Profesör Doktor Murat Baç; Lisans eğitimini ODTÜ Elektrik/Elektronik Mühendisliğinde yaptıktan sonra yine ODTÜ’de Felsefe yüksek lisansını tamamladı. Doktorasını Kanada Alberta Üniversitesinde bitirdikten sonra akademik hayatına Kanada’da devam etti. Şimdi ise Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde akademik yaşantısı devam ediyor. 2012 yılında çıkardığı ‘Kaos Kelam Hijyen Şiddet’ kitabı bulunan sayın Prof. Murat Baç ile felsefe üzerine derin bir sohbet gerçekleştirdik.

Schopenhauer; zihinsel ihtiyaçları ve bir düşünce hayatları olmayan insanlara Philistin diyor. Aynı kavramı Furedi; açık bir kültürden mahrum, ilgileri maddi ve sıradan olan kişiler için kullanıyor. Philistin’i duyu organları ile algılanan dünyanın dar sınırları içerisine sıkışarak yaşanan bunalımın içerikten yoksun kalma ve maddileşme ile son bulduğu bir yaşantıyı ve bu yaşantıya mahkûm insan olarak tanımlarsak; Türkiye’nin Philistinleşmesinden bahsedebilir miyiz? Philistinleşmeyi engellemede felsefeyi nereye koyuyorsunuz?

Şu an içinde bulunduğumuz sosyo-politik ortamda, sözünü ettiğiniz türden bir “düşünce hayatının geri çekilmesi” olgusundan kesinlikle bahsedebiliriz.  Bence bu durumu felsefenin temel bazı alanlarına ve bazı önemli felsefi işlevlere doğrudan gönderme yaparak net bir şekilde sergilemek olanaklı: Bilgi Felsefesi, Etik, Estetik, Mantık, “eleştirel düşünme” ve “akılcı argüman üretme”. Toplumumuzda bu saydığım alan ve işlevlerin tümünde niteliksel bir zemin kayması yaşandığına inanıyorum.  Bilginin gerekçelendirilmesi, adalet duygusunun işlerliği, yaşam dünyamızın estetik kimliği, fikirlerin eleştirel sınanması ve akılcı yöntemlerle yarıştırılması gibi konularda önemli bir değişim süreci geçiriyoruz. Ve bu değişimin ne düzeyde gerçekleştiğinin ve toplumun kılcal damarlarında ne kadar iyi özümsendiğinin farkında olduğumuzu sanmıyorum. Örneğin, tüm parti liderlerinin televizyonda canlı yayında milyonlarca seçmenin önünde karşılıklı olarak tartışıp fikirlerini, argümanlarını ve gerekçelerini halkın değerlendirmesine sunma pratiğinin nasıl bir deneyim olduğu toplumsal belleğimizden tamamen çıkmaya başladı. Ulusal gazetelerde bilerek yalan haber yapmanın hem ahlaken yanlış olduğu hem de bir bedelinin olması gerektiği düşüncesi toplumsal söylemimizde ve vicdanımızda fazlaca bir karşılık bulmuyor. Felsefenin yukarıda saydığım farklı alanları çerçevesinde benzer örnekler çoğaltılabilir.

“Bu durum karşısında felsefe ne yapabilir?” sorusuna benim yanıtım, eğer soru toplumda yaratılabilecek dönüşümler bağlamında anlaşılacaksa, “pek fazla bir şey yapamaz” olmak durumunda. Bunun insanı rahatlatan bir yanıt olmadığını biliyorum, ancak, bir not düşmem gerekirse, düşünen ve dürüstçe fikir üreten bir insanın esas hedefi teskin edip rahatlatmak değildir bence.  Felsefeci her durumda umut vermez; umut bittiğinde bunu bağırarak söylemesi de önemli ve değerli olabilir.  Felsefe için neden “fazla bir şey yapamaz” dediğimi bunun ışığında kısaca açıklayayım. Kanıtlı ve gerekçeli akıl yürütme, etik ilkelere sahip çıkarak yaşama, kendisine benzemeyeni ezmeme, estetik duyguları yitirmeme ve yüceltme gibi nitelikler, felsefi olmaktan daha önce ve daha kritik olarak, toplumsal yaşamın içinde belli bir zamanda mevcut olan ya da olmayan unsurlardır. Örneğin, tipik bir Avrupalının özgürlüğe, adalete ve çevresindeki estetik inceliklere sahip çıkmasının nedeni felsefeyi çok sevmesi veya felsefi bir potansiyelle doğması değil, sıfır yaşından itibaren o tip öncüller ve ilkeler temelinde yaşamaya ve eylemeye alışmasıdır. Elbette bir ülkede felsefe eğitimi layığıyla gerçekleşirse, bu saydığım niteliklerin toplumda yerleşmesine ve hatta toplumun dönüşmesine yardımcı olur, o ayrı bir konu. Ama felsefe, bir toplumda organik olarak deneyimlenmeyen nitelik veya görüngüleri entelektüel hamlelerle yaşama geçirme gücüne fazlaca sahip değildir.

Çok özet bir tabirle; felsefenin dış dünya, düşünce ve dil arasındaki ilişkiyi incelediğini ifade edebiliriz. Bu açıdan Türkiye felsefe tarihi, Frankfurt Okulu gibi eleştirel bir ekolün içinde doğduğu Alman düşün dünyasına nazaran yolun çok başında sayılabilir. Bu çerçevede; Doğan Özlem’in ifade ettiği 1933 üniversite reformunun ardından ortaya çıkan Türkçe bir felsefi terminoloji oluşturma sorunsalı konusunda Türkiye şuan ne durumdadır?

Ben lise sonrası eğitimimin tümünü yabancı bir dilde gerçekleştirdim, ardından yurt dışındaki dergilerde yayınlar yaptım ve derslerimi de genelde öğrencilere yabancı bir dilde verdim. Bununla birlikte, akademide kendi diline sahip çıkma ve ana dilinde düşünme yetisini geliştirme bana her zaman çok merkezcil sorunsallar olarak göründü.  Yabancı dilde eğitim alsalar da, öğrencilerimi her zaman Türkçe tartışmaya ve makale üretmeye de yönelttim.  İlhan İnan’la birlikte yıllarca editörlüğünü yürüttüğümüz Felsefe Tartışmaları dergisi, yalnızca Türkçe yayın yapmasına rağmen on küsür yıl önce The Philosopher’s Index adlı alan endeksine giren ilk Türk akademik felsefe dergisi oldu.  Ve bu gelişmenin bizim alanımızda akademik yaşama katkısını da yıllar içinde gözlemledik.  Sorunuza gelirsek, şu an felsefe alanında Türkçe terminoloji oluşturmanın önemli zorluklarla karşılaştığını kabul etmek gerekiyor.  Ancak bu saydığım türden akademik çabaların Türkçe felsefe geleneğine katkıda bulunacağını ve dilsel gereçlerimizi zaman içinde zenginleştireceğine inanıyorum.  Son yüz yıldır pek çok felsefecinin savladığı gibi, insan dilsel ve simgesel bir dünyada veya hakikatte yaşar.  Ben kendi adıma buna “İnsan ana dilinin ontolojisinde barınır” düşüncesini de ekliyorum.  O açıdan, dilimizin tarihsel zenginliklerini korurken, bir yandan da felsefi boyutta daha ileri gitmesinde hepimizin entelektüel bir sorumluluğumuz var.

Kanada’da yaşadığınız dönemde Kanada insanı için “Hoşgörülü ve özgürler ama bilinçsiz ve apolitik oldukları için hoşgörü ve özgürlük kavramları anlamını yitiriyor” diyorsunuz. Türkiye ve Kanada’da yaşayan insanları sosyolojik ve  kültür açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Bu konuya Kaos Kelam Hijyen Şiddet kitabımda biraz değinmeye çalıştım.  Kuzey Amerikalı yaşam tarzında ortaya çıkan bilinçsel ve politik sorunların dinamikleri ile bizde ortaya çıkan bilinç sorunlarının toplumsal arka planı önemli ölçüde farklılıklar içeriyor.  Kanada ve Amerika’da normatif olarak belirleyici bir etmen veya görüngü, benim “sosyo-hijyen” olarak nitelediğim bir durum.  O coğrafyada, söylemsel veya dilsel alanı pürüzlerden arındırma ve dilsel denetim örgüsü oluşturma eylemi, kaotik durumları öngörüsel bir şekilde engelleme ve iteleme çabası, emniyet kaygısını yaşamın her alanında üreterek yayma ve anında-haz ilkesinin kesintisiz uygulanması gibi pratikler çok belirleyici.  Bu pratikler normatif bir örgü oluşturup öznelerarası alanda neyin yapılabileceğini neyin yapılamayacağını büyük oranda belirliyor.  Oradaki normatif örgünün ortaya çıkarabileceği duyarsızlıklar ve diğer kaygılandırıcı görüngüler ile bizimki gibi toplumlarda ortaya çıkan ayrımcılıklar, itelemeler ve duyarsızlıklar oldukça farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerden kaynaklanıyor.  Bunun bir nedeni oradaki bireyin kimliklenmesi ve toplumsal aidiyet süreçleriyle bizdeki tarihsel-toplumsal koşullar arasında ciddi bir ayrım olması.  O yüzden, “apolitik” veya “bilinçsiz” olma gibi durumların Kanada ve Türkiye’de ortak yönleri olmasına karşın (örnek: tüketim toplumunun öncüllerine uygun davranmanın çağdaş öznenin apolitik kimliğindeki yansımaları), belli başka anlamlarda bu niteliklerin tezahürünün farklılıklar barındırdığını da düşünme eğilimindeyim.

Bu noktaların günümüzdeki yansımasına dair, bilinç ve ayrımcılık bağlamında basit bir örnek vereyim:  Irksal, mezhepsel, cinsiyetçi ayrımlar bizde olduğu kadar Kanada’da var, hem de dışarıdan göründüğünden çok daha güçlü bir şekilde.  Bireylerin gündelik yaşamına bakıldığında, insanların politik inceliklere dokunmayan, kolayca ayrımcılığa kayan ve aslında oldukça bilinçsiz tavırlar takındıklarını Kuzey Amerika’da da sıkça gözlemleyebilirsiniz.  Ancak orada tarihsel-toplumsal koşullar öyle bir tarzda oluşmuş durumda ki; bizde toplumsal alanın her düzeyinde ayrımcılık ve hakaret sıradan, normal ve cezalandırılmayan bir eylem ya da tavır iken, orada ayrımcılık hem eğitim ve hukuk çerçevesinde çocukluktan başlayarak cezasız bırakılmamakta, hem de şehirli insanın yaşamı söz konusu olduğunda bunu yapan şahıslara vebalı gibi davranılmakta.  Elbette oradaki bilinçsizliğin veya ayrımcılığın türleri ve kapsamı derinlemesine tartışılmayı gerektiriyor.  Ancak bizim toplumumuzun kültürel arka planı geçmişi ve şu anıyla göz önüne alınırsa, Kanada’dan verdiğim bu örneği çarpıcı bulduğumu eklemeliyim.

Türkiye’ye dönme konusunda “yaşamda aradığım her şey orada” diyerek olumlu düşündüğünüzü ifade etmiştiniz bir söyleşinizde. Hala bu şekilde düşünüyor musunuz ya da “işini bilme” mikrobunun bizi tümüyle dönüştürmediğini hala söyleyebilir misiniz?

Ülkemizin özellikle etik boyutta nasıl bir toprak kayması yaşayacağını kimse bilemezdi.  Ancak bu konuda bir-iki niteleme yapayım:  Ben zamanında “yaşamda aradığım her şey orada” derken daha geniş bir anlamda memleket dolaylarından, yani şu içinde yaşadığımız kadim Akdeniz, Balkan, Anadolu, Orta Doğu coğrafyasının tuhaf dünyasından söz ediyordum.  Bu coğrafya uzun tarihinde güzellikler üremekle birlikte cehennemi de epeyce yaşamıştır, yaşatmıştır.  Ancak ben bu toprakların havasını soluyarak yetişkin bir insana dönüşmeyi, Kanada’nın konforunda doğup büyümeye yine de tercih ederdim.  Hayatım çocukluktan itibaren Kanada’da geçseydi, tahminen her türlü eziyetten uzak, pürüzsüz bir sosyal saadetle sarılmış bir halde yaşayıp ölecektim.  Ancak o zaman da Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı’nı dinlerken şimdi dibine kadar hissedebildiğim o kalp ağrısını hissetmeyecektim.  Ölçütüm kısaca budur.

Konuyla ilgili bir noktayı daha belirteyim.  Kanada’ya haksızlık etmekten o zaman da kaçınmıştım.  2001 yılındaki o söyleşide şöyle demişim: “Buradaki düşünce özgürlüğünü, bana İrlanda davulu çalmayı öğreten arkadaşlarımı, ‘bir göz atıp bana çok kısaca fikrini söyler misin?’ diyerek yazımı verdiğim ve çok da samimi olmadığım bir öğretim görevlisinin hiç bir zorunluluğu olmadığı halde zaman ayırıp, yazımı okuyup, dört sayfalık yorumunu bilgisayar çıktısı halinde vermesini, dayaksız 1 Mayıs yürüyüşlerini… Bunları Türkiye’ye dönünce özleyeceğim.”  Bunları da doğru tahmin etmişim.

Hem Boğaziçi Üniversitesinde hem de ODTÜ’de eğitim ve akademik hayatınız oldu. Her iki üniversiteyi hem öğrenciler hem de akademisyenler bazında üniversite ‘felsefesi’ bağlamında nasıl görüyorsunuz?

Her iki üniversitenin felsefe bölümünde de on yıldan fazla zaman geçirdim, ders aldım, hocalık yaptım, çimenleri üzerinde yattım, arkadaşlıklar kurdum, pırıl pırıl kafalı genç insanlarla felsefe yaptım.  Herkese nasip olmayacak bir şans bu, önce onu söyleyeyim. “Nasıl bir yaşam istersin” diye insana seçme şansı verilse, seçilecek yaşam budur bence; daha iyisini düşünmekte samimiyetle zorlanıyorum. ODTÜ benim büyüdüğüm yer, tam anlamıyla yuvam. Ve bozkırın ortasında dünyanın en cazip ütopyası benim için. Boğaziçi ise sunduğu özgürlük ve farklılığa-saygı ortamıyla başka bir dünya açıyor insana.  Toplumumuzda az bulunur bir vahaya karşılık geliyor. Ve her iki felsefe bölümünün, Amerikan sistemine dayanan kurumlar olması hasebiyle çözümleyici felsefeye ağırlık verseler de, felsefenin alt alanlarının çoğunun hakkını vermeye çalıştıklarını da eklemeliyim.

Antik Yunan’da boş zaman; derinlemesine düşünmek, hakikati aramak ve estetik beğeniler oluşturmak gibi üstün değerler ile bir tutulmuş. Günümüzde ise zaman algısı hedonist bir çerçeve içerisine temellendirilmiş durumda. Dünyanın hızla McDonald’laştığı günümüzde, kişinin kendini ve etrafını sorgulayan ve eleştiren bir bireye dönüşmesi için ne yapılabilir? Bu süreçte Felsefenin rolü nedir?

Çağdaş hız olgusundan başlayalım. Görüngübilimsel bir açıdan bakarsak, toplumsal alana egemen olan “hız” yalnızca eylemlerin basit bir niteliği değildir. Bence “hız” dediğimiz özellik günümüzde oluşturucu veya yapımsal bir niteliğe dönüşmüş durumda.  Çağımızda medya ve iletişimin işin içine girdiği hemen her bağlamda hızın artışı niteliğin yükselmesiyle, hızın düşmesi ise niteliğin zayıflamasıyla bağdaştırılıyor. Zarftan çıkan katlanmış mektup günümüzde neredeyse Neolitik Çağ’a ait bir nesne konumuna geldi. Onun içerdiği nitelikler ve değerler günümüzün hedefleri açısından çoğunlukla “alakasız” şeyler oldular. Ancak, düşündürücü bir şekilde, elle yazılan ve zamana yayılarak alıcısına giden verimsiz (yani yavaş) bir mektubun sağladığı duygu aktarımını klavye başında “verimli” bir şekilde yazarken artık pek sağlayamadığımız için, standartlaştırılmış ve tektipleştirimiş emojilerden destek almak zorunda kaldık. Deneyimlediğimiz hız ve verim artışına da “gelişme” adını veriyoruz.  Bir el yazısının titrekliğinde kendisini okuyana gösterebilen türden duygusal aktarımlar artık bir değere veya derinliğe karşılık gelmiyor, içsel dünyadaki bir inceliği, gelişmişliği veya zenginliği imlemiyor.

Az önce, “hız” dediğimiz özelliğin oluşturucu veya yapımsal bir niteliğe döndüğünü iddia ettim.  Bu savın sınamasını algısal alışkanlıklarımızdaki değişikliklere bakarak yapabiliriz. 1970’lerde siyah-beyaz döneminde TRT’de yayınlanan stüdyo konserlerini, çekim yapan kameraların çeşitliliği ve devinimleri açısından izleyin.  Bir süre sonra, izlediğiniz konser size farklı bir dünyada gerçekleşiyormuş gibi gelecek.  Bunun temel nedeni, bir veya iki kameranın çok az hareketle ve genelde şarkıcının üzerinde sabitlenerek uzun süreli çekimler yapması ve dekorun, ışıkların oldukça devinimsiz bir yapıda bulunmaları olacaktır.  70’li yıllarda gözler bu görüntüye ilgiyle odaklanarak ve daha önemlisi bayağı da eğlenerek bakarken, şimdi 30 yaş altı insanlardan böylesi bir çekime 15 saniyeden fazla tahammül edebilenini bulmakta zorlanırsınız.

Hıza bağlı beklentiler ve farklı olgusal hızların yarattığı psikolojik etkiler sosyo-kültürel kodlarla koşullanmış durumlardır.  Ve bu bağlamdaki olgusal ve durumsal değişimler yanlızca beklentileri değil, belli bir dönemde “öznenin ve dünyanın tanımını” da değiştirecek etkiler yapma kapasitesine sahiptir.  Sabit 1-2 kamerayla çekilmiş ve içinde az hareketin olduğu bir Müzeyyen Senar veya Pink Floyd konseri kaydına odaklanmış, nefes almadan oradaki müziği ve atmosferi içine çeken bir bireyin yaşadığı görüngüsel deneyimin dünyasıyla; onlarca kameranın hareket ederek ve kendi aralarında çabukça geçişim yaparak çektiği, arka planda sürekli devinen ışıkların, seslerin olduğu ve hız biraz azalınca insanların ilgisinin hemen bir sonraki kanala “zaplandığı” show’ların dünyası esas itibarıyla zıt ontolojik normlar içeren dünyalardır.

Elbette bu görüngünün tam anlaşılması, onu üreten büyük endüstriyel kompleksi ve pazarlama sisteminin ilkesel gerektirmelerini kavramayı da gerektirir.  O açıdan, konu sadece iletişim veya eğlence modlarımıza göndermeyle anlaşılamaz.  Örneğin, McDonald’s gibi çağdaş “hızlı beslenme” dükkanlarının tasarımındaki bazı incelikler (mesela, sandalyelerin uzun süre oturmaya izin vermeyecek, yani rahatlamayı sınırlayıp hızı artıracak bir şekilde incelikle tasarlanması) konunun arkasındaki bilimin, tekniğin, aklın, ideolojinin, yani kısacası tekno-politik logos’un eleştirel olarak irdelenmesini de gerekli kılar.

Felsefenin bu çerçevede en önemli katkısı anlamayı niteleme ve derinleştirmekten, dünyayı da yaratıcı bir tarzda yeniden yorumlamaktan geçer.  Dünyaya felsefi alışkanlılarla bakan bir zihin, örneğin, sözünü ettiğimiz hızı farkında olmadan içselleştirmiş olan çağdaş öznenin mutlak sandığı “dünyanın” olumsal ve kurgusal yapısına dair belli bir farkındalık geliştirme ve eleştirebilme şansını yakalar.  O anlamda, günümüzde karşı çıkanı çok olsa da, şu tez bence hala etkisini ve değerini koruyor: Felsefenin her zaman kuramsal bir işlevi ve normatif bir gücü olmak durumundadır.

*Profesör Doktor Murat Baç’a teşekkürlerimizle…