2016-17 Tiyatro sezonunun son haftalarında, birbiri ardına öyle güzel oyunlar izledik ki Yavuz ile…  “Yutmak”, “ Zabel”, “ Şatonun Altındakiler”, “Gizli Oturum” ve geçen Pazar akşamı da, “ Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”. Hepsini çok beğendik. Çok tat aldık seyrederken. Mutlu olduk.

 

Bir girdabın içinde, nerelere sürüklendiklerinin farkında bile değildi üç kadın. Her şey değişiyordu. Hayatlar. İstanbul. Her şey. Ansızın. Hızla. Mütemadiyen.

Kendini var etmeye çalışıyordu hepsi de. Oysa hüzün, yalnızlık ve pişmanlıklar buhurdan gibi tütüyordu içlerinde; Ayfer, Başak, Melis. Anneanne, anne ve torun. Sessizliğin, “keşke” ve elemlerin uğultusu eşlik ediyordu kuşaklararası anlaşmazlıklara. Herhangi bir sona gidiyorlardı dümdüz. Bu parçalanışı, bu savruluşu Murat Mahmutyazıcıoğlu, kolay kolay dile getirilemeyecek yankılı bir sahicilik ve şiirsellik içinde sahneye aktarırken, üç karakterin iç seslerine kulak veriyor seyirci. Gülüyor kahkahalarla ve kalbinin, etinin acıdığını hissediyor aynı anda. Ani bir hüzün rüzgarıyla kara mizahın içinde buluyor kendini yeniden. (“Şekersiz” ve “Fü” yü hatırlıyorum da şimdi ; Murat Mahmutyazıcıoğlu, sıradan insanların sıradan öykülerini anlatır piyeslerinde. Bağırıp çağırmadan, alçak bir sesle sahnede sadece seyirciye anlatır. Ama nice derinlikler, duyarlılıklar katarak,  milimetre sapmayan bir özenle.)

 

Melis – Hiç yalnız kalamadığım o zamanların acısını, kocaman bir yalnızlıkla ödeyecektim.

 

Üç zaman. Üç kadın. Ve sahnede göremesek de, orada bir yerlerde olduklarını bildiğimiz Mehmet, Fehmi ve Okan. Bir seğirme, bir çırpınış hali bu.

 

Ayfer – Beni de unuttular.Yaşlanmanın en kötü yanı ne biliyor musunuz ? Sizin dışınızda herkesin sizi yaşlı zannetmesi.

 

Son derece çarpıcı, etkileyici ve özgün, akıcı üslubuyla olağanüstü güzellikte bir tekst, reji ve oyunculuklarla karşı karşıyayız. Yaşama dair ve dahil her şey var oyunda. Komedi, dram, cinsellik, ihanet, başkaldırı, içe çekiliş, yaş dönemi, yaşlılık, gençlik, yaratıcılık, oyunculuk, güncellik, mana ve anlayış bozgununa uğramış değerler. Murat Mahmutyazıcıoğlu  ödün vermeden, sanatına, izleyicisine saygıyı bir kez daha ortaya koyuyor. Anlamı, değeri, yenilikçiliği, çok mercekli duyarlılığı kadar çağdaş tiyatro diliyle de tiyatro edebiyatımızda yerini alacağına inandığım bir piyese “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”’e imzasını atıyor, başarıyla. Dahası, dinamik rejisiyle oyunun bütünlüğünü zedelemeden mükemmeli yaratıyor ve bir buçuk saate yılları, hayatları sığdırıyor adeta. Oyunu izlerken inanılmaz sayfalar açılıyor önümüzde. Durmaksızın kat kat açılıyor üstelik. Biyolojik bir şey yaşıyor seyirci oyunla… Bir özdeşim hali mi bu, bir tür kendine dokunma biçimi belki de. Dahası zaman içinde yolculuk, kişiler arası geçişler, duygu aktarımları o kadar yerli yerinde ve ustalıkla kotarılmış ki…

 

Başak – Annem herkese üniversite mezunu kızım var, diye hava yapıyor. Oysa sadece kendime iğne yapmayı biliyorum. Hemşirelik işte, o da aile içinde kaldı. Fehmi, ‘gerek yok aşkım sen yorulma’yla başlayan yelpazesini, ‘otur lan evinde’ye genişletince bir bakmışım evdeyim.

 

Yılın oyunculuk virtüözitelerinden birinde Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nu izlemek harika bir duygu, bana göre. Sahne hakimiyeti, mimik zenginliği, doğru beden dili kullanımıyla canlandırdığı karaktere çok şey katmakta. Benzer başarı, hiç kuşkusuz, Ayfer Dönmez ve Melis Öz için de geçerli. Oynamıyor, yaşıyorlar. O kadar yalın, o kadar sahiciler ki. Bir karakter ancak bu kadar tüm katmanlarıyla ele alınabilir, diye düşünüyoruz ister istemez. İnce, tutarlı, yalın, olağan, nitelikli, anlatım ve yorum açısından yüksek düzeyli ve açık sözlü bir oyun olarak “ Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” de, oyunculuklar da, reji de dört dörtlük. Gerçek bir tiyatro izlemenin zevkini tadıyor seyirci. Çünkü onlar tiyatro yapıyorlar, ne güzel.