Dün akşam Sam Shepard’ın yazdığı Yıldırım Türker’in dilimize çevirdiği, dramaturjisini Gökhan Aktemur’un gerçekleştirdiği, Ergun Üğlü’nün yönettiği “Vahşi Batı” (True West )’yı keyifle izledim. Öncelikle belirtmeliyim ki; Deniz Noyan’ın müzik, Barış Dinçel’in sahne, Gamze Kuş imzalı kostüm, Erhan Aşar’ın efekt ve Murat Selçuk’un ışık tasarımları son derece etkileyiciydi.

İki kardeşin, Austin ve Lee’nin açık / örtük çekişmelerini, uzlaşmazlıklarını, rekabetlerini, birbirlerinden kaçtıkça nasıl birbirilerine doğru adeta bir amok koşucusu gibi kan ter içinde koştuklarını, bir o kadar farklıyken bir o kadar aynı oluşlarını ayırdına dahi varmadan birbirilerine dönüşmelerini, kapitalist sistemin tüm şiddetiyle insan hayatlarına vurduğu darbeleri, aile içi şiddeti zaman zaman ürpererek seyrettim diyemeyeceğim, adeta iliklerime dek hissettim. Hissetmek ne kelime, yaşadım.

Her şey, Kabil ve Habil’den bugüne devam edegelen o ölümüne rekabetin fonunda gelişiyordu aslında. Çözülememiş Oidipus karmaşanın bir zıpkın gibi vurup geçişine, ‘üstben’in, ‘ben’ ile ölümüne dalaşmasına tanıklık ettim, yaklaşık iki saat boyunca.

Yabanıl ve özgür olanla, uygar ve tutsak olanın kapışmasıydı bu. Uyumlu olanla uyumsuzun kana kan, dişe diş mücadelesi ya da aydınlığın karanlıkla, cehaletin eğitimle.

Austin ve Lee yek diğeri için bıçak ve yaraydı her koşulda… Sevgi ve nefret. Soğuk ve sıcak. Ölüm ve doğum. Sahip ve sığıntı. Tutsak ve efendi.

Annesi Alaska’da seyahatteyken onun evinde kalıp senaryo çalışmasına devam eden, kurulu, kabul ve teşvik edilen sistemin ürünü Austin’in tüm dengesi, kaba ve ilkel dürtülerin, pervasızlığın, aldırışsızlığın örneği Lee’nin beş yıl sonra, bir akşam alacası çıkıp gelmesiyle altüst olur.

Naif, uzlaşmacı, eğitimli Austin, kavgacı, hırsız, serseri, güçlü, yabanıl Lee için bir yemdir aslında ve aynı zamanda kaçınılmaz bir ökse. Kısa bir sürede birbirlerine hem av hem avcı olurlar.

Asıl savaş böyle başlar zaten. Biri fiziksel anlamda kuvvetlidir, diğeri entelektüel anlamda. Birbirilerine böylesine tezat ve yabancıyken yapımcı Saul Kimmer ( Eraslan Sağlam)  dengeleri iyice değiştiriverir, şiddet el değiştirmeye başlamıştır artık. Geri dönüş yoktur.

Ahmet Saraçoğlu (Lee), Serdar Orçin (Austin), Eraslan Sağlam (Saul) ve Alev Oraloğlu (anne) göz dolduran oyunculuklarıyla her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyorlar.

Yönetmen karakterlerin gerçeğe uygunluğunu, metnin detaylarını, olayların mantığını, psiko dinamiklerini, ruh çözümlemelerini, doğal oyunculukları, ekip çalışmasını başarıyla kotarmış.

Ahmet Saraçoğlu sesini, jestlerini, yüz ifadesini, beden dilini mükemmel kullanıyor. Rolüyle kurduğu içsel bağ seyirciye de geçiyor zaten. Sahne samimiyeti ve tekniğiyle, ustalık katındaki oyunculuğunu bir araya getirmiş ve yaşar kıldığı Lee karakterinde kusursuz bir performans sergilemiş.

Serdar Orçin ‘Austin’i sahnede tüm duygularıyla harikulade bir biçimde ele alıp estetize etmiş. Sadece karakteri en doğru biçimde koymamış ortaya o karakterin tüm ruh hallerini de yansılamayı başarmış.

Alev Oraloğlu yine harikalar yaratıyor, yeteneği, duruşu, deneyimi ve sahne hakimiyetiyle izlerken, “Çığ”ın ardından, kendisini ne kadar özlediğimi ayrımsadım. “Vanya Dayı”, “Deli Sular”, “Kiralık Konak” , “Aşk- ı Memnu” , “Onlar Ermiş Muradına” , “Size Öyle Geliyorsa Öyledir”, “Hedda Gabler ” geldi aklıma tek tek. Ve tabii, “Anna Frank”.

Saul Kimmer yorumunda Eraslan Sağlam bir kez daha zirvede bir oyunculuk sergiliyor.

Çağdaş Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Sam Shepard’ın oluşturduğu crescendo gibi zirve yapan, dramatik yapı dört oyuncunun başarısıyla kusursuz biçimde yansıtılıyor. Daha ne olsun?

Kısaca; yönetimi, oyunculukları, dekoru, kostümü, ışığıyla, Nesrin Kadıoğlu imzalı fotoğraflarıyla “Vahşi Batı” kutlanması gereken bir yapım. Bana göre, yüzakı…