Düşün, günler akıp gidiyor İstanbul’un gece trafiği gibi, ta ki bir kaza ile sen mecburen durana kadar. Hayatın monologları ile güzel güzel oyalanıyorsun, cumalar, pazartesiler, tatiller, kahvaltılar falan filan ta ki birden ağır grip olana kadar… Bir sonraki duş aslında diğerinden farksız, ta ki sen kolunu kırıp alçıyı suyun altına sokamayana kadar.

Son üç ayda kafama göre yaptığım çok şey birden elimden gidince biraz çarpılmadım değil. “Ivan İlyiç’in Ölümü” kitabının sonuna benzer bir sonla benim hayatım da “başkasının hayatıymış gibi” olsun istemedim, yani olmasa iyi olur, yani biraz öyle oluyor sanki. Neyse, kendimi durduracak değilim.

Açıkçası senin hayatın, benim hayatım, bunlar evrenin tarihinde veya insanoğlunun yolculuğu içinde hiçbir şey gibi ama sebepsiz de değil. Hiç ama yok değil. Zaten mevzu bunca hiçliğin içinde halen kendine has bir hayat yaşayabilmekte sanki.

Ahmet Hamdi Tanpınar bu konu için şöyle demiş; “Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kederdi, ikisi de kaçınılmazdı. Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti..”

Ölümlü hayata bir çeşni vermek. Kahvenin tadı güzelleşti bunu telaffuz ederken.

Haşa derdim bir mutluluk arayışı yazısı değil, ama insan da çok sık akort isteyen bir canlı. Çok çabuk şaşabiliyorsun, hem de çok çabuk. Ayarın bozulunca da müdahele etmezsen bozuk ayar kendi başına yeni ayarın oluyor. Yaşar Kemal Efsanesi belgeselinden hatırlıyorum, Büyük Çınar şöyle diyor;

“Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak dalı var, insanın yok. Şu dünyada yalnız olan, kimsesiz, çaresiz olan yalnız ve yalnız insandır. Her şeyin yaşaması, ölümsüzlüğü var, insanın yok. Ağaç, kuş, otlar, böcekler, yılanlar, hiçbirisi yok olmuyor. Ama insan yok oluyor. Çünkü insan kendinde başlayıp kendinde bitiyor.”

Çünkü insan kendinde başlayıp kendinde bitiyor… Şimdi omuzlarıma garip bir ağrı bindi bunu söylerken. Yazının başlığı da bu olmalı diye karar vererek devam ediyorum.

Dağınık zihnim kendini düşman sanarak kendine saldırıyor, “Hayatın neden şu an olduğu gibi?  Böyle kalırsa gelecek nasıl olacak?  Ve sen nasıl olmasını istiyorsun?”

(Sanki zihnimde, benim üçüncü kişi olarak dışarıdan izlediğim iki kişi var ve onların sohbetine ben yancıyım) Diğeri cevap veriyor;

“Olanlar üzerinde direkt bir etkimiz yok, muntazam bir dönme hali var evrende, ihtimaller ihtimaller… Önemli olan bu ihtimallerin sana getireceği değil, zaten evrenin sana çalışmasını beklemen bir kere ayıp. Önemli olan senin olana, gelecek olana yaklaşımın. Hatta burada başlıyor tüm hikayen.”

Düşman zihnim (neden bilmem yancı olarak ona mesafe aldım birden); “Yoksa senin derdin, yok olumlu ol, yok evrene iyi sinyaller gönder falan mı?” diye tersliyor diğerini.

“Aksine,” diyor diğeri, “hatta tüm bu pozitiflik, genç kalma, mutlu olma modasının tümüne isyan ediyorum. Son on yılda yazılan mutluluk saçmalıklarına sonraki nesiller kahkaha atacak hatta tiksinecekler, hatta bunlar şempanze bir insanız falan da diyebilirler.”

Bir an kendine gelerek yancı olduğu masadan kalkıp “İnsanın kıymeti aradığı şeyle ölçülür,” diyen  Mevlana’ya dönüyor bilincim;

“Eğer sen can konağını arıyorsan bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan sen bir ekmeksin.
Bu gizli bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen anlarsın ki aradığın ancak sensin sen.”

Diğer yazımda kendimce dünyada kalış yollarından bahsedeceğim…

 

*Kapak fotoğrafı: Yıldız Moran