği, sağlık kriziyle toplumsal algıların yeni sisteme razı edildiği “her şeyin biz yaşarken oluşu”na tanıklık ettiğimiz günlerde, teknolojinin diğer değişkenlere göre ağırlık payı yüksek bir değişken olarak neleri dönüştürdüğünün, beraberinde neleri getirip götürdüğünün ayırdına varmalıyız. Heidegger, “Kabul etsek de etmesek de her yerde tekniğe tutsak ve zincirli haldeyiz. Fakat tekniği tarafsız, yansız bir şey ola­rak kabul edersek, ona en olmayacak şekilde teslim oluruz. Bugün rağbet gören bu boyun eğiş, bizi teknolojinin özüne karşı tamamen körleştirmektedir.” sözleriyle  bizleri dikkatli olmamız için uyaralı bir hayli zaman oldu.

Yine uçlarda, ifrat ve tefrite saplanarak ele alıyoruz durumu; birileri teknolojiye sorgusuz sualsiz, canıgönülden teslim olmamız gerektiğinden söz ederken birileri teknolojiyi deccal ilan etmiş durumda. Yaşanan durumu dost düşman ikileminde ele alan “kesin inançlı” tutumlar, olguyu kavranır kılmaktan çok uzak.

Sorun çözme kültürümüzün genetiğinde yer alan Tanzimat aceleciliğini bir kenara bırakarak teknolojinin doğası, “ne”liği üzerine bilimsel ve felsefi bir söylem üretmeliyiz. Avantajlarını çoğaltabileceğimiz, dezavantajlarını bertaraf edebileceğimiz teknolojiyi tanımamız gerekiyor her şeyden önce. Destekleyeceğimiz veya mücadele edeceğimiz şeyi tanırsak, daha kolay yol alırız.

Konu eski, modernleşme tarihimizin ilk gündeminden. “Batı’nın teknolojisini alalım, kültürünü almayalım” naif sığlığında çok da tartışıldı.

Fransız sosyolog Georges Gurvitch’in metodolojik bir ilkesini hatırlıyorum: “Hiçbir şey kendisinden yola çıkılarak kendisiyle açıklanamaz.” Bizler, teknolojiyi teknolojinin kendisinden hareketle  ele alıyoruz, onu var eden değişkenleri dikkate almadan, sanki teknoloji kendi başına bir varlıkmışçasına bir değerlendirme yapıyoruz.  Teknoloji, gökten zembille inmiyor ki. Devletlerden, toplumlardan, toplumun güç ilişkilerinden, kültüründen bağımsız değil ki. Bir paradigmanın ürünü. Bize düşen bu paradigmanın genetiğini açıklamak, teknolojinin doğasını anlamak adına teknolojiyi sosyolojik muhayyileye tabi tutmak, onu üreten kültürün anlam kodlarına derinlemesine nüfuz etmek. Yani zihnen fethetmek, teknolojiyi ve onu üreten aklı. Kısacası kültür paranteze alınarak teknoloji açıklanamaz. Teknolojiyi üretenler kendi kültürleriyle üretiyorlar, teknoloji de kendi kültürünü üretiyor.

Bisiklet 1880’lerde icat oldu, sanayi devriminin zirve yaptığı yıllarda, neden dersiniz? Bisikleti üretecek akıl mı yoktu o zamana dek, İngiliz’de, Fransız’da? Amaç, işçilerin fabrikalarına ucuza, kısa zamanda, kolayca gitmelerinin sağlanmasıydı. Yani ne tür bir ihtiyaç teknolojiyi doğuruyor diye düşünmek gerekiyor. Sanayi devriminin en cafcaflı zamanlarında icat edilen teknolojik ürünlerin neredeyse tek derdinin kârı maksimize etmek olduğunu biliyoruz. Hiçbir teknolojik ürün nötr değildir, kültürden, değerlerden, anlam kodlarından soyunmuş değildir.

Bugün yaşamımızı kolaylaştırma iddiasıyla üretilen birçok teknolojik ürünün kime, neye hizmet ettiğini açığa çıkarmak durumundayız, bugün sosyal bilimlere düşen görev budur. Sosyal bilimler, teknolojinin insanlığı geriletecek taraflarını ifşa ettiğinde ya da insanlığı yüceltecek taraflarını dillendirdiğinde görevini yerine getirmiş olacaktır.

Teknolojinin “ne” liğini ortaya koyan; eleştirel, kuşkucu, sorgulayıcı söylemlerin izinden gideceğiz. Bundan sonraki transhümanizm, yapay zekâ, dijital vatandaşlık, dijital eşitsizlik, dijital etik, e-ticaret, siber hukuk, nano-teknolojik sağlık politikaları“episteme”ler üzerine biçimlenecek.

“Toparlanın, gitmiyoruz!” diye çağırmak için dostları ve bir de Nazım Hikmet’in 1948’de dediği gibi “Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele!” diyebilmek için…