Diana Markosian anılarla yerleri arasındaki ilişkiyi keşfedip onları fotoğraflayan, Ermeni asıllı Amerika’da yaşayan bir fotoğrafçıdır.  Moskova’da doğmuş ama annesi Diana çocukken  babasını geride bırakıp Amerika’ya göç etmiştir. Diana’nın 2010 yılında, Columbia Universitesi gazetecilik bölümünden yüksek lisansı kabul edilmiştir. Çalışmaları kişisel çalışmaları onu dünyanın çeşitli köşelerine taşımıştır. Çalışmaları National Geographic Magazine, The New Yorker ve The New York Times gibi yayımlarda yer almaktadır.  Chris Hondros Emerging Photographer Grant, Magnum Emerging Photographer Fund ve  the Firecracker Grant’un almıştır. 2013 yılında, Amsterdam’da World Press Joop Swart Masterclass’da yer aldı ve PDN’s 30 Photographers to Watch seçildi. 2016 yılında da Magnum temsilcisi oldu.

Diana,  eşyalarını hazırlaması gerektiğini ve kısa bir geziye gideceklerini söylemek için annesi tarafından uyandırıldığında yedi yaşındaydı. Ertesi gün Amerika’ya gittiler, babasına hoş çakal diyemeden. Kaliforniya’da babasından hiç haber alamadan, tek bir fotoğrafı  dahi olmadan büyüdü. Ve sonunda da babasının suretini unuttu.

Fotoğrafların tümü, Ermenistan’da Diana’nın babasının evinde çekildi. Bu yazıda, Diana ve babasının birbirlerini yavaş yavaş tanıyıp basit bir yemek aracılığı ile  yeniden bağ kurmalarını anlatan kareler olacak.

“Günlerine geç başlarsın, ve daha da geç sonlandırırsın. Bir yazarın rutinidir, şairlik. ”

“Sen Pazartesi günü giydiğin süveterin aynısını giyiyorsun ve ben sana değiştirip  değiştirmeyeceğini  sorduğumda da; ‘ Bu proje için yeteri kadar süveterim yok’ diyorsun.”

“ Ya beş ya da altı yaşındayım. Mevsimlerden yaz ve birlikte oturuyoruz. Sen salatalığı iki yarım olacak şekilde dilimliyorsun ve üzerine tuz sürüyorsun.  Ben bir ısırık alıyorum. Bu çocukluğumdan paylaştığımızı hatırladığım tek yemek. Sen ise bunu hatırlamadığını söyledin.”

“Çocukluğuma dair bir şeyler soracak olursan,sensiz gecen onca yıl… Nereden başlamalıyım? Büyüdüğüm şehirden, atıldığım okuldan, ya da gittiğim üniversiteden. Ne duymak isteyeceğini bilmiyorum.”

“Seni kahvaltıya davet ediyorum, ve sen de bizim için bir omlet hazırlıyorsun. Tavanın içinden yiyoruz, tıpkı sen evde yalnızken yaptığın gibi.”

Anımsıyorum, izmarit kokulu işaret parmağını Kodak K4 deklanşöründen kaldırır kaldırmaz, makineyi indirir. Kahverengi kemik çerçeveli o kocaman gözlüğünün altındaki gülümsemenle bana yıllarca öğün yetecek bir sevgi duyduğunu hissettirdin. Hala daha öylesin delikanlı!

Bu yazı, Portekiz’den, aileme ve en az ailem kadar sevdiğim, özlediğim Betül’üme ithafen. Sevgilerimle.