İstanbul’un fethi, tarih yazımının dönüm noktası değildir yalnızca. Bir toplumun dönüm noktasıdır, bir imparatorluğun dönüm noktasıdır, evrensel sanatın dönüm noktasıdır ve İstanbul kentinin mimari kimliğinin değişmesinde rol oynayan bir dönüm noktasıdır.

Çoğunluğu Hristiyan olan ve bu yönde ibadet eden bir topluluktan, kentin camilerinden yükselen minarelerden yankılanan ezan seslerini takiben akın akın namaz kılmaya giden bir topluluğa ev sahipliği yaptı bu kent. İmparatorluk ise İstanbul’un fethi ile daha da güçlendi ve imparatorluk kimliğini tüm dünyaya altın harflerle kazıdı. Evrensel sanat ise, Bizanslı sanatçıların Avrupa ülkelerine göçü ile yeni bir kimlik kazandı. Son olarak da, bugün de konuşacağımız üzere, İstanbul dört yanı kiliseler ile donatılmış bir Hristiyan kenti olmaktan sıyrılarak her bir tepesinde camilerin yükseldiği bir Türk – İslam kenti haline dönüştü. Peki bu değişim nasıl oldu?

İstanbul’un fethi ile mimari kültürde yaşanan en büyük değişim Ayasofya’nın camiye çevrilmesi olmuştur. Fakat fethin getirdiği mimari değişim ve gelişim bundan ibaret olmamıştır elbette. Genel bağlamda kiliselerin cami olarak kullanılması olumsuz bir nitelik olarak ele alınmaktadır kimilerine göre. Açıkçası o dine mensup olan kişilerin yerine koyduğunuzda kendinizi, ibadet mekânınızın başka bir inancın ibadet mekânı olarak dönüştürülmesi hoşunuza gitmeyecektir. Bu gayet hoşgörü ile karşılanabilecek bir durumdur fakat bu dönüşümün ihtiyaçtan kaynaklı olduğunu belirtmek gerek.

Bir toprağın fethi azımsanacak sonuçlar ile gerçekleşmez. Her zaman bir insan için en önemli şey olan can kaybının yanında, mal kaybını da unutmamak gerekir. Evet kent fethedildikten sonra yağma yapılacaktır fakat fetih sırasındaki kaybı karşılayacak yeterlilikte olmayabilir her zaman. Böyle durumlarda ise fetih, imparatorluğu manevi ve psikolojik olmasının yanında ekonomik olarak da aşağı çekmektedir. Unutmayalım ki, iyi savaş yoktur.

Böyle bir durumda, kentin yeni nüfusunu oluşturacak olan halkın ihtiyaçlarına hitap edecek yapıların inşası da fethin ertesi günü başlamayacaktır. İnşa faaliyetleri yüklü bütçeler gerektiren şeyler olduklarından, üstelik bugünkü gibi herkes parasına göre iyi kötü bir yapı inşa ettirecek lükse sahip olmadığından, ihtiyaç duyulan yapılar ise dönüştürülerek kullanılmıştır. Bir ibadet yapısı için bir hamam yapısı dönüştürülemeyeceğine göre, yapılacak en iyi tercih kiliseler olacaktır. Bu işin işlevsel yanı.

Bir de işin simgesel bir yanı var. Farklı inançlara ve kültürlere sahip iki imparatorluk savaş meydanında karşı karşıya geldi ise, bu iki taraf için de bir şeyler değişeceği anlamına gelir. Biri yenilecek, biri yenecek değildir durum her zaman. Birisi toprağından olacak, birisi toprak kazanacak değildir. Birisi, bir diğerinin tüm varlığına el koyabilir belki de. Onlarca yıldır kurmaya çalıştığı tüm düzeni birkaç günde, birkaç haftada ya da birkaç ayda yıkabilir. Ve belki de bu hamleyle birlikte, dünya politikasında yerini sağlamlaştıracaktır ve yenilen tarafı ise tarihten silecektir. Herhangi bir kilisenin camiye çevrilmesi pek fazla ses getirmeyebilir fakat bir imparatorluğun başkentinin ana kilisesinin ibadet işlevinin yönlendirilmesi, simgesel bir anlam da taşımaktadır. Bu hareket ise kent için yeni bir dönemin başlamasının da ötesinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına gelmiş ya da gelecek olan ve herhangi bir tehditte bulunacak her topluma verilen bir sus payıdır. Kent üzerindeki otoritesini kanıtlamanın da yanında, evrensel siyasete bir göz kırpmadır kısacası.

Doğan Kuban’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Osmanlılar fethettikleri kentleri ve onların tapınaklarını yakıp yıkmamışlardır. Bu Moğollar’ın İslam ya da Hristiyan dünyasında ele geçirdikleri kentleri tahrip etmeleriyle karşılaştırılınca oldukça insani bir fetih gösterisidir. Belki İstanbul harap, manastır ve kiliseler dışında zaten bir köy görüntüsüne dönüşmüş bir kent olarak böyle bir davranışı da gerektirmiyordu.”

Burada aslında Prof. Dr. Doğan Kuban’ın belirtmeye çalıştığı şey, İstanbul’u fetih için kolay parça olarak görmesi ile ilgili değil. Detayları bilmeyenleri şaşırtacaktır fakat 1204 yılının ardından fethin gerçekleştiği tarihlere dek İstanbul’un durumu pek de parlak olmamıştır. 1204 yılında gerçekleşen Latin İstilası; İstanbul’un Latin egemenliği altına girmesi, kentin değerli varlıklarını kaybetmesi, yağma ve yangınlar ile kentin kozmopolit bir şehir olma niteliğini yitirmesine sebep olmuştur. 1261’de kentin yeniden “Bizans” kimliğini kazanması ise çok büyük bir fark yaratmamıştır ne yazık ki. Halk ve imparatorluk henüz toparlanma ve gelişme belirtisi göstermeye başladığında ise Osmanlı tehdidi ile karşılaşmışlardır. O nedenle, birçok değerli varlığını ve kozmopolit bir kent olma niteliğini yitirmiş İstanbul’dan Osmanlıların daha fazla alacak bir şeyi kalmamıştı kısacası.

6 Nisan – 29 Mayıs 1453. Bu kadar kısa süreli bir kuşatma ile İstanbul’daki Osmanlı hakimiyeti başlamış. Peki bu kent bugünkü halini nasıl aldı?

Bir detaya dikkat çekmek gerekir ki, İstanbul’un fethinin ardından yapılan ilk yapılarda erken dönem Osmanlı mimarisinin yani Bursa – Edirne üslubunun özellikleri görülür. Bu durum Kanuni dönemine kadar hemen hiç değişmeden devam etmiştir. Medrese, han, hamam, türbe gibi yapılar alışılagelmiş tipolojilerde inşa edilmişlerdir. Yani Osmanlılar İstanbul’da yapı inşasına ilk başladıklarında bugün alışkın olduğumuz çok kubbeli büyük selatin camilerinin inşa edildiği üslubu taşımıyordu. Klasik Osmanlı Mimarlığı olarak adlandırdığımız dönem ile kıyaslarsak, İstanbul’un fethinin ardından inşa edilen ilk yapılardaki fark kolayca anlaşılabilir. Klasik Osmanlı mimarisinde bir zenginleşme görüldüğünü söyleyebiliriz; hem malzeme anlamında, hem bezeme anlamında, hem de tipoloji anlamında.

Bununla birlikte İstanbul kentinin bir İslam kenti kimliği kazanması da kolay olmamıştır. İstanbul’un yerli halkına karşı Sultan II. Mehmed, oldukça hoşgörülü bir politika izlemiştir aslında. Burada yaşayan Rum halkın hâlâ varlığını sürdürmesini, kimi kiliselerde hâlâ ibadete devam edebileceklerini istediğini belirtmiştir. Fakat bir yandan da kentteki Müslüman nüfusu arttırmak için bazı çalışmalar yapmıştır. Bunu da aslında fetihten yaklaşık 1100 yıl önce imparator Constantin’in bu kenti “Yeni Roma” yapmak için uğraştığı yöntemlere benzer uygulamalar gerçekleştirerek yapmıştır. İmparator Constantin, özel bir ricada bulunarak Roma’nın soylularını ve burjuva nüfusunu Constantinopolis’e taşımak istemişti. Fakat II. Mehmed bu fikrin biraz ötesine giderek, dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli mevkilerde olan bazı sadrazam, vezir ve paşalardan çeşitli kent merkezleri yaratmalarını istemişti. Bu nedendir ki İstanbul’un ilk imar faaliyetlerinde Mahmud Paşa, Murad Paşa veya Rum Mehmed Paşa adı verilen önemli soylular rol oynamıştır. Bu paşalar imparatorluk idaresine bağlı olarak, çeşitli çarşılar ve yapı topluluklarının inşasına önem vererek bu merkezlerde nüfusu bir araya getirme fırsatı yaratmaya çalışmışlardır.

Kısacası İstanbul bir günde fethedilmediği gibi, bir günde de “İstanbul” olmadı.

Sizi İstanbul’un güzelliklerini keşfetmeye davet ediyorum sevgili okur.

 

Fotoğraflar: Merve TUNCER

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.