Stefan Zweig’in son eseri olarak bilinen, “Satranç”a kattığı duyarlılık ve oyunculuk tekniğiyle bir kez daha kendini aşan, her sahnede kendiyle yarışan İpek Taşdan’ ı, kutlayarak başlamak istiyorum söze. Doğrusunu isterseniz, bazı çekincelerim vardı oyun öncesi, roman uyarlamaları beni oldum olası hep kaygılandırmıştır çünkü, bir şeyler eksik kalır nedense, bir tutam baharat unutulur ya da yeni tatlar eklenir yok yere. Lezzetsiz, boğazda takılıp kalan, bir şey çıkar ortaya. Yut yutabilirsen, bir yanaktan diğerine aktarılan lokmalar büyüdükçe büyür.

Dün akşam Kadıköy Halk Eğitim Merkezi salonu hınca hınç doluydu. Fuaye o kadar kalabalıktı ki, salona geçmek dakikalar aldı, diyebilirim. Yerim biraz arkadaydı. Eyvah, en önde oturmazsam oyunu anlayamam, ne yapacağım şimdi, diye kara kara düşünüyordum ki, yalın ayaklı bir kadın geçti yanımdan, kırık döküktü, belli belirsiz bir acı vardı yüzünde. Bir tedirginlik, nasıl desem,maskelenmiş bir korku vardı. Yoksa, isyan mı? Kabulleniş mi?

İpek Taşdan ilk antresiyle izleyici ve oyuncu arasındaki o organik, duygusal bağı kuruverdi hemen. Sahnedeki sahiciliği, yaşar kıldığı karakterlere sahip çıkışı, fiziği, beden dili kullanımı, tonlamaları, ustalıklı kimlik geçişleriyle belleklerden kolay silinmeyecek bir çalışmaya imzasını attı yine usulca. Tuzaklara düşmeden,kolaylıklara sığınmadan. Tıpkı, “Çağrılmayan Yakup”, “Rausch” da olduğu gibi.

Oyun bittiğinde, İpek Taşdan’ın Zweig romanını ne kadar iyi anladığını, yorumuyla ‘gerçek bir tiyatrocu’ olduğunu bir kez daha nasıl kanıtladığını ayrımsadım. Her açıdan yüksek düzeyli bir çalışma, “ Satranç”. Bir yüz akı.

Sezonun en nitelikli yapımlarından birini gerçekleştiren Tiyatro Duende’yi kutluyorum. Sergilediği oyunculuk, söylediği söz , söyleyiş tarzı ve başarısı için İpek Taşdan’ı da.

Mizansen, tasarım, oyunculuk… Hemen bir sonraki gösteri için biletlerinizi temin edin, derim. Düş kırıklığı yaşamayacaksınız, eminim. “Satranç”ı izlemek mi, satranca dahil olmak mı…? Tercih size kalmış. Sonuçta, müsamere, skeç gibi olmayan, derme çatmalıktan, her türlü sığlıktan uzak bir tiyatro oyunu ile buluşacaksınız.

 

Gelelim Taşkasaplı Hürmüz’e. Aslında Suna Pekuysal, Ayfer Feray’dan çok sonra, 1971’de Türkan Şoray’ın yorumuyla tanımıştım “Yedi Kocalı Hürmüz”ü. Sonrasında, Ayten Gökçer’in unutulmaz  Hürmüz’ü , Nükhet Duru ve Nurgül Yeşilçay’ın Hürmüz yorumlarını da izleme fırsatım olmuştu. Hatta, yanılmıyorsam, 2015’de Konya Devlet Tiyatrosu’nda seyretmiştim Hürmüz’ü.Ve geçtiğimiz günlerde Birce Akalay’ın yaşar kıldığı Hürmüz için TİM’deydik Yavuz ile. Anlayacağınız Hürmüz Hanım’la ülfetimiz çook eskilere dayanmakta..

 

 

 

Sadık Şendil’in tekstini yıllar önce okumuştum. Arada dönüp dönüp okurum hala. Uluslararası Sanat Gösterileri ve Balet Plak Yapımı “7 Kocalı Hürmüz” plağında yer alan tüm şarkılar taptaze belleğimdedir. Hele Muammer Esi’nin “Al udunu eline de beraber meşk edelim,” diye başladığı ve Ayten Gökçer’in seslendirdiği o “Uzaktan Merhaba Olmaz” şarkısı..

Son izlediğim “7 Kocalı Hürmüz” de öğrendim ki, meğer Harem-i Hümayun lav edilmişmiş de, cariyeler sokaklara düşmüş, onlardan biri olan İrma nam-ı diğer Hürmüz’de Taşkasap Mahallesi’nde çeşmenin tam karşısındaki aşı boyalı eve yerleşmiş. Olur ya, rivayet bu. Ya haremağasının anlattıkları… Dinlerken şaşkına döndüm, inanın. Ama şu meşhur hamam sahnesi vardır ya, hani doktorun annesi mahalle hamamına gider. Havva, Safinaz  ve Hürmüz de kurna başındadır. Şarkılar söylenir, göbekler atılır. Buzlu şerbetler içilir.

 

İşte, birden ne olduysa oldu “ Abone” şarkısıyla irkildim.

“Aboneyim, abone..”

Hürmüz Hanım 90’lı yıllara ne zaman geçiş yaptı acaba, bir şey mi atladım diye, Yavuz’a döndüm. A, zaman yolculuğuna çıkmış olmalıydık belki de. Hürmüz bu, belli mi olur. Yuvayı nasıl dişi kuş yaparsa, o da tez vakitte yuvasını yapmamış mıydı zaten, yedi erkeğin? Zaman yolculuğu çok mu? Yakışır vallahi.

Seyirci koltuğunda dolu dolu geçen 52 sezona rağmen, tiyatroya olan sevgim, tutkulu aşkım hiç azalmadı, biliyor musunuz? Tam tersine her geçen daha da artmakta.